26 Mart sabahı İslamabad’dan gelen açıklama, savaş haberlerinin arasından farklı bir tonla sıyrıldı. Pakistan hükümeti, İran ile ABD arasında yürüyen dolaylı temaslara ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu duyurdu. Birkaç saat sonra bazı yetkililer taraflar arasında “dolaylı da olsa” temasların başladığını söyledi. Aynı gün İran çevresine yeni hava saldırıları yapılırken, Pakistan’ın Afganistan sınırı boyunca güvenlik operasyonları ve içeride düzenlenen İran yanlısı gösteriler de haber akışındaydı.
Bu çakışma, İslamabad’ın hangi zeminde arabuluculuk rolüne soyunduğunu iyi anlatıyor. Bir yanda Washington’la ilişkilerini toparlamaya çalışan, diğer yanda Tahran’la gerginliğini sınırlı tutmak zorunda olan bir ülke var. Körfez başkentleriyle savunma ve finans hattına ihtiyaç duyan, Çin’le Kuşak-Yol çerçevesinde yoğun işbirliği yürüten, içeride ise kırılgan bir ekonomi ve zorlanan bir siyaset zeminiyle uğraşan bir aktör. İran savaşı, Pakistan’ı yalnızca arabuluculuk için fırsat arayan bir ülke konumuna getirmiyor; aynı zamanda savaştan en hızlı etkilenecek kırılgan çevrelerden biri haline getiriyor.
Arabulucu rolün kaynağı ne?
Pakistan’ın bugün masaya koymaya çalıştığı şey aslında uzun yıllara yayılan bir denge politikasının ürünü. Ülke hem İran’la sınır komşusu hem de Suudi Arabistan’la derin savunma ve işgücü ilişkilerine sahip. Washington’la güvenlik ve ekonomik yardım kanalları var; Çin’le Kuşak-Yol’un en kritik ayaklarından birini yürütüyor. Bu karmaşık ağ, İslamabad’a hem risk hem fırsat üretiyor.
İran savaşı başladığında Pakistan, ilk refleks olarak tarafsızlık vurgusu yaptı ve “krizi diplomasiyle yumuşatma” söylemini öne çıkardı. Şimdi bu söylem, pratikte “ev sahipliği” teklifine dönüşmüş durumda. İslamabad yönetimi, Tahran ile Washington arasında doğrudan temasın zorlandığı bir ortamda, mesaj taşımayı ve “geçiş odası” işlevi görmeyi öneriyor. Bu, bir yandan ülkenin uluslararası profilini yükseltebilecek bir hamle; ama öte yandan içeride ve sınır hattında yeni baskılar üreten bir tercih.
Güvenlik kıskacı: İran, Afganistan ve mezhep hattı
İran savaşı devam ederken Pakistan’ın güvenlik haritası daralıyor. İran’la paylaşılan güneybatı sınırı, yıllardır kaçakçılık, milis hareketliliği ve zaman zaman karşılıklı top atışlarına sahne oldu. Afganistan tarafında ise Taliban yönetimi çeşitli gruplar üzerindeki denetimini tam olarak sağlayamayan bir aktör konumunda. Kısacası, İslamabad iki tarafta da homojen ve öngörülebilir bir komşu çevresine sahip değil.
Bu denklemde İran savaşının her yeni dalgası Pakistan için yeni bir güvenlik başlığı açıyor. İran yanlısı Şii grupların sokak gösterileri, cuma hutbeleri üzerinden yükselen duygusal mobilizasyon, mezhep eksenli gerilim ihtimalini artırıyor. Sınır bölgelerinde İran’a ya da Pakistan’a yönelik saldırı girişimleri, arabuluculuk rolünü sürdüren bir hükümet açısından daha karmaşık sonuçlar üretme riski taşıyor. Zira her güvenlik olayı hem Tahran’la hem de Washington’la ayrı ayrı yönetilmesi gereken krizler anlamına gelebilir.
İç güvenlik kurumları, zaten Afganistan ve Belucistan eksenli tehditlere odaklanmış durumda. İran savaşının getirdiği yeni baskı, bu kurumların yükünü daha da artırıyor. İslamabad bir yandan “barış masası” söylemiyle öne çıkmak isterken öte yandan ülkenin sokaklarında ve sınır hatlarında daha sert tedbirler alma ihtiyacı hissediyor. Bu ikili durum, Pakistan’ın arabuluculuk rolünü hem değerli hem kırılgan kılıyor.
Ekonomik baskı ve diplomasi ihtiyacı
Pakistan ekonomisi İran savaşı başlamadan önce de ağır bir dönemden geçiyordu. Yüksek enflasyon, döviz baskısı, IMF programı ve enerji faturası hükümeti dar bir manevra alanına sıkıştırmıştı. Ortadoğu kaynaklı her şok, bu hassas dengeleri daha da zorlayacak bir etkiye sahip. İran savaşıyla birlikte enerji fiyatlarındaki oynaklık ve tedarik riskleri İslamabad’ın ekonomi yönetimini daha savunmacı bir çizgiye itti.
