Son günlerde ABD’de göçmenlere uygulanan şiddet ve Epstein dosyaları herkes gibi benim de gündemime oturdu. Her iki olay da, çok boyutlu olarak düşünülmesi gereken ve insanın uygarlık konusundaki umutlarını yıkacak güce sahip ve çok çarpıcı. Son gelişmeler, göçmenliğin aslında insan haklarından mahrum olma anlamına geldiğini dolayısıyla, uygarlığın seçiciliğini de gösterdi. Avrupa Kalesinin kıyısında bir toplum olarak göçün bütün türlerini ve göçmenlere karşı gösterilen yakınlığın ya da düşmanlığın her türünü yaşadığımız için bu konulardaki düşüncelerimiz ve deneyimlerimiz sıcak ve güncel.
ABD’de uygulanan şiddetin, göçmen düşmanlığının ve yeni sağ popülizmin uygarlığın göçmenlerle imtihan edilmesinin kesinlikle en somut ve seyirlik anları olduğu kesin! Diğer güncel bir korku dizisi olan Epstein olayının tümünü yorumlamak için daha fazla bilgiye sahip olmamız gerekiyor. Güçlü küresel “karanlık ağ” ne kadarıyla yetinmemize karar verecek belli değil, ancak izlediğimiz kadarı için bile korkmamız normal. Ama her şeye rağmen bizim gibileri savunabilecek düşünceler üretebilmemize engel olmamalı. Benim düşüncem bu iki korku dolu olayın birbiriyle ilişkili olduğu ve dünyadaki küresel yeni sağ popülizmin vardığı yeni aşama olduğu. Bu şiddetin sürüp sürmemesi biraz da, sadece Epstein’ın değil, bu karanlık ağın işleyişini anlamak ve önlemek için verilecek tepkinin gücüne bağlı.
Epstein olayının bireysel bir girişim olmadığını, sadece fuhuş ve pedofili için kurulmadığını, erkek egemen güçlüler dünyasında var olan cinsellik, politik güç edinme ya da zenginleşme gibi bütün zaafları kullanan, Güney ülkelerinin insanları dahil, tüm kaynaklarını istismar etmeye dönük, istihraç ekonomisini kuran bir küresel karanlık ilişkiler ağı olduğunu düşünüyorum. Bu karanlık ağın, sadece Amerika Birleşik Devletlerini değil, bütün Kuzey ve Güney ülkelerindeki demokratları ilgilendirdiği açık. Bu ağın, Güney ülkelerini ilgilendiren yanı, yozlaşmış yönetimler aracılığıyla küresel güç ve etki alanı kurmayı zorlamasıdır. Bu skandalla ilgili belgeler ortaya çıktıkça bunu daha iyi anlayacağız.
Burada göçmen karşıtlığı ve Epstein olayını ilişkilendirirken yazdıklarımı Türkiye’ye yönelen göçü ve küresel kent İstanbul olgusunu anlamak için içine dalmak zorunda kaldığım küreselleşme literatürüne dayandırıyorum. Bu konudaki akademik çalışmalar, yeni iletişim ve ulaşım teknolojisinin dünyadaki etkileşimi arttırdığını ve bunun çok boyutlu sonuçları olacağını 2000’li yıllardan beri gösteriyordu. Bu çalışmalar, bu etkileşimin sonucunda insan hareketlerinin umulandan çok daha fazla artacağını da öngörmüştü. Nitekim, artık günümüzde, insan hareketlerinin, uluslararası ve ulusal hukukun kurallarını yıkıp geçmeye başladığını yaşayarak öğreniyoruz. Bugünlerde dünyada, çeşitli gerilimlerin arasında, kitlesel boyutlara ulaşmış insan hareketlerini engellemek isteyenlerle, çok farklı nedenlerle göç etmek isteyenler arasında gerilimin de farklı yansımalarını gözlemliyoruz.
