“Nefret, başarısızlığa uğramış sevgidir.” Söz, çoğu yerde Søren Kierkegaard’a atfedilir. Ben bu cümleyi ilk duyduğumda bir aforizma sandım; sonra fark ettim: Bu, duyguların en çıplak muhasebesi. Çünkü nefret, sıfırdan doğan bir şey değildir. Nefretin yakıtı, bir zamanlar “senin için” diye kurulan hayallerin, görülmek istenen emeğin, beklenen karşılığın boşa düşmesidir.
Psikolojide buna “bağlanma yarası” diyebiliriz. Kişi sevdiği figürden beklediği güveni alamadığında, içerde iki ses aynı anda konuşur: “Hâlâ istiyorum” ve “Bir daha incinmek istemiyorum.” İşte o çelişki, sevginin içinden bir savunma mekanizması çıkarır: öfke.
Öfke, sınır çizer; “ben buradayım” der. Ama öfke uzun süre içeride kalınca, duyguyu korumak için değil, hatırayı cezalandırmak için çalışmaya başlar. Böylece sevgi, hedefini kaybedip tersine döner: nefret.
Bunu edebiyat zaten biliyordu: Aşkın tersinin nefret değil, kayıtsızlık olduğunu söylerler. Kayıtsızlık, “hiç olmadı” demektir. Nefret ise “oldu, hem de çok oldu” diye bağırır. O yüzden nefret bazen bir tür yas tutamama hâlidir. İnsan, kaybın acısını taşıyamadığı için acıyı saldırıya çevirir; kendini güçlü hissetmenin en kısa yolunu seçer. İçimizdeki küçük çocuk “Beni seçmedin” diye ağlarken, yetişkin tarafımız “Ben de seni silerim” diye masaya vurur.
Bilim tarafında da ilginç bir ipucu var: Semir Zeki ve John Romaya’nın 2008’de yayımladığı fMRI çalışması, “nefret edilen yüz”e bakarken aktive olan bazı beyin bölgelerinin romantik aşkla ilişkili devrelerle kısmen örtüştüğünü gösteriyor.  Yani beyin, nefret ederken bile “bağ kurma” devrelerinin bir kısmını kapatmıyor; sadece o bağı, saldırıya hazırlayan bir motor plana çeviriyor. Birini kafamızdan atamadığımızda, bedenin de rahat edememesi biraz bundan: aynı bağ hattı hem çekiyor hem itiyor; sinir sistemi bunu tehdit sanıyor.
Peki bu cümleyle ne yapacağız? Bence önce nefretin altındaki dileği duymak gerekiyor: “Keşke böyle olmasaydı.” Sonra da küçük bir gerçeklik testi: Nefretim, beni koruyor mu, yoksa beni içeride kilitli mi tutuyor? Eğer kilitliyorsa, çözüm “hemen affet” değil; çözüm, sevgiyi doğru yere koymak. Bazen o sevgi karşımızdaki kişiye değil, o ilişkide kaybettiğimiz benliğe aittir. Orada bıraktığımız özsaygıyı geri almak, nefretin fişini çeker.
Benim sevdiğim yöntem şu: Nefret cümlelerini bir kenara yazıp her birinin sonuna “çünkü…” eklemek. “Nefret ediyorum çünkü görülmedim.” “Çünkü yalnız bırakıldım.” “Çünkü değersiz hissettim.” O “çünkü”ler, seni duygudan ihtiyaca indirir. İhtiyacı görünce de artık savaş değil, bakım başlar.
Ve evet, bazen nefret, sevgiyi bitirdiğimizi sandığımız yerde başlar; çünkü biten sevgi değil, ilişki biçimidir. Sevgi hâlâ içerideyse, onu kendine geri çevir: iyi sınırlar, net seçimler, daha az kendini ispat. Sonra şunu dene: Bir hafta boyunca nefretini değil, ihtiyacını besle. Uyku, yürüyüş, yazı, bir arkadaş sesi. Bir ritüel: aynı kişiye dair mesaj göndermeden, bugün kendine iyi gel. Nefret söner.






























Yorum Yazın