Türkiye’de umut hakkı tartışmaları, son dönemde yalnızca ceza hukuku ve infaz rejimi kapsamında ele alınan bir başlık olmaktan çıkmış, siyasal kamplaşmaların merkezine yerleşmiştir. Bu durum, Kürt meselesinin nasıl ele alınacağına dair temel yaklaşım farklarını da görünür kılmaktadır. Cumhuriyet Halk Partisi açısından belirleyici olan, bu tartışmaya hangi siyasal denklem içinde değil, hangi ilkesel zeminde dahil olunacağıdır.
Umut hakkı, hukuki niteliği itibariyle bireysel bir haktır ve infaz hukuku ile insan hakları hukuku çerçevesinde değerlendirilir. Ancak Türkiye’de bu tartışma fiilen tek bir kişi üzerinden ve Abdullah Öcalan’ın hukuki durumu ekseninde yürütülmektedir. Bu durum, umut hakkını evrensel ve tüm mahkumları kapsayan bir hukuk ilkesi olmaktan uzaklaştırmakta, kişiselleştirilmiş bir siyasal tartışmanın konusu haline getirmektedir. Böyle bir çerçeve, ne ceza hukukunun sistematiğine ne de Kürt meselesinin tarihsel ve toplumsal ağırlığına uygun bir zemin sunmaktadır.
Kürt meselesi, bir kişinin hukuki statüsü ya da özgürlüğü üzerinden açıklanamayacak kadar derin ve çok boyutlu bir sorundur. Eşit yurttaşlık, demokratik temsil, hukuk devleti güvenceleri ve siyasal katılım gibi yapısal başlıklar, çözümün asli unsurlarıdır. Tartışmanın tekil dosyalara indirgenmesi, meseleyi daraltmakta ve toplumsal çözüm ihtiyacını geri plana itmektedir.
Bu noktada CHP’nin temel sorumluluğu, umut hakkı tartışmasını ne AKP–MHP blokunun güvenlikçi ve kapatıcı siyasetinin ne de DEM Parti’nin kişiselleştirilmiş siyasal okumasının sınırları içinde ele almaktır. CHP, bu üçlü denklem içinde pozisyon alan değil, bu denklemin dışına çıkarak yön tayin eden bir siyasal akıl ortaya koymak zorundadır. Aksi halde parti, başkalarının belirlediği gündemlere tepki veren bir aktöre indirgenme riskiyle karşı karşıya kalır.
CHP’nin bugün karşı karşıya olduğu asıl sorun, tartışmaların hızına kapılarak başkalarının yazdığı senaryolarda konum almaktır. Oysa CHP, reaksiyon veren değil, istikamet belirleyen bir siyasal özne olmak zorundadır. Umut hakkı gibi başlıklarda parti, ne iktidarın dayattığı güvenlik merkezli çerçevenin ne de muhalefet içi dar ve kişisel okumaların arkasından sürüklenmelidir. CHP’nin görevi, gündemin peşinden gitmek değil, gündemi belirleyen, tartışmanın sınırlarını ve yönünü çizen kurucu bir siyasal akıl ortaya koymaktır.
Türkiye’de kalıcı toplumsal barışın sağlanması, bireysel hukuki düzenlemelerle sınırlı bir yaklaşımla mümkün değildir. İnfaz sisteminin yeniden ele alınması, adil yargılanma güvencelerinin güçlendirilmesi, demokratik siyasetin alanının genişletilmesi ve eşit yurttaşlık ilkesinin kurumsal güvence altına alınması, çözümün temel taşlarıdır. Genel af tartışması da bu çerçevede, kişilere odaklanan dar bir zeminde değil, toplumsal normalleşme ve demokratikleşme perspektifi içinde ele alınmalıdır.
CHP’nin tarihsel siyasal kimliği, devleti ve toplumu birlikte düşünen, özgürlükleri savunurken ülkenin bütünlüğünü esas alan kurucu bir geleneğe dayanmaktadır. Bu nedenle parti, umut hakkı tartışmalarında ne iktidarın güvenlikçi dilini tekrar etmeli ne de muhalefet içi dar kimlik ve kişi merkezli bir siyasete savrulmalıdır. CHP’nin gücü, kendi ilkesel hattını kurabilmesinde ve bu hattı topluma güven veren bir siyasal yol haritasına dönüştürebilmesindedir.
CHP, umut hakkı tartışmalarında AKP–MHP–DEM ekseninde şekillenen siyasal kamplaşmaların parçası olmak yerine, çözüm perspektifi üreten bağımsız ve kurucu bir siyasal duruş sergilemelidir. Kürt meselesinin kalıcı çözümü; kişilere indirgenen tartışmalardan değil, eşit yurttaşlık temelinde geliştirilecek kapsayıcı, demokratik ve toplumsal barışı hedefleyen politikalardan geçmektedir. CHP’nin yol haritası da bu özgün zeminde şekillenmelidir.






























Yorum Yazın