Geçtiğimiz hafta iki Boğaziçi köprüsünün özelleştirilmesi ile ilgili hazırlık yapıldığına dair bilgiler kamuoyuna yansıdı.
Özetle iktidarın yüksek gelir getiren kamu imkanlarını uluslararası sermayeye pazarlayarak seçimler öncesinde kısa süreli bir ferahlama yaratmaya çalıştığı ya da bu girişimin uzun vadede kamu gelirleri açısından önemli kayıplara neden olacağı söylendi.
Uzun zamandır kamu maliyesi vadesi gelen kredi borçlarını gene borçlanarak kapatmaya çalışıyor. Bu da biriken borçlar yanında artan bir faiz yükü yaratıyor. Riskleri yüksek olan koşullarda borçlanma doğal olarak kredi faizlerini de artırıyor. Kamu köprüler, otoyollar gibi gelir garantili araçları devreye sokarak daha iyi koşullarda borçlanmaya -ya da geri ödemeleri yapmaya- çalışıyor. Bir bakıma gelirlerin satılarak kredi alma yöntemi. Eğer “düz” bir mantıkla bir okuma yaparsak, bu köprüleri otoyolları özelleştirme girişimi böyle de yorumlanabilir. Bu ülkenin varlıklarını “satma” girişimini ne kadar farklı çağrışımlar yapsa da kamu maliyesi açısından kredi almaktan çok da farklı bir durum yaratmadığı düşünülebilir. Bu meselenin görünen kısmı.
Ancak bu iki farklı politik pozisyona işaret eder gibi gözüken “satma” ve “sattırmama” gerilimini temsil eden tarafların üzerinde anlaştıkları şey kamu mülkiyetinin ve niteliğinin nasıl bir şey olduğunu ıskalamaları. Bu da meselenin kalıcı etkileri olan ama görünmeyen kısmı.
“Köprü Meselesi” merkeziyetçiliğin yeniden üretilmesinde mekan politikalarının oynadığı rolü ve bunun içindeki dönüşümü göstermesi açısından hep ilgimi çekti.
Bu gerilimin tarihi açısından bakıldığında bu meselenin hiç kuşkusuz politik hafızada çok önemli bir yeri var. Bir kaç nedenle.
"Köprü Meselesi" devlet içindeki sınıfsal çelişkilerin semptomlarını ortaya koyan bir kırılma noktası
Birincisi bu meselenin 60’lı yıllarda devlet sınıfları arasındaki önemli bir kırılma noktasının işareti olması. Öncelikle meselenin arkeolojisi açıdan: “Arkeoloji” benzetmesini bilerek yapıyorum, çünkü yalnızca tarafların neler söylediklerini, nasıl pozisyonlar aldıklarını -bir arşiv taraması yaparak öğrenmek- kanımca bu meseleyi anlamaya yeterli olmuyor. Karşılaştırmalı, sınıfsal bir perspektife ihtiyaç var. Neyi aradığınızı bilmeyince, neyi bulduğunuzu da bilemiyorsunuz, kısaca.
“Köprü Meselesi” ortaya çıktığında dönemin elitini temsil eden meslek odaları, uzmanlık kuruluşları yapılmasına karşı çıkıyorlar, bilindiği gibi. Bu uzmanların söylediklerinin gerçekten çok önemli olduklarını, politik bir tartışmanın ötesinde çok değerli analizler içerdiklerini teşhis etmek mümkün. Planlama ve şehircilik konusunda dönemin en bilgili, en deneyimli kişileri oldukları kesin. Söyledikleri özetle şu: “Bu karar şehrin kıyıda gerçekleşmiş makroformunu değiştirecek, yeni köprülerin yapılmasını getirecek, su kaynaklarını tehdit edecek, trafik sorununu çözmek şöyle dursun içinden çıkılamaz hale getirecek, ...” Bugünden bakıldığında işaret edilenler adeta birer kehanet niteliğinde. O tarihlerde “Köprü Meselesi”nde bu uzmanların hazırladıkları raporlar gerçekten bugün bile birer ders kitabı olarak üniversitelerde okutulacak değerde.