Göçmen geriliminin önemli nedenlerinden biri, dünyanın artık ekonomik ve politik gücü elinde tutan Kuzey ülkelerinde yaşayanlar için sınırsız bir mekan haline gelmiş olması, buna karşılık Güney ülkelerinde yaşayanların ise sadece Kuzey’in belirlediği sınırlar ve kurallar içinde kalması anlamına gelmektedir. Kuzey ülkeleri kapılarını Güneyde yaşayanlara, kah Meksika-ABD sınırında olduğu gibi fiziki bir duvarla, kah Türkiye- Batı Avrupa sınırı gibi hukuki duvarlarla sıkı sıkıya kapamıştır. Sonuçta, zengin Kuzey’in, askeri gücünden, finansal işlemlerinden, kültüründen, medyasından doğrudan etkilenen Güney’in insanlarının düzenleri altüst olmuş ve onlar kendi coğrafyalarının kaderine ve yönetimlerinin insafına mahkum edilmişlerdir.
Küreselleşmenin yarattığı insan hareketliliğindeki denetlenemeyen artış son otuz yıldır gözlemlenmekteydi. 1991 yılında Sovyetlerin dağılmasından sonra Uluslararası Göç Örgütü (IOM) Türkiye’de ve başka ülkelerde ofisini açtı ve 2000’li yıllarda Türkiye dahil birçok ülkede, mevcut kurallar dışında göç hareketini hızlandıran insan ticareti (human trafficking) ve insan kaçakçılığı (human smuggling) faaliyetleri hakkında araştırmaları destekledi. Türkiye’de kadın ticareti konusu ilk kez, sınırlarını yeni açan Rusya’dan çalışmaya gelen kadınların zorla fahişelik yaptırılması bağlamında gündeme gelmişti. Bugüne geldiğimizde, bu konuda kamuoyunda duyarlılığın arttığını, ancak bu sektörün varlığını daha da karanlık bir alanda sürdürmeye devam ettiğini görüyoruz.
İnsan ticareti kavramı, insanların göç etmek istedikleri ülkelere, yasal olmayan yollardan götürülmesi, kandırılması ve zorla çalıştırılması anlamına gelmektedir. İnsan ticaretinin en yaygın ve bilinen biçimi genç kadınların fuhuş amacıyla kandırılmasıdır. Ancak, göç literatürü, Batı’ya göç etmek isteyen genç erkeklerin de kandırıldıklarını ve zorla istemedikleri, inşaat, tarım, yasa dışı imalat ve hizmetler gibi işlerde çalıştırılmalarının da çok yaygın olduğunu aktarıyor. İnsan ticaretinin en korkunç ve insanlık dışı halinin ise çocukların pedofili ya da başka nedenlerle kaçırılması olduğu kesindir.
İnsan kaçakçılığı ise, Batı’ya, farklı nedenlerle göç etmek isteyenlerin kural dışı yollarla göç etmelerini sağlayan bir başka karanlık faaliyet alanını tanımlayan bir kavram. Bu tür göç etmenin çok pahalı ve tehlikeli olduğunu Ege Denizi ve Edirne sınırın gerçekleşen olaylardan biliyoruz. Türkiye’de insan kaçakçılığının da, tıpkı insan ticareti gibi yaygın bir kara para edinme yolu olduğunu biliyoruz. Kamuoyunda var olan algı bu yola sadece canını kurtarmak isteyen mültecilerin ya da çalışmak isteyen yoksulların başvurduğu yönünde olsa da bu yola başvuranların arasında daha iyi hayat arayan varsılların da hatta, otoriter yönetimlerin olduğu Güney ülkelerinde sıkça gözden düşün siyasilerin de olduğunu biliyoruz.
Maalesef Batı Avrupa’daki göçmen karşıtlığı artık siyasi mülteciler için bile oralara ulaşmayı engellemeye başladı. Suriye krizi sonrası Türkiye’den göç etmek isteyenlerin Ege Denizinde başına gelenler, yazılanlara ve hukuka inanan biri olan beni bile şaşırtmıştı.
