Bizim gazetenin Genel Yayın Müdürü Murat Aksoy, herkese böyle mi davranıyor bilmiyorum ama burada yazmaya başladığımdan beri kendimi “rockstar” gibi hissetmemi sağlayacak ne varsa yapıyor. Yazıyı birkaç saat geciktirmeye göreyim hemen telesekretere bir mesaj bırakıyor.
“Suat Bey, yazıyı soracaktım efendim…”
Yazı yayınlanıyor, birkaç gün sonra gene bir mesaj.
“Efendim elinize sağlık, yazınızın reytingi…”
Ben böyle şeylere prim vermem sanırdım ama değilmiş, denenmeden bilemiyorsun, insanın bu “nezaketsizlik çağında” bir çift güzel söze işitmeye içi gidiyor.
Gelgelelim, bu hafta telefon hiç çalmadı, telesekreter boş. Dedim, herhalde bu Murat Aksoy’un taktiği bu, bir ay boyunca yoğun bir ilişki, ısrar, sonra arazi. Hararetin sacda değil de narda oluşunun aksine, keramet başta değil, yaştadır -tabii hep değil, istisnalar hep bulunur.
Yazıyı yazıp yollamadım. Cuma oldu, öğlen oldu, akşamüstü, akşam… Telefonun başında beklemiyorum ama bir gözüm hep orada. Şak, telesekretere bir mesaj düştü; “Suat Bey, efendim yazıyı…”
Murat Bey evladım, dedim içimden, hayat böyle işte. Sen uğraşırsın edersin ama adamı iddiasından vururlar. Gene de yazıyı hemen yollamadım, bekleyişin biraz daha tadını çıkarmak istedim -bilen bilir, hazzın başında beklemek iyidir.
Bu hafta ne yazsam diye kafa yorarken -sanmayın ki yazacak konu bulma sıkıntısı çekiyorum, tam aksine, hangilerini dışarıda bırakacağımı düşünüyorum- beni düşünmekten kurtaran bir demeç gördüm.
Almanya’da şube açsa adına muhtemelen AfT -yani, Alternatif für Türkei- diyecek olan Zafer Partisi’nin Genel Başkan Yardımcısı Şükrü Sina Gürel, Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in ziyareti esnasında Patrik Bartholomeos’un da fotoğrafta yer almasına dair şöyle demiş: “Yunanistan Başbakanı ve Fener Kilisesi Rahibi… Fatih Kaymakamı yok!”
Gürel’in eskiden Dışişleri Bakanlığı yapmış olduğu göz önüne getirince -bereket, bu toplumsal eziyet sadece birkaç ay sürdü- ülkece ne büyük badireler atlattığımız bir kez daha ortaya çıkıyor. Tabii, kendisinin bir de uluslararası ilişkiler profesörü olduğu gerçeği var… Hoş, Goebbels de doktoralıydı. Neyse, bunlardan da akademi utansın; biz değil.
Gürel’in Ekümenik Patrikliği, Fatih Kaymakamlığı ile denk görme çabalarının, buna “çaba” yerine “hezeyan” demek daha doğru olur, iler tutar bir yanı olmadığı açık. Bu hezeyanın üstünde uzun boylu durmaya bile gerek görülmeyebilir ama ben gene de, belki bir faşist merak eder de işin doğrusunu öğrenir diye birkaç cümleyle Ekümenikliği anlatmaya çalışacağım.
Gürel’in aksine bu konuları derinlemesine çalışan bir akademisyen var: Prof. Baskın Oran. Bu övünç de sadece akademinin olmasın, toplum payına düşeni alsın. Bu ve benzeri konuları döne döne anlatmaktan Prof. Oran’ın dilinde tüy bitti. Ankara’da duvarlar, Bodrum’da Kumbahçe sahiline vuran dalgalar bile anladı da bu zevat anlamamayı becerdi.
Prof. Oran’ın bu konuları incelediği yazılarının birinden alıntılıyorum.
“[Ekümenik] Hıristiyan dünyasında ‘evrensel’ demektir ve Fener’in 6. yüzyıldan beri kendisini ‘eşitler arasında birinci’ kabul eden diğer Rum Ortodoks Patrikhaneleri ve Kiliselerinin ruhani ve onursal lideri olmasını ifade eder. Sultan Fatih tarafından güçlendirilerek bir yandan Katolik Papa’ya rekabet, diğer yandan da o günkü Ortodoks dünyasına egemenlik için kullanılmıştır.”
Bakın, buradaki en önemli konu “evrensellik”. Neden? Ekümenik, “evrensel” demek de ondan. Fatih Kaymakamı'nın evrensellik ile ne alakası var acaba?
Baskın Oran, Gürel gibilerinin -meslektaşı demeye dilim varmıyor- hezeyanlarını da anlamaya çalışmış.
“Gelelim Kaymakamlığımıza. Aslında ona yüklenmemek lazım. Türk devleti karar vermiyor, Cumhurbaşkanlığı vermiyor, İçişleri Bakanlığı vermiyor, İstanbul Valiliği vermiyor, gariban Kaymakamlık’a verdiriyor kararı. Ekümenik Patrikhane’yi mümkün olduğunca aşağılamak için. Bu nasıl bir psikolojik vaziyettir, anlamak zor. Üstelik, Patrikhane’nin Kaymakamlık’a muhatap/tabi olması hikayesi, tespit edebildiğim ve Patrikhane konusunda başuzman olan Prof. Elçin Macar’ın da hatırladığı kadarıyla, Mesut Yılmaz’ın 13 Temmuz 1990 tarihli Güneş gazetesindeki demeciyle başlıyor: ‘Patrik, hesabı Eyüp Kaymakamı’na versin.’ Kesin söylüyorum, devletimizin ‘Patrikhane şuraya tabidir’ diye hiçbir resmî belgesi yok.”
Peki, bunu Gürel bilmez mi? Bilir de bilmez ya da bilmez de bilir. “Fener Kilisesi Rahibi” diyerek istiskal ediyor aklınca. Düşünün ki, bu zat Devlet Bakanlığı, Hükümet Sözcülüğü falan yaptı. Tam bir ört ki ölem hali.
Sözü gene Prof. Oran’a bırakalım.
“Lozan’da Patrikhane’nin adı tek kelimeyle geçmediği gibi, tabii ki Fatih (veya Eyüp) Kaymakamlığı’nın adı zinhar geçmiyor. (…) Ülkede cahillik ve paranoya öyle bi el-ele vaziyette ki, şunu da ilave edelim: Lozan müzakerelerinde ‘ekümenik’ dendiği zaman TBMM Heyeti hiçbir yerde itiraz etmiyor. Üstelik, Dr. Rıza Nur gibi süzme bir faşistin bulunduğu oturumda, taraflarca imza altına alınmış şu resmî tespit…”
E be kardeşim, yüz küsur sene geçmiş aradan. Dr. Rıza Nur’un gerisine de düşme bir zahmet.
































Yorum Yazın