Ancak dönemin iktidarı bu raporları, görüşleri elinin tersiyle itiyor. Hatta Boğaziçi Köprüsü yapıldıktan sonra dikkate alınmak şöyle dursun, “bakın itiraz ediyorlardı, ama şimdi kendileri de kullanıyor” gibilerinden küçümseyici bir edayla bu uzmanlar, şehir plancıları etiketleniyorlar. “Köprü Meselesi” ülke siyaseti açısından bir kırılma noktasına işaret ediyor.
Ancak uzmanlar, şehir plancıları, meslek odaları köprüye karşı çıkarken geçmişte olduğu gibi -kendilerinin de dahil olduklarını varsaydıkları- devlete sesleniyorlar, tıpkı onunla ilişki içinde kendi kamu yararı kavramlarını savunan diğer toplum kesimleri gibi. Raporlar gene özetle şöyle tipik bir pozisyonla sonlanıyor: “Ey devlet, bu iktidar bizi dinlemiyor, sen bizi dinle.” Bu ilişki biçimi hiç değişmiyor.
Böylece “muhalefet” korporatist yapılar içinde kendi kamu yararı kavramının temsil eden bir zümre gibi gösteriliyor ve konumlanıyor. Bu durumda uzmanlık kimliklerine sahip olmayanlar açısından ne söyledikleri değil, ne yaptıkları -yani eşitsizliği, imtiyazlı konumlarını nasıl ürettikleri- politik bir anlam kazanıyor. Tıpkı yaşanan afetlerden sonra olduğu gibi. Doğal olarak vizyonlarında yerelleşmeci bir perspektif ya da topluluklarla eşitlikçi bir ilişki kurmak gibi bir unsur yok. Oysa “milletin temsilcisi” olduğu iddiasını taşıyan iktidarların olmasa da varmış gibi gözüküyor. Köprü elbette ki bir mesele olarak yalnızca bir ulaşım kararı değil. Aynı zamanda merkezi yönetimin şehir ekonomisi üzerindeki hegemonyasının ve gelir transferine dayanan popülist politikalarının bir enstrümanı. Böylece göçlerle büyüyen şehir merkeziyetçilikle bir kere daha ters köşeye yatırılmış oluyor.
Politik hafızalardaki ikinci -ve siyasal söylemdeki var oluşu ise- yaygın olarak bilenen 1983 genel seçimleri öncesi Anavatan Partisi lideri Turgut Özal’ın “Boğaziçi Köprüsü’nü satarım” çıkışı sonrasında Halkçı Parti (HP) lideri Necdet Calp’ın TRT’deki bir televizyon tartışması sırasında masaya yumruğunu vurarak “Sattırmam” demesi.
Burada Özal’ın “sattırmam” sözünü köprüyü sahiplenme arzusu olarak okuduğunu söylemek mümkün. Programda “gelirini satacağız, köprüyü değil” diye bir savunma yaptığı görülüyor. Yaşı elverişli olanlar bu olayın dönemin politik hafızasında en önemli tartışma olarak yer aldığını hatırlarlar. Bir televizyon programında dönemin başbakan adayları arasındaki bir tartışmayı. Nitekim aynı kaygıyı 2018 yılında katıldığı bir programda Tayyip Erdoğan da duymuş olmalı ki, bir karışıklık yaşıyor. Solcuların köprüden kurtulmak için satmaya çalıştıkları anlamına gelecek çelişkili sözler söylüyor.
Çoğu zaman “yanlışlıklar neyin bastırıldığı konusunda doğrulardan daha çok bilgi verir” denir ya. Bu paradoksu dolasıyla düzanlamıyla bir yanlışlık olarak olduğu kadar bastırılmış bir sınıfsal çelişkinin semptomu olarak okumak da mümkün. Ama gerçek gösterilerin dışında arandığı için sürekli bastırılan bastırana dönüşüyor.