GÖÇMEN KARŞITLIĞININ GELDİĞİ NOKTA
Nitekim ben de bu yola sadece zor durumda olan “yabancıların” başvurduğunu zannederken yanıldığımı on yıl kadar önce bir özel üniversitede ders verirken bir öğrencimden öğrenmiştim. Bu öğrencimin, göç dersini “Nasıl göç edilir?” dersi zannederek aldığını ve bir arkadaşının Amsterdam-New Mexico yoluyla Meksika’ya giden arkadaşından uzun süre haber almadığından telaşlandığını öğrenince şaşırdım. Neyse ki bir süre sonra arkadaşından haber aldı ve onun Teksas’ta sınıra yakın bir hapishanede olduğunu öğrendi. Ben de ona arkadaşının ya çok şanslı olduğunu ya da insan kaçakçısına yüklü miktarda para ödediğini söyledim. Onun bilgisi sözel, benim bilgim ise kitabiydi. Sonrasını bilmiyorum ama, bu vesileyle özel okul kantinlerinde insan kaçakçılarının böyle macera meraklısı zengin gençlere çengel attıklarını öğrenmiş oldum. Bölümdeki arkadaşlarımı başka ülkelere gitmek isteyen öğrencilerine insan kaçakçılarına değil konsolosluklara başvurmalarını söylemeleri konusunda uyardım.
Neyse ki Erasmus programı sayesinde Batı Avrupa ülkeleri Türkiye’deki öğrenci gençlerin macera arayacakları yer olmaktan çıktı. Ama Avrupa Kalesi, maalesef, otoriter yönetimlerden kaçarak özgürlüğe ve insan haklarına saygı gösterecek değerlere sahip toplumlara ulaşmak isteyenlere kapılarını gün geçtikçe kapattıkça kapatıyor. Bir bakıma, uygarlık ve insan hakları Avrupa Kalesi’nin dışında yaşayanlara layık görülmüyor. Bu da zor durumda olanların insan kaçakçılarına başvurmasının maliyetini daha da yükseltiyor.
Göçmen düşmanlığındaki artış, Batı Avrupa’ya gitmek isteyenlerin bekleme odası haline gelmiş Türkiye’ye gelen genç insanların “umuda yolculuk” hayalini gün geçtikçe sekteye uğratıyor. Maalesef Batı Avrupa’daki göçmen karşıtlığı artık siyasi mülteciler için bile oralara ulaşmayı engellemeye başladı. Suriye krizi sonrası Türkiye’den göç etmek isteyenlerin Ege Denizinde başına gelenler, yazılanlara ve hukuka inanan biri olan beni bile şaşırtmıştı. Son dönemlerde göçmenlere uygulanan şiddet olayları, bize uygarlığın temel ilkesi olan hukuk devleti olmayı sağlayan kuralların ve kurumların kolayca “iğne ipliğe” dönebileceğini gösterdi.
Bunları anladık da “Epstein olayının göçmenlerle ilgisi ne?” diye sorabilirsiniz. Epstein’la anılan karanlık ilişki ağının “beyaz” erkek egemen yeni sağ popülist hareketin güçlülerinin gücüne güç katmak için oluştuğunu söyleyebiliriz. Son dönemlere medyada bu ilişki ağlarının sadece güçlülerin bulaştıkları çocuk istismarı ve fuhuşla ilgili rezaletleri gündemde. Epstein’in küresel gücü elinde tutanlara hizmet için kurduğu ilişki ağlarının kurbanları arasında yeni bir gelecek arayan genç kadınlar olduğunu öğreniyoruz. Bu genç kadınların, ister çocuk olsunlar ister yetişkin “masör” olacakları vaadiyle kandırılmaları aslında “insan ticareti” olarak tanımlanan bir suç anlamına gelmekte.
Bu suçun mağdurları arasında Amerikan vatandaşı olanlar çok şükür ki Amerikan hukukun koruması altında olmanın verdiği güç ve kadın hareketi savunucularının desteğiyle bu olayları kamuoyuna duyurabilmişlerdir. Ancak aynı ilişki ağlarının kandırarak Amerika dışındaki ülkelerden getirdiği genç kadın ve çocuk sayısını maalesef bilmiyoruz. Diğer taraftan, yine bugüne kadar kamuoyuna yansıyan belgelerden bu karanlık ilişki ağının Küresel Güney ülke mensuplarının yer almış olduğu açıktır. İnsan ticareti ve insan kaçakçılığı faaliyetinin yeni ve çok önemli bir kara para üretme kaynağı olarak geniş bir alanı kapsadığı açıktır. Diğer bir ifadeyle, bu karanlık ilişki ağlarının mağdurlarının da iştirakçilerinin de çok daha geniş kapsamlı olması muhtemeldir. Bütün bunların ışığında bu ağların bir insan hakkı ihlali olan hareket etme özgürlüğünün kısıtlanmasıyla da ilişkisinin kurulmasının çok da zor olmayacağını düşünüyorum.
