7 Ekim 2023 sonrası süreçte Türkiye’nin Filistin politikası, ulusal ve uluslararası alanda sergilenen "Filistin Hamisi" retoriği ile pratik uygulamalar arasında derinleşen bir yarılmaya sahne oldu. Hükümetin İsrail’i en üst perdeden “soykırımcı” ve “terörist” olarak niteleyen sert söylemi, bağımsız aktivist gruplar tarafından stratejik bir “dış politika tekeli” inşası ve hesaplı bir ikiyüzlülük olarak değerlendirildi. Ankara, 7 Ekim’in ardından başlangıçta arabuluculuk rolüne talip olmuş ve mutedil bir ton benimsemişti. Ancak talip olduğu rolün Katar ve Mısır tarafından doldurulması ve İsrail’in Gazze’de işlediği insanlık suçlarının korkunç boyutlara varması üzerine Erdoğan Rejimi farklı bir söylem benimsedi.
Ancak anlaşılmıştır ki, bu sertleşmenin gerekçesi içerideki ticari ve lojistik sürekliliği maskeleme çabasıdır. Ayrıca Filistin davasını toplumsal bir hak arayışına dönüştürmeye çalışan aktivistlerin eylemleri, Filistin’e dair Erdoğan Rejimi’nin söylem tekeline karşı bir meydan okuma olarak kabul edilmiştir. Bu durum bağımsız pro-Filistin aktivistlerinin sistematik olarak baskılanmasını beraberinde getirdi.
Erdoğan Rejimi’nin Filistin politikası, kamuoyuna sunulan hamasi ahlaki koruyuculuk anlatısı ile kapalı kapılar ardında yürütülen reelpolitik gerçekler arasında muazzam bir yapısal yarılma sergilemektedir. İsrail'in Gazze’deki eylemlerini “soykırım” olarak nitelendiren retorik ile bu söylemi boşa çıkaran stratejik ve ekonomik sürekliliklerin eşzamanlı varlığı, Achille Mbembe’nin kavramsallaştırdığı nekropolitik düzen ve Francesca Albanese’nin raporunda vurgulanan sömürgeci-ırkçı kapitalizm bağlamında bölgesel bir izdüşüm olarak yorumlanmalıdır.
Şüphesiz, Erdoğan Rejimi’nin İsrail’e karşı sürdürdüğü sert söylemin, muhafazakâr tabanın konsolidasyonunu sağlayan bir siyasi zırh işlevi var. Ancak aynı zamanda rıza üretimini hedefleyen profesyonel bir meşruiyet yönetimi (legitimacy management) stratejisi olma işlevi de gözden uzak tutulmamalı. Lakin bu siyasi zırh ve meşruiyet yönetimi stratejisi sahadaki ekonomik gerçeklerle çarpıştığında açığa çıkan stratejik ikiyüzlülük içerideki eleştirel seslerin hukuk sopasıyla susturulması yoluyla perdelenmesini beraberinde getirmekte.
Ekonomik Can Damarları: Petrol, Lojistik ve “Gölge Ticaret”
Erdoğan Rejimi’nin 2 Mayıs 2024’te ilan ettiği resmi ticaret yasağına karşın, kamuoyuna yansıyan veriler İsrail’in savaş kapasitesini besleyen ekonomik kanalların fiilen açık kaldığını göstermiştir. Pro-Filistin aktivistler Türkiye ile İsrail arasında resmi söylemin aksine hülle ticaretin yanı sıra devam eden ekonomik ve stratejik ilişkiler bulunduğunu ortaya koydular.
Aktivistlerce Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) hattı üzerinden petrol sevkiyatı, çelik ve stratejik ürün ticareti, ZIM ve benzeri nakliye şirketlerinin liman faaliyetleri ile Kürecik ve İncirlik gibi üslerin varlığı, Türkiye’nin İsrail’e sağladığı dolaylı destek unsurları olarak gösterilmiştir. Sürekli kendini savunmakta olan hükümet ise İsrail’le doğrudan ticaretin sona erdiğini, İsrail limanları üzerinden Filistin’e ulaşan sevkiyatların yanlış yorumlandığını savunmuştu. Aktivistler ise bu mekanizmayı “hülle ticareti” olarak tanımladı ve tartışma giderek sertleşti.
