Önceki hafta sonu Kırşehir'de, “Kültür, Sanat ve Edebiyat Günleri” düzenlendi. Kırşehir Belediyesi tarafından düzenlenen etkinlik için pek çok kültür ve sanat insanı davet edilmişti; aralarında ben de vardım.
Benim konum, Neşet Ertaş’tı.
Mesele Neşet Ertaş ise söz, ister istemez, dönüp dolaşıp, insan olmanın anlamına geliyor.
Neşet Babanın da içinde yetiştiği abdalları var eden kültürel iklime göre insan, “kâinatın aynasıdır”. Abdal geleneğine göre evrende ne varsa insanda da o vardır.
Anlamı şudur, bunun; olduğu gibi yaşamak. Olduğu gibi yaşamak, eğmeden, bükmeden yaşamaktır; yalın yaşamaktır. Kendini doğanın bir parçası kabul etmek; diğer canlılar ile bu evreni paylaşmak demektir.
Boşuna dememiş Neşet Ertaş;
“Bir anadan dünyaya gelen yolcu
Görünce dünyaya gönül verdin mi?
Kimi börtü kimi böcek kimi kul
Merak edip hiçbirini sordun mu?”
KÂR HIRSINA KARŞI KOYMAK
Ne anlatmak istiyor usta sanatçı?
Doğarsınız; herkes gibi… Ölürsünüz; o da herkes gibi…
Geldiğimiz gibi gideriz. Tek farkı, dünyaya geldiğimizde biz ağlarız; herkes güler. Gittiğimizde, biz susarız; üzerinde iz bıraktıklarımız ağlar. Gelirken bir bez bağlarlar; giderken de, “bir top bez ile” uğurlarlar; hepsi bu.
Esasen eşitiz yani!
Bu eşitliğe ilişkin Neşet Babanın şu sözlerine dikkat çekmek isterim.
“Öldüğünde mutfağında bir çuval un kalmışsa günaha girmişsindir, dünya malı için çalışmışsın demektir.”
Ne demek bu?
Yaşarken başka insanların aleyhine ve sizin lehinize bir maddi farklılık oluşmuşsa nedeni, sizi kapitalizmi kâr hırsına kaptıran bencilliğinizdir. Kapitalist sistemin aparatına dönüşen bencilliğinizden kurtulmanın yolu, nefsin hakimiyetinden kurtulmak ve onu yenip insana has olan diğerkam olmaktan, memleketin kurdunu, kuşunu, toprağını ağacını dert etmekten geçer; ancak böyle insan olunur.
Gelelim meramıma…
Türkiye’nin pek çok yerinde nadir bulunan elementler var ve küresel şirketler bu madenleri ele geçirmek için her yolu deniyor. İktidar da, ne yazık ki yüzde 2 karşılığında, Türkiye’nin yeraltı zenginliklerinin sömürülmesine göz yumuyor.
Kaz Dağlarında, Akbelen Ormanında, Bergama’da, İliç’te, Cerattepe’de neler olduğunu biliyoruz; en dramatik sonucunu geçen yıl bugünlerde İliç’te yaşamıştık.
İLİÇ’TEN DERS ALIRSAK…
Felaketi beklerseniz, gelip sizi bulur.
İliç’te yaşananlar da bundan ibaretti.
Kapitalizm, ağacı keser, dereyi doldurur, dağı deler ve daha fazla kar etmek için doğayı tahrip eder.
İliç’te yaptı, sonucunu gördük; şimdi Kırşehir’de de yapmak istiyor.
İliç’te iliklerimize kadar hissettiğimiz coğrafyamızı talan eden sömürgeci kapitalizm, şimdi de Kırşehir’de karşımıza çıkmış bulunuyor.
Koç Holding ile AKP’li vekil Ferhat Nasıroğlu’nun ortak şirketleri, Seyfe Gölünün hemen yanı başında altın araması yapmak için başvurmuş; başvuruları onaylanırsa sekiz bin futbol sahası büyüklüğünde bir alan tarumar; kuşların mekânı, doğal sit alanı ilan edilen Seyfe Gölü kurumuş olacak.
Bu kadar mı?
Hayır, daha da fazlası var.
Zehirli atıklar, Özbağ kasabasından akıp giden Kılıçözü çayına üzerinden Kızılırmak’a; oradan da Kırıkkale’de tarımsal üretimi, Ankara’da içme suyunu etkileyecek. Hepimiz, bir bütün olarak Kızılırmak’ın geçtiği bütün topraklar, bu siyanürlü ortamdan olumsuz etkilenecek.
Ne için?
Küresel şirketlerin kar hırsı için…
Nazım’ın, “Memleketimden İnsan Manzaraları’nda” dile getirdiği gibi:
“Güzel para.
Bizimkiler iş bilir.
Bütün vilayeti iki senede alırsınız."
Sessiz kalırsak, memleket, parça parça da olsa elden çıkacak; küresel şirketlerin çöplüğüne dönüştürülecek. Sessiz kalırsak, mutfaklarımızda zehirden etkilenen gıdalar pişecek; musluklarımızdan siyanürün karıştığı sular akacak.
Ne yapmak gerekiyor peki?
Kırşehir Belediye Başkanı Ekicioğlu, “Altın madenciliği, çevreye ciddi zararlar veren bir eko-kırım sistemidir. Seyfe Gölü’nün kuş cenneti statüsü ve tarım-hayvancılık açısından önemi görmezden geliniyor. Bu proje yalnızca Kırşehir’i değil, çevre illeri ve Kızılırmak havzasını da etkileyecek. Kırşehir halkı olarak tarımımıza, hayvancılığımıza, geleceğimize sahip çıkacağız” diyerek, hepimizi, insan olmaya çağırıyor.
O feryada kulak verip, seslerine ses olalım.
Yaşanabilir bir Türkiye için mücadele etmek, dağımızı, taşımızı, kurdumuzu, kuşumuzu, börtümüzü böceğimizi korumak bir boyun borcudur. Yunus Emre’den Aşık Veysel’e, Aşık Paşa’dan Neşet Ertaş’a kadar uzanan bir büyük kültürel birikimin boy verdiği toprakları korumak insan olmanın gereğidir.
İnsan olduğumuzu hatırlayalım.

































Yorum Yazın