Yılbaşı, yalnızca takvimde bir günün değişmesi değildir. İnsanlık için her zaman bir eşik olmuştur. Mevsimlerin döndüğü, hasadın bittiği, gecenin kısalıp gündüzün uzadığı anlar gibi… İnsan zamanı yalnızca ölçerek değil, durup anlamlandırarak yaşar. Bu yüzden yüzyıllar boyunca insanlar zamanın bitişlerini ve başlangıçlarını ritüellerle karşılamıştır: ateş yakarak, birlikte toplanarak, susarak, dilek tutarak. Yılbaşı, bu kadim ihtiyacın modern bir devamıdır. Ne bir sapmadır ne de köksüz bir alışkanlık; insanın zaman karşısındaki kırılganlığının ve devam etme arzusunun ifadesidir.
Bu nedenle yılbaşı kutlaması basit bir eğlence pratiği olarak okunamaz. O, zamansal bir inanç hâlidir. Tanrılı ya da tanrısız… İnsan yeni bir yıla girerken hayatta kalmaya, yeniden başlamaya, başka bir ihtimalin varlığına inanmak ister. Umut, insanın en eski duasıdır. Meydanlarda toplanmak, geri saymak, ışık yakmak, birbirine sarılmak; hepsi bu duanın seküler biçimleridir. Bu sahne, ibadetlerden çok da farklı değildir. Zaman kutsallaşır, mekân anlam kazanır, birey kalabalık içinde bir topluluğa dönüşür.
Tam da bu noktada mesele inanç olmaktan çıkar, denetim meselesine dönüşür. Çünkü iktidarlar yalnızca mekânı değil, zamanı da denetlemek ister. Hangi gün kutsal? Hangi gün yas? Hangi gün sevinç? Hangi gün susulmalı? Zaman kontrol altına alındığında, toplumsal ritim de kontrol altına alınmış olur. Yeni yıl ise bu açıdan risklidir. Çünkü yeni zaman, yeni ihtimaller demektir. İnsanların birlikte umut etmesi, birlikte sevinmesi, birlikte beklemesi; denetlenmesi zor bir duygusal alandır.
Bu yüzden yılbaşı gecesi yalnızca ahlaki değil, politik bir meseleye dönüştürülür. Aynı meydan, aynı kalabalık, aynı umut; bir anda “inançsızlık”, “günah”, “sapma” gibi etiketlerle tanımlanır. Oysa sorun yılbaşı değildir. Sorun, insanların birlikte ve denetimsiz biçimde var olmasıdır. Mekân burada masumiyetini kaybeder. Meydan şüpheli hâle gelir, sokak tehdit olarak okunur, kalabalık suç potansiyeli taşır.
Bu suçlama dili beden üzerinden işler. Gülen beden, dans eden beden, ses çıkaran beden rahatsız edicidir. Özellikle kadınların ve gençlerin bedeni… Çünkü kontrolsüz beden, kontrolsüz zaman demektir. Neşe kamusal alana taştığında, düzen bozulmuş sayılır. Sorun alkol, müzik ya da kutlama değildir; sorun bedenlerin görünür olmasıdır. İnanç, bu noktada bedenleri hizaya sokan bir dile dönüşür. Yasaklar ahlaki değil, disiplin edici bir işlev görür.
Buna karşılık cami, yalnızca ibadet edilen bir mekân olmaktan çıkar; doğru zamanın ve doğru davranışın simgesi hâline gelir. “Burada olan doğru, orada olan yanlış” çizgisi mekânın içinden geçirilir. Oysa cami de bir mekândır ve her mekân gibi insanla anlam kazanır. Tarih boyunca camiler yalnızca namaz kılınan alanlar olmamıştır; sığınılan, konuşulan, dayanışılan yerler olmuştur. İnsanlar camiye yalnızca secde etmeye değil, umut aramaya gider. Ancak inanç yasak diliyle konuşmaya başladığında, cami de dönüşür. Umudun mekânı olmaktan çıkar, yargının mekânı hâline gelir.
Burada inanç, bir yol olmaktan çıkar; ölçüye dönüşür. Kim doğru inanıyor? Kim yanlış yaşıyor? Kim makbul, kim günahkâr? İnanç, insanı Tanrı’ya yaklaştıran bir bağ olmaktan çıkıp başkalarının hayatını sınıflandıran bir araca dönüştüğünde kutsallığını kaybeder. Çünkü kutsal olan, tekelleştirilemez. Tekelleştirilen inanç artık bir inanç değil, iktidar dilidir.
Bu dil, mekânları da yeniden tanımlar. Meydanlar “tehlikeli”, sokaklar “ahlaksız”, kalabalıklar “kontrolsüz” olarak kodlanır. Buna karşılık belirli mekânlar mutlak doğruluk alanı ilan edilir. Böylece kent, yalnızca fiziksel olarak değil, ahlaki olarak da bölünür. İnsanlar nereye gideceklerini değil, nerede görünebileceklerini düşünmeye başlar. Kamusal alan daralır, özel alan kutsallaştırılır. İnanç, kamusal olanı dışlayan bir çerçeveye sıkıştırılır.
Oysa asıl mesele yılbaşı değildir. Asıl mesele, umut etme hakkının kimlere tanındığıdır. Meydanlar kime aittir? Zaman kimin zamanıdır? Sevinç kimin hakkıdır? İnanç birleştirici bir alan olmaktan çıkıp ayrıştırıcı bir hükme dönüştüğünde hem mekân hem zaman yaralanır. İnsanlar ya susmaya ya gizlenmeye zorlanır. Birlikte olma hâli tehlikeli, sevinç şüpheli, umut ise ölçülmesi gereken bir davranış hâline gelir.
Bu noktada yılbaşı tartışması, aslında çok daha büyük bir soruyu açığa çıkarır: İnanç, insanı özgürleştiren bir anlam mı, yoksa toplumu hizaya sokan bir araç mı? Eğer inanç yalnızca yasakla konuşuyorsa, umut düşman ilan ediliyorsa, birlikte sevinmek ahlaki bir suç gibi sunuluyorsa; sorun inançta değil, onu kullanan dildedir.
Yılbaşı, insanın hayata yeniden inanma anıdır. Bu anı yasaklamak, inancı korumak değildir; onu korkuya indirgemektir. Oysa inanç korkuyla değil, anlamla yaşar. Anlam ise çoğullukla mümkündür. Kimi umudunu camide arar, kimi meydanda, kimi evinde. Hiçbiri diğerinden eksik değildir. İnanç, bir yaşam biçimi olarak kaldığında birleştirir; denetim aracına dönüştüğünde yaralar.
Belki de asıl soru şudur: Bir yılı geride bırakırken umut etmek ne zamandan beri günah sayılıyor? Yeni bir yıla girerken sevinmek, hangi inanca karşı geliyor? İnsanların birlikte olma hâli neden bu kadar rahatsız edici?
Zaman akmaya devam eder. İnsan da anlam aramaya. Mekânlar ya bu anlamı taşıyacak kadar genişler ya da yargıyla daralır. Ve ancak umutla dolan bir mekân, gerçekten kutsal olabilir.






















Yorum Yazın