Filistin Eylem Komitesi, Direniş Çadırı ve Filistin İçin Bin Genç gibi oluşumların raporları, ambargo söylemi ile uygulama arasındaki yarılmayı ayrıntılandırmaktadır. 20 Ocak’ta yayımlanan ve Filistin Gençlik Hareketi (PYM), Filistin İçin Enerji Ambargosu (EEFP) ile İlerici Enternasyonal tarafından hazırlanan “Soykırım Vanaları Hâlâ Açık-Türkiye’nin İsrail’e Gizli Ham Petrol Sevkiyatlarını Teşhir Ediyoruz” başlıklı rapor, özellikle BTC hattı üzerinden İsrail’e ulaşan Azerbaycan petrolüne dikkat çekmektedir.
Raporlara göre BTC Hattı’ndan enerji akışı stratejik bir süreklilik taşımakta. AKP’li Özlem Zengin’in hattın sağladığı varil başına 1,27 dolarlık geliri “onur” vesilesi olarak nitelemesi, tartışmayı daha da büyüttü. Azerbaycan devlet şirketi SOCAR’ın ürettiği petrolün, Türkiye’de BOTAŞ tarafından işletilen hat üzerinden taşınması, sürecin kurumsal boyutuna işaret ediyor.
Aktivistler bu akışı “soykırımın yakıt tedariki” olarak tanımlamakta; Mayıs 2024–Aralık 2025 arasında tespit edildiği belirtilen 57 hayalet gemi ise ambargonun nasıl aşıldığına dair somut örnekler sunmaktadır. Takip sistemlerini kapatan veya sevkiyat rotasını farklı gösteren gemilerin İsrail limanlarına ulaştığı öne sürülmektedir.
Ayrıca, başta Direniş Çadırı’nın X hesabından yaptığı paylaşımlar olmak üzere, değişik aktivist gruplar son günlerde petrol sevkiyatının hâlâ kesintisiz devam ettiğini ortaya koyuyor. Yalnız son günlerdeki sevkiyatın “hayalet gemi”lerden önemli bir farkı var: Artık İsrail’e petrol sevkiyatı yapan gemiler takip sistemlerini kapatmak ve sevkiyat rotasını gizlemek gereğini hissetmiyorlar. DEM Parti Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu da bu durumu TBMM’de son günlerde dile getirdi.
Bu tablo içinde en dikkat çekici unsur, Türkiye’nin “yerli ve milli” savunma sanayii hamlesinin sembol şirketlerinden Baykar ile İtalyan savunma devi - Albanese’nin soykırım endüstrisi listesinde yer verdiği - Leonardo S.p.A. arasında kurulan ortaklıktır. LBA Systems adıyla fuarda yer alan bu girişim, Türkiye savunma sanayiinin İsrail’e askeri teknoloji sağlayan küresel tedarik zincirleriyle doğrudan temasını görünür kıldı.
IDEF 2025: Soykırım Ekonomisinin Vitrini
Birleşmiş Milletler (BM) Özel Raportörü Francesca Albanese tarafından Haziran 2025'te "İşgal Ekonomisinden Soykırım Ekonomisine” başlıklı bir rapor yayınlandı. Bu raporda İsrail'in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırıma, diğer Filistin topraklarındaki askeri operasyonlarına ve yerleşim politikalarına destek vererek "soykırım ekonomisinden" kâr elde etmekle olan çok sayıda uluslararası şirketi ifşa etti.
Bu raporun yayınlanmasından kısa bir süre sonra Temmuz 2025’te İstanbul’da 17. Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı (IDEF 2025) düzenlendi. Albanese’nin raporunda adı geçen bazı dev küresel silah şirketleri IDEF 2025’in katılımcıları arasındaydı. Bu fuar Rejim’in dünyaya yaptığı “İsrail’e silah ambargosu” çağrıları ile kendi pratik uygulamaları arasındaki gerilimin en görünür sahnesi oldu. Fuara, Gazze’de kullanılan silah ve teknolojilerin üreticisi olarak anılan Lockheed Martin (F-35 üreticisi), BAE Systems, Leonardo, Thyssenkrupp ve HP gibi şirketlerin katılması elbette aktivistlerin dikkatinden kaçmayacaktı. Fuardaki varlıklarının yanı sıra, bu şirketlerin ürünlerini “çatışma sahasında test edildi” (battle-tested) etiketiyle pazarlaması bardağı taşıran son damla oldu.
IDEF’in en üst düzey devlet kurumlarının ev sahipliğinde gerçekleşmesi ve söz konusu firmaların protokol çerçevesinde ağırlanması, retorik düzeydeki eleştiriler ile kurumsal uygulamalar arasındaki mesafeyi daralttı. Çağdaş Hukukçular Derneği’nin (ÇHD) bu şirketler hakkında yaptığı suç duyurusuna savcılığın verdiği “takipsizlik” kararı ise ibretlik bir vaka olarak karşımızda. Savcılık, IDEF’in “üst seviyede resmi bir organizasyon” olduğunu vurgulayarak şirketlerin faaliyetlerini hukuki soruşturma dışında bırakmıştır. Haliyle bu durum, Soykırım Endüstrisi’nin birincil derecede faillerine sağlanmış fiilî bir “yargı zırhı” olmakta.
