Türkiye’de 1950 sonrası süreçte iktidarı belirleyen siyasi gelenek merkez sağ olmuştur. Öyle ki 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte günümüze kadar sol gelenek asla tek başına iktidara gelememiş, ancak kısa dönemlerle sınırlı olmak üzere iktidar ortağı olabilmiştir. 2002’de kurulan AKP iktidarı, merkez sağın akıbeti hakkında farklı yorumlara sebep olmuştur. Kimi yorumlara göre, Türkiye’de merkez sağ çökmüş iken kimi yorumlara göre ise, AKP yeni bir merkez sağ modeli kurmuştur. İlk yazıda merkez sağ geleneğin köklerine ve genel yapısına değinmiştik. Bu yazıda ise AKP- merkez sağ ilişkisi masaya yatırılacak ve merkez sağın evrimi neticesinde vardığı nokta gözler önüne serilecektir.
AKP’YE GİDEN SÜREÇ VE AKP
H. Bahadır Türk, Türkiye’de sağ siyasi geleneğini incelediği “Muktedir” isimli eserinde, Menderes’ten Erdoğan’a uzanan çizgide belli ortak noktalar saptar. Bunlar sırasıyla, milli irade fetişizmi, çoğunlukçuluğa dayalı demokrasi anlayışı, popülizm, pragmatizm, makro-belediyecilik olarak siyaset yani hizmet ve kalkınma vurgusu, siyasal rakibi düşman olarak kodlayan bir dil ve son olarak medeniyet tasavvurudur (Türk, 2018). Türkiye’de neredeyse her daim iktidar olan merkez sağ geleneği bu sac ayaklar üzerinden okumak, son derece makul görünüyor. Bu bağlamda, AKP’nin siyaset yapma tarzının kendinden önceki merkez sağ partilerle ciddi oranda benzeştiğini söylemek hata olmayacaktır ancak elbette ki aralarında çok kritik farklar da mevcuttur. AKP öncesi merkez sağ partileri çoğunlukla birbirlerinin içinden çıkan, yazının başında ifade ettiğim çerçeveye uyan partilerdi. Süleyman Demirel’in AP’si kendini DP’nin takipçisi olarak görüyorken, 12 Eylül öncesinde Demirel hükümetinde başbakanlık müsteşarı olarak 24 Ocak Kararları’nın mimarı olan Turgut Özal, sonrasında ANAP’ın lideri olacaktı. Ancak AKP’nin ideolojik kökleri, merkez sağ çizgisine değil siyasal İslamcı Milli Görüş hareketine uzanır, özellikle 1970’li yıllarda MC hükümetleri döneminde sağ partiler birbirine çok yakınlaştı ise de merkez sağ çizgisi ile Siyasal İslamcı Milli Görüş hareketi yapısal olarak birbirinden farklıdır. Bu sebeple AKP’nin kendinden önceki merkez sağ partilerin bölünmüşlüğü sebebiyle -ki bu bölünmüşlüğü ortak düşman olarak görülen SSCB’nin çökmesi sonucu oluşan belirsizlik, parti tabanlarının uyuşmaması ve siyasi liderler arasındaki rekabet sebep olmuş olabilir- iktidara gelebilmiştir. Her ne kadar AKP, milli görüş gömleğini çıkarttığını söylese ve Özal’ın ANAP’ı gibi farklı eğilimleri birleştirme iddiasında olsa da Parti’nin ideolojik kökleri özellikle şehirli merkez sağ seçmenlerin bir kısmını huzursuz etmeye yetmiştir. Bu dönüşümü, DP, AP, ANAP ve DYP gibi partileri “Batılı demokratik değerler ve kurumlar sistemi ile çatışmalı olmayan bir ilişkiyi benimseyen ana akım sağ partiler” olarak niteleyen Fethi Açıkel, şöyle açıklıyor:
“Bu partiler için İslâm, Türk halkının geleneksel değerlerinin ve milli kimliğin kurucu bir ekseni olduğu ölçüde önem taşımıştır. Bu anlamda bir gelenekselcilik, İslâmi referansları merkeze koymadığı gibi, gelecek tahayyülünü de bu dinsellik üzerine inşa etmez. Merkez sağ partiler ile bu yapıların kurduğu ittifak ilişkisi, birincilerin ikinciler üzerinde etkili olduğu ve bağımlılığın daha çok birinciler lehine sonuç doğurduğu bir ilişkiydi.
