Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli sorunu, Devlet ve Hükümet yetkilerinin tek kişide toplaması ve aynı kişinin parti genel başkanı olmasıdır. Oysa kurul halinde karar düzeneği, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren vardı. Osmanlı Devleti'nde I. Orhan’dan itibaren var olan Divan-ı Hümayun, "Devletle ilgili bütün işlerin, Devletin siyasi, idari, mali... işlerinin görüşüldüğü, incelenerek müzakere olunduğu, nihai karara bağlandığı en yüksek müessese, bir merci niteliğindedir... II. Mehmet’ten itibaren Hükümdarlar Divan'a başkanlık etmekten vazgeçerek bu görevi sadr-ı azamlarına bırakmışlardır"[1]. Bu yazıda siyasal sorumluluğun oluşum tarihçesi ve kaldırılması, gelecek yazıda ise, bunun sonuçları ele alınacak: Siyasal sorumluluk - 2: Yokluk Sonuçları.
I.DEVLET: KURULLAR VE KURUMLAR YOLUYLA ORTAK YÖNETİM
MECLİS-İ MEBUSAN VE PARLAMENTER REJİM
- 1876, Parlamento ve Hükûmet kuruldu: “Vekiller Heyeti, Sadrazamın başkanlığı altında kurulan, önemli iç ve dış işlerinin karar merciidir” (m. 28).
- 1909 Değişikliği; Parlamenter rejim, Meclis önünde sorumlu olan hükûmet ile doğdu: “Vekiller, Meclis-i Mebusan’a karşı, Hükümetin genel siyasetinden toplu ve maiyetleri altındaki örgütlerine ilişkin işlem ve eylemlerden bireysel olarak sorumludur” (m. 30).
BÜYÜK MİLLET MECLİSİ HÜKÛMETİ/CUMHURİYET/BAKANLAR KURULU
- 1921 Anayasası: “Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükûmeti ‘Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’ unvanını taşır”.
- 1923 Değişikliği: “Türkiye Devletinin şekl-i hükûmeti, Cumhuriyettir.”
- 1924 Anayasası: “Başbakan, Cumhurbaşkanınca Meclis üyeleri arasından tâyin olunur.”
“Bakanlar Kurulu, Hükûmetin genel politikasından birlikte sorumludur. (…)”
- 1961 Anayasası: “Bakanlar Kurulu, Başbakan ve Bakanlardan kuruludur.”
“Başbakan, Bakanlar Kurulu’nun başkanı olarak, Bakanlıklar arasında işbirliği sağlar ve Hükûmetin genel siyasetinin yürütülmesini gözetir. Bakanlar Kurulu, bu siyasetin yürütülmesinden birlikte sorumludur.”
- 1982 Anayasası: “Bakanlar Kurulu, Başbakan ve bakanlardan kurulur (…).
“Başbakan, Bakanlar Kurulu’nun başkanı olarak, bakanlıklar arasında işbirliğini sağlar ve hükûmetin genel siyasetinin yürütülmesini gözetir. (…)”
HÜKÜMET: MECLİS’İN SEÇİMİNDEN MECLİSE KARŞI SORUMLULUK İLKESİNE
Görüldüğü gibi, kurulduğu gün Büyük Millet Meclisi’nin ilk işi, kendi içinden bakanları seçmek oldu. İlk Anayasa ile yürütmenin adı, “Büyük Millet Meclisi Hükûmeti” oldu.
- Cumhuriyet’in ilanıyla, Cumhuriyet ile hükûmet özdeşleşti.
- 1924’te, Bakanlar Kurulu’nun Meclis tarafından seçimi yerine, Meclis’e karşı sorumluluk ilkesi benimsendi. Eksiklerine rağmen, tek parti ve çok partili yaşama uygulanma esnekliğini gösteren 1924 Anayasası döneminde, Cumhuriyet tarihinde ilk siyasal münavebe (siyasal iktidarın el değiştirmesi) gerçekleşti (Mayıs 1950).
- 1961 Anayasası, başbakanın eşitler arası birinci konumuyla, klasik parlamenter rejimi kurdu.
- 1982’de, güçlü başbakan statüsü ile parlamenter rejim çerçevesi sürdürüldü.
- 2002 seçimlerinden uzunca bir süre sonra, Haziran 2015’te, Adalet ve Kalkınma Partisi, TBMM’deki salt çoğunluğunu kaybettiği halde Cumhurbaşkanı, siyasal iktidarın el değiştirmesine olanak tanımadan seçimlerin yenilenmesine karar verdi.