Bu tablo içinde en dikkat çekici unsur, Türkiye’nin “yerli ve milli” savunma sanayii hamlesinin sembol şirketlerinden Baykar ile İtalyan savunma devi - Albanese’nin soykırım endüstrisi listesinde yer verdiği - Leonardo S.p.A. arasında kurulan ortaklıktır. LBA Systems adıyla fuarda yer alan bu girişim, Türkiye savunma sanayiinin İsrail’e askeri teknoloji sağlayan küresel tedarik zincirleriyle doğrudan temasını görünür kıldı.
Leonardo’nun İsrail deniz kuvvetlerine sağladığı deniz topları, radarlar ve lazer hedefleme sistemleri; Gazze ablukası ve kıyı operasyonları bağlamında sıkça anılmaktadır. Açıktır ki, bu durum “Filistin’in Hamisi” söylemi ile kurulan askeri ortaklıklar arasında belirgin bir gerilim ortaya çıkarıyor.
Enerji Jeopolitiği ve BP Anlaşmaları
Enerji anlaşmaları, devletlerin ahlaki söylemlerini stratejik ve mali çıkarlarının gerisine ittiği "nekropolitik" bir alandır. Türkiye’nin BP ve Chevron ile imzaladığı son anlaşmalar, Francesca Albanese’nin raporunda vurgulanan "yaşamı yok eden koşulların finansmanı" ve "kaynak gaspı" kriterleri üzerinden ele alınmalıdır. BP, Azerbaycan petrolünün büyük bölümünü kontrol eden konsorsiyumun da başında. Aynı şirket, SOCAR ile birlikte işgal altındaki Filistin topraklarında gaz projelerinde yer almayı planlıyor.
Yukarıda da izah ettiğimiz gibi, Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) boru hattı üzerinden akan ve SOCAR aracılığıyla İsrail’e ulaşan petrol, işgal devletinin savaş makinesi için mutlak bir hayati damar niteliğinde.
Hükümetin bu akışı "uluslararası hukuk" ve "ticari anlaşmalar" diyerek savunması, ahlaki maliyeti örtmeye yetmiyor. Türkiye’nin bu petrol akışından elde ettiği ve Özlem Zengin’in “onur” duyduğu varil başına yaklaşık 1,27 dolar olarak bildirilen komisyon geliri, devletin soykırımdan kâr sağlayan aktör konumuna düşmesine neden olmakta. Albanese raporuna göre, insan hakları ihlallerine maddi katkı sağlayan her türlü ticari ilişki, hem şirketleri hem de geçişe izin veren devletleri sorumlu kılar. Lakin anlaşılıyor ki, Erdoğan Rejimi, bugünün dünyasında kendisini bundan sorumlu tutacak bir konjonktür göremiyor ve varil başına 1,27 dolar, savunduğunu iddia ettiği Filistin davasına ağır basıyor.
Ekonomik ve askeri düzlemdeki bu sürekliliğin diplomatik tamamlayıcısı olarak da Donald Trump’ın ortaya attığı ve BM Güvenlik Kurulu 2803 sayılı kararından sonra uygulamaya konan Barış Planı bağlamında şekillendirilecek yeni bölgesel düzen arayışı karşımıza çıkıyor.
Enerji hatlarından savunma sanayii ortaklıklarına, diplomatik kurullardan yeniden inşa projelerine kadar uzanan çok katmanlı yapı; Erdoğan Rejimi’nin retorik düzeydeki Filistin desteği ile ekonomik, askeri ve diplomatik pratikler arasındaki çelişkiyi görünür kılmaktadır. Bu gerilim, yalnızca dış politika tercihlerinin değil, etik ve hukuki sorumlulukların da merkezinde yer almaktadır.
“Barış Planı” ve Sömürgeci Barış Mühendisliği
Donald Trump’ın “Barış Planı”, Filistinlileri, kendi kaderini tayin etme hakkına sahip siyasi özne olmaktan çıkarıp güvenlik ve yönetim teknolojileri merkezli bir modele indirgiyor. Plan, Gazze’yi, biyometrik verilerle izlenen ve dijital araçlarla kontrol edilen bir yönetim alanına dönüştürmeyi hedeflemekte. Bu çerçevede Gazze, sömürgeci yönetim tekniklerinin test edildiği bir laboratuvar ve ekonomik portföy alanı olarak tasavvur edilmekte.