Göçmen karşıtlığı konusunun çeşitli göstergelerini bilsek de Amerika’daki şiddet olayları bu karşıtlığın düşmanla baş etme biçimine dönmüş olması herkes için şaşırtıcı oldu. Amerika’da göçmenlere uygulanan şiddetin Meksika sınırına yakın olmayan bir eyalette meydana gelmesi ilgimi çekti ve bana bu olayların bin beterinin sınırı geçmek isteyenlere uygulanmış olacağını bana düşündürdü. Son dönemlerde Amerikan şehirlerinde yaşananlar, 11 Eylül 2001’den bir yıl sonra Amerika’da kurulmuş olan İç Güvenlik Bakanlığının (Homeland Security Department) ve ona bağlı Amerikan Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatının (Immigration and Customs Enforcement ICE) adını tüm dünyaya duyurdu. Trump yönetiminin, sağ popülist politikasının seçimlerden sonra arttırdığı göçmen karşıtlığının, sadece “kaçak” gelenlere değil, daha önceki dönemlerde ABD’nin müdahale ettiği ülkelerden kaçarak gelen geçici göçmen statüsü almış olanlara, yeşil kart sahibi olanlara hatta ICE’ın eylemlerine muhalefet edenlere kadar yaygınlaşması sağ popülizmin ulaştığı uç nokta olabilir.
Nitekim, Trump yönetiminin güçlendirdiği iç güvenlik teşkilatının “iç düşman” anlayışıyla sadece “beyaz” olmayan göçmenlere değil, onları savunanlara dönük uygulamalara başlaması yeni tartışmaları başlatmıştır. Amerikan tarihinin geçmişteki acı sayfalarını hatırlatan bu uygulamalar, özellikle demokrasi ve insan hakları savunucuları üzerinde travma yaratmıştır. Bu bağlamda, “faşizm”, “beyaz milliyetçilik”, “ırkçılık” gibi kavramlar artık gündelik siyaseti tanımlamakta kullanılmaya başlamıştır.
Küresel Kuzey’de oluşturulduğu zannedilen medeniyetin göçmenle imtihanı olduğu düşüncesini yarattığını söyleyebilirim. Umarım ki sonucu hem Kuzey’de hem de Güney’de yaşayan insan hakları savunucularının göstereceği çabalarla hep beraber üretebiliriz.
KÜRESEL KUZEY MEDENİYETİ SAHİCİ Mİ?
İnsan hakları ve demokrasi uygulamaları açısından yaşadıkları toplumu uygar olarak tanımlayan Kuzey ülkelerindeki göçmen korkusu sağ popülist siyasetin gündemindeki en önemli konulardan biri haline gelmiştir. Amerika’daki sağ popülist hareket olan MAGA (Make America Great Again) ile eleştirel ilgili yazılarda dikkati çeken noktalardan biri toplumun neredeyse tamamının göçmen olduğu bir ülkede göçmen karşıtlığının yarattığı şaşkınlıktır.