1990’lardan itibaren bu bağımlılık ilişkisinin tersine dönmeye başladığı ve ANAP-DYP merkez-sağ geleneklerin çöküşü ile birlikte inisyatifin ikinciler lehine hızla bozulduğu görüldü.” (Açıkel, 2023, s.35-36)
AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte, siyasetin sağ-sol ayrımından çok seküler-dindar ayrımına kilitlendiğini söyleyebiliriz. Bu bağlamda, adeta bu iki cephe arasında bir kültür savaşı meydana gelmiştir. 2002 seçimlerinde baraj altı kalan DYP ve ANAP çizgisi sonraki yıllarda bu kültür savaşı dolayısıyla çoğunlukla AKP- CHP arasında dağılacaktır. İzmir’in CHP’nin kalesine dönüşmesi, bu olguyla doğrudan ilgilidir. Öte yandan, 2011 yılında Süleyman Demirel’in CHP tarafından düzenlenen bir zamanlar en büyük rakibi olan Bülent Ecevit’in anmasına katılması sembolik olarak son derece anlamlıdır. Hüsamettin Cindoruk gibi Demirel’e çok yakın isimler de AKP’yi çok sert bir şekilde eleştirmişler ve CHP’ye yakın bir tutum sergilemişlerdir.
AKP, iktidar süresi boyunca ciddi dönüşümler geçirdi. Özellikle siyasal İslamcı anlayış içinde de bir evrime sebep oldu diyebiliriz. 1999’da Türkiye’deki İslamcılar arasında %21 olan şeriat ve İslami rejime bağlılık oranının, 2006’da %9’a gerilemesi (Esen, Gümüşçü,& Yavuzyılmaz, 2023) son derece ilginç ama tutarlı bir durumdur. AKP ile birlikte iktidar imkanına kavuşan İslamcı seçmenlerin kendilerini sistem içi görmeleri bu duruma etki etmiş olabilir. Ayrıca AKP’nin iktidarı uzadıkça daha da belirginleşen bir durum daha söz konusudur. AKP iktidarı, dindar bireyleri kapitalizmle daha uyumlu kılmış, Milli Görüş çizgisinin çileci dindarlık anlayışından uzaklaşılmıştır. Ankara’da Çukurambar üzerine çalışan Aksu Akçaoğlu’nun (2022) muhafazakârların bu değişimini ele aldığı “Zarif ve Dinen Makbul” üst başlığını taşıyan çalışması, bu bağlamda çok kıymetli örnekler sunuyor.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz, AKP Türkiye tarihinde alışageldiğimiz bir merkez sağ değildir köken itibariyle. Ancak siyaset yapma metodu ve partinin yapısı dolayısıyla dominant bir parti pozisyonuna gelmiş ve klasik merkez sağ seçmenine hitap edebilmiştir.