Plan kapsamında oluşturulan ve daimi üyeliğin yüksek mali taahhütlere bağlandığı ve soykırımcı Netanyahu’nun da içinde yer aldığı Barış Kurulu’na Mısır, BAE, Suudi Arabistan, Ürdün, Pakistan, Endonezya ve Katar gibi ülkelerle birlikte Türkiye de dahil oldu. Tüzüğünde Gazze kelimesinin bir kez bile geçmediği Barış Kurulu’nda Müslüman ülkelerin de yer alması Gazzelinin tutsak olarak görüldüğü Gazze’de uygulamaya konulacak olan 21. Yüzyıl sömürgeciliği örneğine meşruiyet ve koruma sağlamaktan başka bir amaç taşımıyor. Jared Kushner, Steve Witkoff, Marco Rubio, Tony Blair ve ismi Epstein dosyalarında geçen finans milyarderi Marc Rowan’ın da yer aldığı bu yapı, Gazze’nin egemenliğinin finansal ve idari düzenlemeler üzerinden yeniden tanımlanmasını hedeflemekledir.
Kurulun kamuoyuna sunduğu Gaza Riviera vizyonu ile sahadaki ağır yıkım tablosu arasında derin bir uçurum bulunmaktadır. On binlerce can kaybı ve milyonlarca ton enkazın varlığı, bu kalkınma retoriği ile nekropolitik gerçeklik arasındaki çelişkiyi büyütmektedir. Biyometrik kayıt sistemleri, dijital cüzdanlar ve sürekli gözetim mekanizmalarıyla şekillenen bir dijital panoptikon tasarımı ise Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının askıya alındığının somut göstergeleridir.
Sonuç olarak enerji hatlarından savunma sanayii ortaklıklarına, diplomatik kurullardan yeniden inşa projelerine kadar uzanan çok katmanlı yapı; Erdoğan Rejimi’nin retorik düzeydeki Filistin desteği ile ekonomik, askeri ve diplomatik pratikler arasındaki çelişkiyi görünür kılmaktadır. Bu gerilim, yalnızca dış politika tercihlerinin değil, etik ve hukuki sorumlulukların da merkezinde yer almaktadır.
Sokağın Sesi: “İsrail’le Ticaret Filistin’e İhanet”
Rejimi’nin retorik düzeydeki Filistin desteği ile ekonomik, askeri ve diplomatik pratikler arasındaki çelişki, haliyle bağımsız pro-Filistin aktivizmi tetikleyen bir rol oynadı. Devlet onaylı ve yönetilebilir duyarlılık mitinglerinden ayrışan “Direniş Çadırı”, “Filistin İçin Bin Genç” ve “Filistin Eylem Komitesi” gibi oluşumlar, Türkiye’de alışılagelmiş kalıpların dışında yeni bir toplumsal muhalefet dalgası başlattı. Komünist öğrencilerden anti-kapitalist muhafazakârlara uzanan geniş ve heterojen bir yelpaze sergileyen pro-Filistin aktivizm dalgası, eleştiri oklarını yalnızca İsrail’e değil doğrudan hükümete ve sermayeye yöneltti. BOTAŞ, Zorlu Center, SOCAR binası, İsrail’e seyrüsefer halinde olan gemilerin uğradığı limanlar ve İsrailli gemicilik devi ZIM’in yerel ortağı Belstar gibi hedeflere yönelik eylemler ekonomik işbirliğini sahada görünür kılmıştır. Bu eylemlerle birlikte “İsrail’le ticaret Filistin’e ihanet” sloganı devletin ahlaki liderlik anlatısını sarsan siyasal bir itiraz olarak yükselmiştir ve bu trend bugün de devam ediyor…
Bir Silah Olarak Hukuk: TCK 299, 301 ve 2911 Sayılı Kanun
Rejim, eleştirel aktivizme karşı yargı kurumlarını susturma aygıtına dönüştürerek karşılık vermiştir. 245’ten fazla aktivist hakkında açılan davalar ve 70’i aşkın kişiye getirilen yurt dışı çıkış yasakları, yargı sürecini bir taciz, yıldırma ve caydırma aracına çevirmiştir. 2911 Sayılı Kanun’a göre barışçıl protestoların “kanuna aykırı toplantı” olarak damgalanması ve TCK 301’e göre, ticari ilişkileri ifşa edenlerin “devlet kurumlarını aşağılama” suçlamasıyla hedef alınmasında araçsal olmuştur. TCK 299 ise siyasal eleştiriyi “Cumhurbaşkanına hakaret” çerçevesinde kriminalize etmek için devrete sokuldu. Böylece anayasal haklarını kullanan aktivistler, devletin bekasını tehdit eden unsurlar olarak kurgulandı.