GENEL SİYASET VE SORUMLULUK: CUMHURİYET MİRASI
Cumhuriyet’in üç Anayasası, yönetim biçimi olarak şu üçlü ortak paydada buluşur:
- Hükûmetin genel siyaseti Bakanlar Kurulu’nca belirlenir.
- Bakanlar, bireysel ve toplu olarak TBMM’ye karşı sorumludur.
- Devleti temsil eden Cumhurbaşkanı ve hükûmet birbirinden ayrıdır.
TEK KİŞİLİ YÜRÜTME VE HÜKÛMETSİZ TBMM
2017 Anayasa Değişikliği ile şu düzenleme getirildi: “Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına aittir” (m. 104).
Böylece, hükûmet ve kurul halinde siyasal karar alma usulü kaldırıldı ve devlet yönetiminde yüzyıllar boyu oluşan değerler, kavramlar, kurallar ve kurumlar, haklı ve geçerli nedenler bulunmadığı halde, sadece siyasal iktidar gücünü tek elde toplama hırsı nedeniyle bir çırpıda silindi.
2017’de kurulan yönetim, kısaca şu dört özelliği yansıtıyor:
- Devlet başkanlığı ve yürütme yetkilerinin tümü tek kişide (Cumhurbaşkanı) toplanmıştır.
- Cumhurbaşkanı için, çok sayıda unvan ve yetkiye karşın, sorumluluk öngörülmüş değildir.
- Yasama ve yürütme arasında denge ve denetim düzeneklerinin yokluğu nedeniyle hesap verebilir bir yönetim bulunmamaktadır.
- Cumhurbaşkanı olan kişi -Anayasa hükümleriyle bağdaşmadığı halde- uygulamada parti genel başkanıdır.
Özetle; 1876-2016 döneminde Meclis-i Umumi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) eksenindeki anayasal kazanımlar, Avrupa ve Akdeniz mekânı ortak mirası olan parlamenter rejim geleneği ışığında, yasamanın sistemdeki asli ve genel işlevi ile örtüşmektedir. Başka bir deyişle, 1876’dan 2000’lere kadarki Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti anayasacılık gelişmelerinde, “devlet iktidarlarını sınırlayan ve insan haklarını güvence altına alan düzenlemeler”, genel bir eğilim olarak kaydedilebilir.
II. KIRILMA VE SÜREKLİLİKLER DİYALEKTİĞİ
Cumhuriyet dönemi anayasal ve demokratik siyasal yaşamına damgasını vuran başlıca üç olumsuzluk; darbeler, askeri vesayet ve hükûmet istikrasızlıkları şeklinde belirtilebilir.
Askeri darbe ve darbe girişimleri ile muhtıra ve müdahaleler, Türkiye Cumhuriyeti anayasal düzeninin kesintisiz sürdürülmesine ve demokratik siyasal yaşamın kökleşmesine büyük zararlar verdi.
- 27 Mayıs 1960 Darbesi: Olağan anayasal düzene geçiş süreci göreli olarak kısa sürmüş olmasına karşın, Türkiye demokrasisinde derin yaralar açtı.
- 12 Mart 1971 Muhtırası: Demokratik siyasal yaşamın üç yıla yakın süreyle askıya alınması sonucu, demokratik toplumu ciddi biçimde zedeleyici sonuçlar doğurdu.
- 12 Eylül 1980 Darbesi: Darbeler içerisinde en ağır ve en uzun sürmüş olanı, sonraki on yılların siyasal yaşamı üzerinde kalıcı etkiler bırakmış olanıdır.
- 28 Şubat 1997 Bildirisi: Şubat 1997’de Ankara Sincan’da askerin tanklı geçişinden birkaç hafta sonra yapılan MGK toplantısında alınan kararların, siyaset ve toplum üzerinde önemli etki ve sonuçları oldu.
- 27 Nisan 2007 E-muhtırası: Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinden Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili olarak yapılan basın açıklaması, bir “e-muhtıra” olarak da değerlendirildi.
- 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi ise, devlet örgütünde, hukuk düzeninde ve toplumsal yaşamda, onarımı on yıllara yayılacak olan ağır hasarlara yol açtı.