… VE GÜNÜMÜZ
AKP’li yıllarda da merkez sağı tartışmayı sürdürdük. Kimi yorumcular, sürekli merkez sağda bir boşluk olduğundan bahsediyorlardı. AKP-MHP yakınlaşması sonrası, çoğunlukla muhalif ülkücülerin kurduğu İyi Parti’nin merkez sağdaki “boşluğu” doldurabileceğinden bahsediliyordu. Ancak İyi Parti’nin bir merkez parti olabilmesi çok zor görünüyor. İyi Parti, çoğunlukla şehirli milliyetçi kesimin partisi hâline gelebildi ancak merkeze açılma denemeleri başarısız kaldı. Bunun en temel sebebinin, Parti’deki ülkücü çoğunluk olduğu kanaatindeyim. Elbette ki İyi Parti, sadece ülkücülerden oluşmuyor, örneğin son kurultay ile birlikte Parti’de Genel Başkan Yardımcısı olan Burak Dalgın, akademik birikimi ve vizyonu ile Parti’nin merkez açılımına katkı sunabilecek bir isim ama yine de fikirlerinin Parti’yi etkileyebilmesi bir hayli zor görünüyor. Dalgın’ın “Liberal Milliyetçilik” hakkındaki fikirleri çeşitli mecralarda çok konuşulmuş, ilgi çekmişti. İyi Parti’de kritik konumlardaki isimlerin de merkeze açılmaktan anladıkları şeylerin farklı olduğu anlaşılıyor. İyi Parti’nin Genel İdare Kurulu (GİK) üyesi Bahadırhan Dinçaslan -ki kendisi Seküler Milliyetçilik üzerine kitaplar yazmış, milliyetçi görüşleriyle tanınan bir isim- merkez sağ tartışmalarına değindiği videosunda, İyi Parti’nin özünün milliyetçi olduğunu ve kadrosunun çoğunun milliyetçi olduğunu belirttikten sonra merkez parti olmayı ideolojik bir açılımdan çok bir üslup meselesi, iktidar olmak için gerekli bir genişleme hamlesi olarak görüyor (TamgaTürk, 2025). İyi Parti’nin merkez sağda varsayılan “boşluğu” kapatması için gerekli şeyin söylem ötesi sahici bir ideolojik farklılaşma olması gerektiğini düşünüyorum ve İyi Parti’nin böyle bir noktaya varabileceği kanaatinde değilim. Eğer böyle bir farklılaşma sağlanmazsa, İyi Parti’nin “Ömer’in Yolu” isimli afişinde olduğu gibi dağınık bir söylem benimsemesi ya da şehirli ülkücülüğün ötesine geçememesi muhtemeldir.
Merkez sağ seçmenin ilgisini çekme potansiyeli taşıyan bir diğer parti ise Deva Partisi’ydi. Deva, kuruluş aşamasında Türkiye’deki farklı siyasi eğilimleri bünyesinde barındıran bir parti görüntüsü çiziyor, teknokrat bir kadro ile öne çıkıyordu. Ancak Deva’nın seçimlerdeki başarısızlığı -ki bu başarısızlığın üç temel sebebi olabilir: halkla ilişkilerin yeterince kuvvetli olmaması, başta Genel Başkan Ali Babacan olmak üzere eski AKP’lilerin partideki ağırlığı ve mevcut seçim sistemi- sonrası TBMM’de Yeni Yol Grubu’nun bir üyesi oldu. Yeni Yol Grubu’nda İslamcı yanları ağır basan Saadet ve Gelecek partilerinin yer alması, Deva’yı da daha muhafazakâr bir alana çekti. Ayrıca Parti’deki kimi önemli isimler başka partilere geçtiler ya da bağımsız kalmayı tercih ettiler. Bu durum, Deva’da nitelik kaybına da sebep oldu. Tüm bu sebeplerle, Deva’nın İslamcı yanı ağır basan Yeni Yol Grubu’ndan bağımsız güçlü bir merkez sağ bir parti konumunda siyaset yapması bugün itibariyle pek mümkün görünmüyor. Deva’nın, AKP sonrası Türkiye’de de şansının olabileceğini sanmıyorum.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) hiç kuşkusuz Türkiye siyasi tarihinde çok önemli bir yer teşkil ediyor. Kurulduğu günden bu yana bir hayli dönüşüm geçirdi, bu dönüşümler doğrudan parti programlarına da yansıdı. CHP, özellikle 1965 seçimleriyle birlikte “ortanın solu” pozisyonunu benimsemiş, bugün de hem parti programı hem de parti tüzüğüne göre sosyal demokrat duruşu olan bir parti. CHP, 1950’deki iktidar değişikliği sonrasında hiçbir zaman uzun süreli ve tek başına iktidara gelememiş olsa da siyasette her daim bir nüfuzu oldu zira CHP, sadece bir parti değil aynı zamanda içinden merkez sağı da çıkartan büyük bir geleneği temsil ediyordu. CHP, 12 Eylül 1980 sonrası kapanıp bir daha açıldığında Baykal liderliğinde son derece katı ulusalcı bir çizgi takip etmiş, Ecevit dönemine kıyasla halktan bir hayli kopmuş, hizipler çatışması altında ezilmişti adeta. CHP 2002 sonrası siyasetin seküler- dindar ayrımına kitlendiği dönemde, şehirli merkez sağ seçmenlerden oy almayı başarsa da statükocu tavrı sebebiyle oy oranında ciddi bir artış gösteremedi.