Türkiye’deki aktivistler Filistin için İsrail terörüne karşı aynı talepleri kendi hükümetlerine karşı dile getirdikleri ve bunun mücadelesini verdikleri gerekçesiyle şiddete maruz kalmakta, yargılanmakta ve cezaevlerine konulmaktadır. Bu tablo, devlet söylemi ile sahadaki uygulamalar arasındaki derin çelişkiyi daha da görünür kılmaktadır.
Somut Örneklerle Devlet Baskısı ve Polis Şiddeti
Baskı, mahkeme salonlarının ötesine taşarak sokakta sistematik bir cezalandırma pratiğine de dönüştü. İstiklal Caddesi’ndeki yürüyüşe müdahale eden polis 43 kişiyi darp ederek ve “ters kelepçe” uygulayarak gözaltına aldı. Kasım 2024’te Mavi Marmara gazisi Fevziye Şenoğlu ve kadın arkadaşlarının da yer aldığı Beştepe’de düzenlenen eyleme de şiddet kullanılarak müdahale edildi.
Kasım 2024’de, TRT World Forum sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasını “Neden Azerbaycan Petrolü Gidiyor?” diye kesen dokuz genç gözaltına alındı. Gözaltına alınan kadın eylemcilerin çıplak arama iddiaları kamuoyunda derin yankı uyandırdı. IDEF 2025 Fuarı’nı protesto eden 12 aktivistten İsmail Çelik, “Katil İsrail, işbirlikçi Erdoğan” sloganı nedeniyle TCK 299 kapsamında tutuklandı ve 71 gün cezaevinde kaldı. Bu örnekler, yargının bağımsız pro-Filistin eylemcileri sindirmek ve caydırmak için siyasi iradenin bir aracı olarak işlev gördüğünü ortaya koymaktadır.
Örnek Olaylar: Fevziye Şenoğlu, Şeyma Yıldırım ve Kuban Kural
Mavi Marmara gazisi Fevziye Şenoğlu, Türkiye’nin İsrail’le yaptığı siyasi ve ticari ilişkilerin kınandığı Ankara Beştepe’te gerçekleştirilen bir protestodan dolayı, 5 kadın arkadaşıyla beraber yargılanmış ve haklarında savcılık 3 yıla kadar hapis talep etmişti. Sebep olarak 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet olarak gösterildi. Şenoğlu bunun yanı sıra üç ayrı davadan daha yargılanıyor.
Şeyma Yıldırım, Erdoğan’ın konuşmasına yönelik müdahalesi sonrası hapis yatmış; halen dört ayrı davadan yargılanmakta ve yurt dışı çıkış yasağıyla karşı karşıya bulunmaktadır. Eskişehir Filistin ile Dayanışma Platformu sözcülerinden Kuban Kural ise, “Cumhurbaşkanlığı Varlık Fonuna bağlı BOTAŞ Filistin soykırımının suç ortağıdır” ifadesi gerekçe gösterilerek, TCK 301’e göre “Türk Milletini, Cumhuriyeti, devletin kurum ve organlarını aşağılama suçu” iddiasıyla yargılanmaktadır. Kural, “Cumhurbaşkanına hakaret” iddiasıyla yargılandığı davadan berat etmiş olmakla beraber, savcı yeniden yargılanması talebiyle istinafa başvurmuştur.
*
Merhum aktivist Ayşenur Ezgi Eygi, Batı Şeria’da İsrail işgal güçleri tarafından katledildiğinde devlet töreniyle sahiplenilmişti. Rejim, Eygi’nin cenazesini de Filistin istismarına meze yapmaktan bir adım bile geri durmamıştı. Oysa Eygi de İsrail işgaline karşı tam boykot, tam tecrit, tam ambargo ve kesintisiz yaptırım talep eden bir insan hakları aktivistiydi. Ancak Türkiye’deki aktivistler Filistin için İsrail terörüne karşı aynı talepleri kendi hükümetlerine karşı dile getirdikleri ve bunun mücadelesini verdikleri gerekçesiyle şiddete maruz kalmakta, yargılanmakta ve cezaevlerine konulmaktadır. Bu tablo, devlet söylemi ile sahadaki uygulamalar arasındaki derin çelişkiyi daha da görünür kılmaktadır.
































Yorum Yazın