Kuşkusuz, 1961 Anayasası ve 1982 Anayasası döneminde tanık olunan siyasal istikrarsızlıklar ve hükûmet krizleri ile parlamenter rejim arasındaki ilişki, çok yönlü olarak araştırılabilir. Fakat buradaki sorun, neden-sonuç ilişkileri bakımından, 1970’li ve 1990’lı yıllardaki siyasal istikrarsızlıkları ve hükûmet bunalımlarında parlamenter rejimin payının ne olduğudur.
Öncelikle vurgulamak gerekir ki, darbelere yol açan etken, parlamenter rejim değildir. Aksine, darbeler, serbest seçimler sonucu siyasal iktidarın el değiştirmesini engelleyici sonuçlar doğurdu: 1960, 1971 ve 1980 müdahale ve darbeleri açısından bu durum oldukça açıktır.
İkincisi, güvenoyu ile bağlantılı nedenlerin etkisi, hükûmet krizlerinde göz ardı edilmemelidir; ancak, teknik anayasal nedenlerin yanı sıra, ülkenin içine sürüklendiği olumsuz ortam ve koşullar ile çatışmacı siyaset tarzının da hükûmet krizlerindeki etkisi teslim edilmelidir.
Üçüncü olarak, parlamenter rejimin işleyişindeki genel zaaflar, yasa yapım süreci ve bu bağlamda iktidar ve muhalefet partileri arasındaki dengesizlik, “hükûmetçi parlamenter rejim” ve “başbakancı parlamenter rejim” dönemlerinde daha belirgin bir biçimde ortaya çıktı. Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan hükûmetleri, “başbakancı parlamenter rejim” şeklinde bir uygulamayı, buna karşılık, Bülent Ecevit başbakanlığındaki son koalisyon hükûmeti, daha çok “hükûmetçi parlamenter rejim” uygulamasını öne çıkardı.
Parlamenter rejimlerde asıl hedef, hükûmeti tek parti çoğunluğunun kurması olmakla birlikte; bunun mümkün olmadığı durumlarda, demokratik bir uygulama olarak güçbirliği (koalisyon) hükümetleri, üzerinde uzlaşma sağlanması sorunlu konularda kapsamlı reformları gerçekleştirme ortamını yaratabilir. Bunun örnekleri, yakın geçmişimizde az değildir. TBMM’de tek başına çoğunluğu bulunan bir hükûmetin başaramadığı reformları, birden çok parti birlikte gerçekleştirebilmiştir. Yasal düzlemde 1992’de gerçekleştirilen Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu (CMUK) reformu ile 2002’de çıkarılan uyum yasaları, anayasal düzlemde ise, 1995 ve özellikle 2001 Anayasa değişiklikleri kayda değerdir. Dikkat çekilmesi gereken bir başka husus, her ne olursa olsun, seçimler yapılmış ve siyasal iktidarın el değiştirmesi (siyasal münavebe) sağlanmıştır.
Özetle; kesilmelere ve kırılmalara rağmen, anayasal ve siyasal tarihimizde yüzyılı aşkın bir doğrusal çizginin varlığı kayda değerdir: Bir yandan, iktidarın daha çok sınırlanması yönünde kurumsallaşma ve bu yönde düzeneklerin (mekanizmaların) ortaya çıkması; öte yandan, hak ve özgürlükler yelpazesinin genişlemesi ve bunlara ilişkin güvencelerin -uluslararasılaşma sürecinin ivme kazanması eşliğinde- artması.
Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti anayasacılığı, denge ve denetim mekanizmaları konusunda yeterli hukuki altyapıyı ve birikimi yansıtmaktadır.
III. KAZANIMLAR BİLANÇOSU: DENGE-DENETİM DÜZENEKLERİ VE ÖZGÜRLÜKLER
Anayasal ve siyasal tarihimizdeki kopukluk ve kırılmalara karşın, kazanım olarak kaydedilmesi gereken ortak payda şudur: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” (m. 2).
Belli başlı kazanımlar, Devlet’in örgütlenme tarzına ve hukuki yapılanmasına olduğu denli hak ve özgürlükler alanına ilişkindir.
- DEVLET ÖRGÜTÜ; ERKLER AYRILIĞI GENEL KABUL GÖRMÜŞTÜR:
- Yasama: Kural koyma yetkisi bakımından, TBMM’nin asli ve genel bir yetkiye sahip olduğu ilkesi kabul edilmiştir.
- Yürütme: Kuralları uygulama mercii olarak yürütme, çift başlı olup, devleti temsil eden tarafsız Cumhurbaşkanı ve hükûmetin TBMM önünde sorumluluğu kabul edilmiştir.