Mesele özelleştirme değil, kamu kararlarının kamusal niteliğini kaybetmesi. Bunun özelleştirmeyle falan bir ilgisi yok. Burada kamuoyu bir siyasal tercihle gibi karşı karşıyaymış gibi gösteriliyor. Oysa bu çok farklı bir durum. Kamu hizmet alabilir. Burada tam tersi. Ulaşım, çevre, kentsel dönüşüm gibi kamusal alandaki kararların özelleştirilmesi anlamına geliyor.
Farklı bir politik duruma geçişin önemli işaretleri
Dolayısıyla “Köprü Meselesi” çok daha farklı bir biçimde, kamu yönetimlerinin politik bir analizi açısından okunursa, “Calpçı” tepkinin neyi ıskaladığını da hesaba katmak gerekiyor. Tartışmanın şehvetine kapılmayıp olayın arkasındaki gerçeğe baktığınızda bu tartışmalar farklı bir politik duruma geçişin önemli işaretleri olduğunu görülebilir.
Bu kırılma noktasından sonra muhalefetin siyasal meşruiyet meselesi belirginleşiyor ve güya demokrasiyi temsil eden sağ popülist akım güçleniyor. Arkasından diğerleri geliyor. Bu politik pozisyonun karşısındaki gelişmeler “gerçekleşen kehanet” halini alıyor. Sonunda oligarşik ilişkiler içinde köprüler, otoyolların yapımı uluslararası finansmanla ortaya çıkan girişimler tarafından dikte edilen projelere sağ popülist politikaları geliştiren bir praksise dönüşüyor.
Mesele yalnızca köprülerin, kamu mallarının özelleştirilmesinden ibaretmiş gibi anlaşılıyor. Oysa durum neoliberal koşullarda meselenin bir özelleştirmeden ibaret olmadığını, asıl meselenin işleyişte “kamu kararlarının özelleştirilmesi” olduğu söylenebilir.
Sonuçta özelleştirme karşıtlığı ile bu “anayasal kriz”in üzeri örtülüyor. Mesele bir siyasal tercihe dönüştürülüyor. Oysa devlet piyasa aktörlerinden, yani yüklenicilerden hizmet alabilir. Örneğin yol inşaatı, bakımı işlerini yüklenicilere yaptırabilir. Ama ne yapılacağını, nasıl olacağını bilerek. Bu ülkede kamu hizmetlerine şirketler, yatırımcılar karar veriyor. Bu ikisini birbirine karıştırmak, yaşanan skandal mahiyetindeki çelişkiyi gizliyor. Bugün ulaşım, kentsel dönüşüm, çevre, enerji hangi altyapı plan ve projeleri olursa olsun artık finans odakları ile işbirliği yapan girişimciler tarafından hazırlanıyor. Hangi kamu yatırımı olursa olsun. Bu kırılma noktasından itibaren plan ve projeleri iktidarlar değil, finans çevrelerinin ve imtiyazlı yüklenicilerin örgütlediği kişiler yapıyor. Finans meselesine gelince, onu da şehir halkı ödüyor. İlk köprü mücadelesinden beri böyle.
Mesele özelleştirme değil, kamu kararlarının kamusal niteliğini kaybetmesi
Mesela son kamu projesi Marmaray, metropoliten ulaşım şebekesinin omurgası iki bakanlık arasındaki rekabet yüzünden kıyıya yapılıyor. Haydarpaşa, Sirkeci garları gibi şehri iki kıtaya bağlayan simge yapılar, istasyonlar, köprüler endüstri mirası korunarak güncellenmek yerine işlevlerini kaybediyor. Şehrin en kaliteli yapı stoğu yok ediliyor.
Marmaray’ı “raylı sistem” diye destekleyenler bunu fark etmiyor ya da görmezden geliyor.
Sondan başlayalım: Neden daha sonrakiler, yani 3. Köprü yok, Avrasya Tüneli yok? Havalimanı yok? Çünkü onu zaten girişimciler planladı ve yaptı. Bilmeyenler için söyleyeyim. Bu neye işaret ediyor? Çok temel bir değişikliğe. Bunları yatırımcılar planlıyorlar, projelendirdiriyorlar ve yapımlarını finanse ediliyorlar. “Ne iyi, devletin cebinden bir kuruş çıkmadan yapıldılar” diyebilirsiniz. Ancak bu kamu kararlarının yatırımcılar tarafından alındığını gösteriyor. Ayrıca ayrıcalıklı imar hakları getiren plan değişiklikleri de yatırımcılar tarafından yapılıyor.