MAGA hareketinin özellikle beyaz mensuplarının göçmen karşıtlığında ve bu karşıtlığa gösterilen tepkilere bakarken ister istemez bu toplumun hafızasının derinlerinde yatan acı hatıralar akla geliyor. Beyaz üstünlüğü fikrinin yaygın olmasına kuruluş döneminde Amerikan toplumunun siyasal ve kültürel hayatına damga vuran ve WASP diye adlandırılan (Beyaz, Anglo-Sakson, Protestan) üst sınıf hakimiyetinin rolü olduğu söylenebilir. Diğer taraftan Amerikan İç Savaşı sonrası yeniden topraklara yerleşmeye çalışan eski askerlerin kurduğu Ku Klux Klan adlı beyaz üstünlükçü, siyah karşıtı, ırkçı, gizli terör örgütünün bıraktığı izler de Amerikan halkının hafızalarında yaşamaya devam ediyor olabilir. Her ne kadar her iki grup güçlerini yitirmiş olsa bile artan yeni göç akımlarının farklı kültürlerden insanları getiriyor olması, belki de “beyaz üstünlüğü” fikrinin son dönemlerde yeniden MAGA hareketi adıyla canlanmasına neden oluyor.
Bu noktada, Küresel Kuzey’de yeniden yükselen sağ popülist akımın göçmen karşıtlığını besleyen bir politik/dini bir “mesele” değinmek istiyorum. Politik masallar ya da meseller genellikle geçmişe referansla yeni ve güncel hedefler gösteren sözlü ya da yazılı anlatılar olarak tarif edilebilir. Bu konuda okuma yaparken hem Avrupa’daki hem de Amerika’daki göçmen karşıtlığını besleyen bir kitaptan söz edildiğini fark ettim. Yeni sağın göçmen karşıtlığını yorumlayan bazı yazarlar, yeni sağın ve MAGA hareketinin Jean Raspail’in Fransa’da 1973 yılında yayınlanan Azizlerin Kampı ( The Camp of the Saints) adlı distopik kitabından etkilendiğinden söz etmektedirler.
Örneğin Idrees Kahloon, gençliğinde Marine Le Pen’i de etkileyen bu distopik kitabın, eski çevirisine ulaşamayan MAGA elitinin 2011 yılında, Amerika’da İngilizceye yeniden çevrilmesi vesilesiyle bir kutlama toplantısı düzenlediğini anlatıyor. Kahloon bu kitabın hemen bütün dinlerde var olan bir efsaneye dayandığını ve medeniyetleri yok edecek “Yecüc Mecüc” (Gog Magog) akımlarından korunmak için kaleler inşa edilmesi fikrine dayandığını aktarıyor. Bu kitaba göre günümüzün Azizler Kampı Avrupa’dır ve gelecek kötücül akımlardan, yani göçmenlerden korunmalıdır. Romanda, Hindistan’dan gemilerle Avrupa’ya gelen bir milyon Yecüc ve Mecüc’ün, insan kılığındaki şeytani canavarların saldırısından ve gelenlerin vahşiliğinden söz edilmektedir (Kahloon:2025). Avrupa-Amerikan Küresel Kuzey medeniyetinin Küresel Güney’den gelecek göçmenlere karşı korunmasını öğütleyen, aksi takdirde çağımız medeniyetinin sonunun geleceği korkusunu dini metinlere dayandırarak aktaran bu kitabın edebi ve politik gücü uzun zamandır tartışılmakta ve eleştirilmektedir. Ancak, bu kitabın kolay okunup kolay algılanmasının entelektüel olmayı reddeden yeni sağın göçmen karşıtlığını beslediği de açıktır.
Bütün bu tartışmalar aslında aynı zamanda medeniyetin ulaştığı varsayılan demokratik ve insan hakları anlayışının sadece güçlülerin ayrıcalığı olduğu kanısının farklı boyutlarını göstermektedir. Bir bakıma bu dönemi mevcut uygarlığın yarattığı değerlerin evrensel olup olmadığının sınanması olarak tanımlayabiliriz. Bütün bunların bende önümüzdeki dönemin Küresel Kuzey’de oluşturulduğu zannedilen medeniyetin göçmenle imtihanı olduğu düşüncesini yarattığını söyleyebilirim. Umarım ki sonucu hem Kuzey’de hem de Güney’de yaşayan insan hakları savunucularının göstereceği çabalarla hep beraber üretebiliriz.
Idrees Kahloon (2025): The Return of MAGA’s Favorite Forbidden Book, The Atlantic. https://www.theatlantic.com/ideas/2025/12/camp-of-saints-jean-raspail/685213/






























Yorum Yazın