- Yargı: Uyuşmazlıkları çözen organ olarak yargının bağımsızlığı ve mahkeme kararlarının bağlayıcılığı ilkeleri benimsenmiştir.
Anayasa tarihimizde, yasama ile yürütmenin oluşum ve işleyişleri, sona erme süreçleri ve karşılıklı bağımlılık şeklindeki ilişkileri bakımından, parlamenter rejim eksenli bir siyasal rejim veya hükûmet sistemi deneyimi ağırlık kazanmıştır.
- HUKUKİ YAPILANMA; NORMLAR HİYERARŞİSİ GENEL OLARAK SAĞLANMIŞTIR:
Yürürlükteki hukuk kurallarının aşamalı yapılanması bakımından, Anayasa-kanun-tüzük-yönetmelik sıralaması (normlar hiyerarşisi) klasik şekliyle kabul görmüştür ve bağımsız yargı, kuralların bu şekilde aşamalı sırasına uyulmasının güvencesi olmuştur.
- ANAYASACILIĞIN ASGARİ GEREKLERİ ÜZERİNE OYDAŞMA SAĞLANMIŞTIR:
-Yürütme ve idarede görev+yetki+sorumluluk ilkesi: Hesap sormak/hesap vermek.
- Anayasal denge ve denetim düzeneği: Erkler ayrılığı, bir astlık-üstlük ilişkisi değil, her üçünün hukukun üstünlüğüne tabi olduğu medeni bir işbirliğidir.
- Anayasa’nın normatif özelliği: Üstünlük ve bağlayıcılık güvencesi olarak Anayasa Mahkemesi (AYM).
- HAK VE ÖZGÜRLÜKLER, ULUSLARARASI ÖLÇÜTLERİ YANSITMAKTADIR:
Türkiye’nin 1919’da Uluslararası Çalışma Örgütü (UÇÖ) ile başlayan ve 1923’te Lozan ile devam eden, ama daha çok Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Konseyi’nin (AK) kurulması ile şekillenen ve genişleyen uluslararası kazanımları kayda değerdir. Bu bağlamda insan hakları politikası, hükûmetler üstü ve ötesi bir konumdadır.
Anayasa’da özellikle 1987-2004 arasında yapılan değişiklikler, şu üçlü katkıyı sağladı:
- Hak ve özgürlüklerin sınırlama nedenleri azaltıldı; güvence ölçütleri pekiştirildi.
- İnsan hakları Avrupa hukukuna belirgin bir açılım sağlandı.
- Anayasal hak ve özgürlükler bütünü için insan hakları uluslararası hukuku kapısı açıldı.
Anayasal sistematik bakımından, Batılı anayasacılık geleneğine uygun olarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasalarında da önce hak ve özgürlükler düzenlenmekte, sonra ise özgürlükler ve haklara dayanan düzeni gerçekleştirmeye elverişli bir devlet örgütlenmesi öngörülmektedir.
Hak ve özgürlük anlayışı ve güvenceleri konusunda, 1982 Anayasası dönemi değişiklikleri içerisinde, 2001 değişiklikleri, bir dönüm eşiği oldu.
Öncelikle, madde 14’ün yeniden yazımı, insan hakları anlayışını pekiştirdi. Şöyle ki; Cumhuriyet’in niteliklerini belirleyen madde 2, devlet-insan hakları ilişkisini “saygılı” niteleme sıfatı ile belirledi; oysa 1961’de bu ilişki, “dayanan” eylemi ile belirlenmişti. 2001 Anayasa değişikliği sırasında, “Temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılamaması”na ilişkin madde 14 yeniden yazılarak, “insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyet” tanımı, Anayasa’ya yeniden konuldu. Böylece, madde 2’de kurulan devlet-insan hakları ilişkisi, “insan haklarına dayanan Cumhuriyet” şeklinde yorumlanmaya elverişli hale geldi. Bu dönüşüm, iktidar-özgürlük ilişkileri bağlamındaki Anayasa uygulamasında, kamu makamlarının varlık nedeninin yurttaş hak ve özgürlüklerine hizmet olduğu anlayışıyla, kamu makamlarının yetkilerinin sınırlı, özgürlüklerin ise geniş yorumlanması gereğini beraberinde getirmektedir.