Kemal Kılıçdaroğlu döneminde ise CHP, toplumla bütünleşme yönünde önemli adımlar attı. Özellikle Kürt siyasi hareketine ve Dindar-muhafazakâr seçmenlere ulaşmak için çeşitli toplantılar düzenlendi, Parti farklı kesimlere açıldı. Kılıçdaroğlu döneminde tüm bu çabalara rağmen stratejik hatalar ve yanlışlar sebebiyle CHP iktidara gelemedi, 2023 seçimleri kritik bir eşikti ama başarılamadı. CHP, Özgür Özel liderliğinde ise yine farklı toplum kesimlerine hitap etti ancak 6’lı Masa gibi farklı partilerin bir araya gelmesinden çok, Özel’in “Türkiye İttifakı” olarak isimlendirdiği formülle yerel seçimlerde uzun yıllardan sonra birinci parti olarak büyük bir başarı elde etti. Ayrıca, Özgür Özel’in genel başkanlığının ilk zamanlarında normalleşme süreci gündeme gelmişse de özellikle 19 Mart Süreci sonrası, CHP Kılıçdaroğlu döneminde uzaklaştığı meydanlara yeniden dönmüş ve sert bir muhalefet çizgisini takip etmiştir.
Mevcut durumda, CHP’nin haftada iki kez yaptığı eylemlerinde çok ciddi bir kalabalık göze çarpıyor ve birçok ankette CHP’nin birinci parti olduğu açıklanıyor. Bu durumun toplumda yükselen AKP karşıtlığı dışında bir önemli sebebi de CHP’nin iç dönüşümüdür. Özellikle Kılıçdaroğlu ve Özel döneminde CHP’nin, halk nezdindeki “elit/halktan uzak CHP zihniyeti” algısıyla mücadele ettiğini görüyoruz. Bugün itibariyle halk arasında popüler olan isimlerden ne Ekrem İmamoğlu ne Mansur Yavaş ne de Özgür Özel halkın değerlerine yabancı tutumlar sergiliyor. Bu tespitin sadece üç isim ile ilgili olmayıp bugünkü CHP’nin genel zihniyetini yansıttığını ifade edeyim. CHP, sosyal demokrat kimliğini koruyarak sağcı seçmene hitap edebildiğini son seçimde bariz bir şekilde gösterdi. Önümüzdeki seçim için parti açısından çok kritik yanlışlar yapılmaz ise CHP’nin tabanda sağladığı ittifak ile başarılı olabileceği ve farklı kesimleri Altı Ok bünyesinde toplayabileceği söylenebilir. Görünen o ki klasik merkez sağın çöktüğü ve AKP karşıtlığının arttığı günümüz ortamında, eskiden merkez sağ partilere oy vermiş büyük bir çoğunluk, bir zamanlar merkez sağ geleneği içinden çıkartan CHP’ye, Özgür Özel’in tabiriyle “Baba Evi”ne, dönüyor gibi görünüyor.
Kaynakça
Açıkel, F. (2023), “Kutsal Mazlumluk”tan “Makyavelist Despotizm”e, İletişim Yayınları.
Akçaoğlu, A. (2022), Zarif ve Dinen Makbul Muhafazakâr Üst-Orta Sınıf Habitusu, İletişim Yayınları.
Esen,B., Gümüşçü, Ş., Yavuzyılmaz H. (2023), Türkiye’nin Yeni Rejimi: Rekabetçi Otoriterlik, İletişim Yayınları.
“Merkez Sağ/ Çok Hızlı Gündem S4B35”. (2025, 4 Kasım). YouTube (TamgaTürk). https://youtu.be/FSkVlRRRW-o?si=KzQhV-rsyFLCjTWm
Türk, H.B. (2018), Muktedir, İletişim Yayınları.
































Yorum Yazın