Tam bu noktada arabuluculuk diplomasisi ekonomik bir nefes alma arayışı olarak da okunabilir. Pakistan yönetimi, savaşın kontrollü biçimde yavaşlaması ve Hürmüz hattındaki risklerin sınırlanması halinde kendi kırılgan ekonomisinin biraz olsun rahatlayacağını biliyor. İslamabad, “barış masası” önerisini bu yüzden stratejik bir hamleden ziyade iç ekonomiyi korumaya dönük bir sigorta mekanizması olarak da görüyor.
Bununla birlikte, arabuluculuk rolünün başarısız olması veya savaşın daha da tırmanması durumunda Pakistan’ın karşılaşacağı maliyet de yüksek. Tahran veya Washington nezdinde güven kaybı, Körfez başkentleriyle ilişkilerde soru işareti, uluslararası finans kuruluşlarında “risk primi” algısının artması… Hepsi, İslamabad’ın şu anki kırılgan ekonomik yapısını daha da zorlayabilecek ihtimaller.
Arabuluculuğun sınırları
Geleneksel olarak ABD–İran temaslarının arka kanal adresi Umman ve zaman zaman Katar olmuştu. Bu kez Pakistan’ın öne çıkması hem Washington–İslamabad hattındaki yakınlaşmanın hem de savaşın bölgesel yansımalarına en hızlı maruz kalacak ülkelerden biri oluşunun sonucu.
Pakistan’ın bugünkü hamlesi, bölgesel dengeleri bilenler için tamamen sürpriz sayılmaz. Ülke geçmişte de Afganistan, Yemen ve Körfez kaynaklı gerilimlerde zaman zaman arabuluculuk veya “dengeleyici” rol iddiasıyla sahneye çıkmıştı. Ancak İran savaşı, ölçeği ve tarafları itibarıyla önceki dosyalardan farklı. Bu kez masanın iki ucunda, nükleer kapasiteye sahip bir bölge gücü ve küresel bir süper güç var; aynı anda İsrail’in, Körfez ülkelerinin ve Avrupa’nın da bu denkleme dâhil olduğu geniş bir çerçeveden söz ediyoruz.
Bu nedenle Pakistan’ın arabuluculuk girişiminin sınırları oldukça belirgin. İslamabad mesaj taşıyabilir, teknik temaslar için zemin sunabilir, bazı ön mutabakat maddelerini dolaşıma sokabilir. Lakin savaşın nasıl duracağına dair esas kararlar yine Washington, Tahran ve Tel Aviv üçgeninde verilecek. Pakistan’ın ağırlığı, bu kararlara yön veren bir güç olmaktan çok, kararı alınmış adımların uygulanmasında “kolaylaştırıcı” rol üstlenen bir aktör olma noktasında beliriyor.
Yine de bu rolü hafife almak doğru olmaz. Savaşın keskinleştiği dönemlerde, tarafların aynı masaya oturması kadar birbirine ait mesajları iletebilecek güvenilir kanallara sahip olması da önemli. Pakistan şu anda kendini tam olarak bu alan için konumlandırmaya çalışıyor. Bu da İslamabad’a hem anlık diplomatik sermaye kazandırıyor hem de başarısızlık halinde ağır bir itibar riski yüklüyor.
İmkânla tuzak arasındaki ince çizgi
İran savaşı uzadıkça, Pakistan’ın arabuluculuk girişimi hem daha değerli hem daha riskli hale gelecek. Savaşın yavaşlamasına katkı sağlayan bir İslamabad, bölgesel diplomasi masasındaki profilini güçlendirir. Aksi senaryoda ise kendi kamuoyuna ve komşularına izahı zor bir pozisyonla baş başa kalır.
Bugün gelinen noktada, Pakistan savaşın ortasında küçük manevra alanını büyütmeye çalışan bir ülke fotoğrafı veriyor. Ne İran’la köprüleri atabilecek lükse sahip, ne de Washington’la yollarını ayırmayı göze alabilir. Körfez’den Çin’e uzanan geniş bir denklemde, arabuluculuk rolü İslamabad için hem imkân hem tuzak barındıran bir seçim.
İran savaşı daha uzun sürerse bu rolün ağırlığı da artacak. O zaman Pakistan’ın sorusu şuna dönüşür: Savaş ateşini kısmen düşürmeye katkı sunan bir “geçiş odası” mı olacak, yoksa herkesin masadan kalktığı bir anda ortada kalan ülke rolüne mi sıkışacak? Bugünkü arabuluculuk hamlesi, tam da bu ikilemde atılmış bir adım gibi öne çıkıyor.



































Yorum Yazın