Sonra, İnsan haklarına dayanan demokratik devletlerde olduğu üzere, yürürlükteki Anayasamıza göre, devletin hak ve özgürlükler karşısında şu üçlü yükümlülüğü kayda değer:
Bu çerçevede devlet, yalnızca anayasal hak ve özgürlüklere saygı göstermek veya korumakla yükümlü değildir; o, aynı zamanda, hak ve özgürlüklerin kullanılmasına elverişli ortam ve koşullar oluşturma yükümlülüğü altında da bulunmaktadır (m. 5).
Nihayet, madde 13, başat güvence hükmüdür: “Hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmaz” (2001)
Hak ve özgürlükleri sınırlama konusunda üç kayıt söz konusudur:
- Ancak yasa ile yapılabilir (yasa kaydı).
- Sadece Anayasa’nın ilgili maddesinde belirtilen nedene bağlı olarak yapılabilir (anayasal nedensellik ilkesi)
- Anayasa’nın sözüne ve özüne uygun olarak yapılabilir (Anayasa’ya bağlılık).
Güvence ölçütlerine gelince; sınırlama hangi nedenle yapılırsa yapılsın şu üç ölçüte aykırı olamaz:
- Demokratik toplum düzeni,
- Laik Cumhuriyet,
- Ölçülülük ilkesi.
Genel yasak; “öze dokunma”. Her ne olursa olsun, anayasal hak ve özgürlüklerin özüne dokunulamaz. Öze dokunma yasağı, bütün anayasal hak ve özgürlükler için geçerli korunan çekirdek alan güvencesini sağlamaktadır.
Özetle, demokrasi, normatif altyapısını insan haklarının oluşturduğu siyasal rejim olarak da tanımlandığına göre, çoğulcu siyasal rejimin temellerinin Anayasa’da var olduğu öne sürülebilir.
IV. REDD-İ MİRAS: SİYASAL SORUMLULUĞUN KALDIRILMASI
Anayasal kurumların işleyişine ilişkin sorunlar, birçok çağdaş demokratik devlette olduğu üzere Türkiye’de de hep var oldu. Sorunların teşhisinde ve çözümünde önemli olan, söz konusu sorunların demokratik hukuk devletinin özüne mi, yoksa sistemin işleyişindeki teknik sorunlara mı ilişkin olduğunu belirlemektir. Nitekim 1982 Anayasası’nda 1987’den itibaren yapılan değişikliklerin önemli bir kısmı anayasal kurumların işleyişine, bir kısmı ise hak ve özgürlük güvencelerine ilişkin oldu. Örneğin; 2001 Anayasa Değişikliğinde Milli Güvenlik Kurulu (MGK) statüsünde yapılan değişiklik bir demokrasi sorunuyken, 2007’de Cumhurbaşkanı seçiminde toplantı yeter sayısına ilişkin Anayasa değişikliği (m. 96), bir teknik sorundu ve giderildi. Teknik eksiklikler, esasa ilişkin kopuş ve kırılmaların gerekçe ya da bahanesi olamazlar.
Neden (sorunlar) ve sonuç (çözümler) ilişkisi bakımından, zaman (ortam ve koşullar), usul (biçim ve izlenen yol) ve içerik (kurum ve kurallar) yönlerinden 2017 Anayasa değişikliği üzerine tartışmalar sürmektedir. Anayasa hukuku ve siyaset bilimi bakımından meşruluk sorunları eşliğinde uygulamaya konulan anayasal kurguyu, kamusal yetkilerin aşamalı biçimde kötüye kullanımı şekillendirmiştir: İstismarcı değişiklik, istismarcı geçiş ve istismarcı uygulama.
6771 sayılı Kanun ile 21 Ocak 2017’de gerçekleştirilen ve 16 Nisan 2017’de halkoyuna sunulan Anayasa değişikliğinin Türkiye Devleti/ülkesi ve toplumu için sürdürülemez özelliği, başlıca üç nedenden kaynaklanmaktadır:
- OHAL işlem ve uygulamalarının başında, OHAL ilan nedeni ile ilgisi bulunmadığı halde, Anayasa değişikliği gelmektedir. Anayasal bilgilenme hakkının uygulanmasının ve özgür kanaat oluşturmanın güçlüğü nedeniyle olağanüstü hal rejiminde anayasayı değiştirmenin yasak olmasına ilişkin anayasa hukuku genel ilkesine karşın, OHAL ortam ve koşullarında, Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en köklü Anayasa değişikliği yapıldı. Olağanüstü hal, antidemokratik bir iktidar yapısının oluşturulması için bahane olarak kullanıldı ve araçsallaştırıldı.