Bu ne demek? Mesele özelleştirme değil, kamu kararlarının kamusal niteliğini kaybetmesi. Bunun özelleştirmeyle falan bir ilgisi yok. Burada kamuoyu bir siyasal tercihle gibi karşı karşıyaymış gibi gösteriliyor. Oysa bu çok farklı bir durum. Kamu hizmet alabilir. Burada tam tersi. Ulaşım, çevre, kentsel dönüşüm gibi kamusal alandaki kararların özelleştirilmesi anlamına geliyor.
Oysa “modern kamu” denilen şey, yani üstdillerle, uzmanlık bilgileri ile şehirleri düzenleme fikri mevcut bir ağ ilişkileri sistemi üzerine kurulmuştu. Şehir hayatı nispeten özerk bir biçimde kendi pratikleriyle gelişiyordu. Yönetim yapıları ise havagazı, su borularının yerlerini ve çaplarını belirlemek, yolların yerlerine karar vermek gibi düzenlemelerin gerçekleştirilmesini sağlıyordu. O tarihlerden sonra bu ilişki tamamen değişti. Politik kurumlar uzmanları kendi çıkarlarını temsil eden bir sivil toplum kesimi gibi kavramaya başladılar. Onları devre dışı bırakmadılar ama konumlarını değiştirdiler. Günümüzde kamu adını verdiğimiz bu yapılar kamusal olmayan bir boşluk yaratıyor ve bu boşluk imtiyazlı aktörler tarafından istila ediliyor. Bu ilişki biçimi merkeziyetçi bir rejimin sorgulanmasını engelleyen gizli bir anlaşma gibi.
“Köprü Meselesi” kamuoyunun nasıl ve sürekli ters köşeye yatırıldığını gösteren önemli bir örnek
Sonuç olarak İstanbul’un durumu vahim. Çünkü nereye doğru koştuğunu bilmiyor. Geçmişte “merak etme biz senin için neyin doğru olduğunu biliriz” diyen -ve sömürgecilik yöntemlerini aratmayan- merkeziyetçi bir yönetime teslim olmuştu. Bu işleyiş günümüzde -Neo-liberal denen düzende- merkeziyetçilikle askıya alındığı için şehir işgal edilen bir boşluğa dönüşmüş durumda. Bu nedenle kimi zaman tepkiler neyin bastırıldığını görünmez kılıyor. Bu pozisyonlar sorunları gösteriyormuş gibi yaparken gerçekte onlarla mücadele etmeyi engelliyor. Kapitalist gerçekçiliğin en tehlikeli yanı dolaysızlık. Semptomu karşımıza çıkaran eylemi gizliyor, dokunulmaz kılıyor. Koruma, imar, planlama, kentsel dönüşüm, çevre söylemleri semptomların nasıl tersine çevrildiğini gösteriyor. Sorunu teşhis ediyor, hatta çözüyormuş gibi yapıyor.
Ayrıca dediğim gibi politikanın temsil sahnesinde olayın bu tür karşı pozisyonlar üzerine kurulması politikadan uzaklaşma tehlikesi yaratıyor.
Bu açıdan Boğaziçi’ndeki iki asma köprünün özelleştirilmesiyle ilgili başlatılan girişim hafızalarda bir çok şeyi çağrıştırmış olmalı. Merkezi yönetim oldukça yüksek bir gelir getiren bu iki köprünün özelleştirilmesi ile ilgili politikaları ve buna olan itirazlar sürekli aynı minvalde tekrarlanıyor.
Bu yüzden bu “Köprü Meselesi” kanımca kamuoyunun nasıl ve sürekli ters köşeye yatırıldığını gösteren belki de en önemli örnek. Tıpkı futbolda penaltı şutu çekilirken diğer tarafta bakarak kalecinin aldatılması gibi.
































Yorum Yazın