- TBMM’deki tartışma ve görüşmeler, çok sınırlı bir zaman dilimine sıkıştırıldı. Anayasa’nın gizlilik hükmüne karşın, birçok milletvekili açık oy kullandı. Halkoylaması kampanyasında lehine devlet olanaklarının seferber edildiği “evet” ile resmen terörize edilen “hayır” arasında, seçmenleri bilgilendirme koşulları bakımından oluşan ölçüsüzlük aşikârdı. Haliyle, 2017 Anayasa değişikliği öncesi, esnası ve sonrası (halkoylaması) aşamalarında serbest bir anayasal kamuoyu oluşmadı.
- 16 Nisan 2017’de halkoyuna sunulan Anayasa değişikliği, 1876-1921-1924-1961-1982 çizgisinde aşamalı bir şekilde oluşan demokratik siyasal ve anayasal düzeni kaldırdı. Şöyle sıralanabilir:
- Hükûmet lağvedilerek Osmanlı Devleti- Türkiye Cumhuriyeti mirası reddedildi.
- Parlamenter rejim kaldırıldı. Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi (CBHS) adı verilen yönetim tarzı ile Meclis’in yürütme üzerindeki kontrol mekanizmaları büyük ölçüde ortadan kaldırıldı. Güvenoyu olmadığı gibi gensoru da kaldırıldı. Ancak getirilen, başkanlık rejimi de olmadı. Zira, başkanlık rejiminin gerekli kıldığı denge ve denetim düzeneklerinin asgari unsurları öngörülmedi.
- Yasama yetkisini devir yasağı ihlal edildi: Cumhurbaşkanı’na, geniş bir alanda Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (CBK) ile norm koyma yetkisi tanındı.
- Yargı bağımsızlığının kurumsal güvencesi kaldırıldı: Özellikle, yargı teşkilatının en üst düzenleme ve denetleme mercii olan Hâkimler ve Savcılar Kurulu'nun (HSK) yapılandırılma tarzı ile yargı erki, Cumhurbaşkanı ve partisinin güdümüne konuldu.
- Kişiselleştirilen iktidar, hesap vermekten bağışık tutuldu: Yürütme tümüyle yasama ise parti başkanlığı yoluyla tek kişinin talimatına sokuldu. Buna karşılık, görev-yetki-sorumluluk ilkesi öngörülmedi. Anayasal denge ve denetim düzeneği kaldırıldı. Bakanlar ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı, TBMM önünde sorumlu olmadıkları, seçilmiş değil, atanmış kişiler oldukları halde, AK Parti grup toplantılarına ve kongrelerine katılmak başta gelmek üzere, siyasal faaliyetlerde bulunmaktadır. Siyasal karar mercileri olarak kurgulanmayan bakanlık teşkilatlarının hiyerarşik amiri konumundaki bakanlar, sadece Cumhurbaşkanı’na karşı sorumlu olup, kendi aralarında hukuki veya dayanışma sağlamaya yönelik bir bağ bulunmamaktadır. Tek siyasal merci Cumhurbaşkanı olup, politika, kendi başkanlığı altında çalışan ve danışma niteliği taşıyan Beştepe Sarayı’ndaki 9 kurul tarafından üretilmektedir. Cumhurbaşkanı’na vekâlet yetkisi, seçilmişlik sıfatı bulunmayan Cumhurbaşkanı Yardımcısınındır. Demokratik yönetimin temel gereği olan hesap verebilirlik ilkesi geçersiz hale gelmiştir.
Şimdilik şu kayıt ile yetinelim: siyasal sorumluluk yokluğu, Türkiye Cumhuriyeti yönetiminde kaos yarattığı gibi idari, cezai ve hukuki sorumluluk yollarının da işletilmesini engellemektedir.
* İbrahim Ö. Kaboğlu, İstanbul Barosu Başkanı, Anayasa Hukuku Profesörü
[1] Recai G. Okandan, Amme Hukukumuzun Anahatları -Türkiye'nin Siyasi Gelişmesi-, Birinci Kitap: Osmanlı Devletinin Kuruluşundan Yıkılışına Kadar, Fakülteler Matbaası, İstanbul.1971, s.36-38.

































Yorum Yazın