Sanayi Devrimi’nden önce, yani üretim ilişkilerini feodalizmin belirlediği dönemde toplumlar askeriye, ruhban ve çalışanlar olmak üzere üç sınıftan oluşuyordu.
Gerçi, bu ayrımın modern zamanlara kadar devam ettiğini söylemek mümkündür.
Askeriyeyle ruhban genellikle ortak çıkarlara sahiptir, çoğunlukla da akrabadır, arasında geçişkenlik vardır.
Temel çelişki, “çalışanlar” ile bu iki kesim arasında yaşanır.
Misal, Fransız Devrimi’ne giden günlerde toplanan Genel Meclis’te de -“Etat Generaux”- böyleydi; sadece “askeriye” yerine “soylular”, “çalışanlar” yerine ise gerikalan herkes anlamına gelen “üçüncü kesim” -“tiers etat”- deniyordu.
Neyse, Fransızların yapıp ettiklerini başka zaman ayrıca konuşuruz, biz şimdi Britanya’dan uzaklaşmayalım.
O günlerde “topraksız bey, beysiz toprak olmaz” denirdi.
Çalışanlar, çeşitli istisnalar olabilse de, feodal beyin üretimin temel unsuru olan toprağına bağlıydı.
Yani ortada bugünkü gibi belli bir ücret karşılığında çalışabileceğiniz atölyeler, fabrikalar yoktu.
Bütün üretim malikâne ve etrafındaki toprakta yapılır, ihtiyaçlar oradan karşılanırdı.
Derken, devreye “tüccar” girdi.
Ticaret yerleşik kalıpları kısa sürede alaşağı etti çünkü tüccarın sahneye çıkmasıyla birlikte sermaye, servetin önüne geçti.
Feodal dönemin zenginleri soylularla ruhban sınıfıydı, oysa bu yeni dönemde tüccar denen yeni bir zengin sınıf doğmuştu.
Basit bir örnekle izah etmeye çalışayım; soylunun ya da kilisenin çil çil altını olabilirdi ama bu servet kendini büyütemiyordu, durağandı; tüccarın sermayesi ise bu kadar büyük olmasa da sürekli katlanarak çoğalabiliyordu.
Tüccar, serveti katlandıkça feodal yapıyı dönüştürme kudretine sahip oldu.
Gerektiğinde parasıyla toprak da aldı, soyluluk unvanı da.
Böylece, burjuva tarih sahnesinde güçleniyor ve dünyayı kendi istediği doğrultuda dönüştürüyordu.
Bir süre sonra, tüccarın “para servetine” dayanan gücü, soylunun gücünü tamamen geçti.
Soylunun elinde hâlâ toprağı vardı ama üretimden kazandığı ona yetmiyordu, işte bu aşamada, kurtuluş ümidiyle, “çevirme” denen bir fikre sarıldı.
Neydi “çevirme”?
Diyelim, toprak sahibinin tarladan elde ettiği gelir 100’dü ama bu salgın, iklim, isyan vs gibi pek çok unsurun beklendiği gibi gitmesine bağlıydı.
Yani, büyük bir riski barındırıyordu.
Öte yandan, Britanya’nın başat ihracat ürünü olan yün üretmek hem daha kârlıydı hem de riski daha düşüktü; ayrıca, bozulmadığı için daha dayanıklıydı.
Toprak sahibi patates değil de yün üretebilirse elinde hazır sermaye olan tüccara malını kolayca satabilirdi.
Bu düşünce doğrultusunda toprak sahipleri tarlalarını derhal çitle çevirmeye karar verdi.
Gelgelelim, içini koyunlarla doldurmak için çevirdiği tarlada bir de insanlar vardı, o güne kadar toprak sahibi için çalışmışlardı.
Tarih sahnesinden çıkacağını öngören toprak sahibinin vefa gibi kavramlara ayıracak vakti yoktu, köylüyü toprağından yaka paça attı, koyunların yününü eğirmek için eskisi kadar insana ihtiyacı kalmamıştı.
Köyünden çıkarılan o beş parasız insanların barınacak bir yeri yoktu, meslekleri yoktu, yollarda sefil oldular ve bir iş bulabilme ümidiyle şehirlere doluşmaya başladılar.
İşte kol gücüne dayanan Sanayi Devrimi’ni hayata geçirecek işçi sınıfı aslında bu toprağından kovulmuş köylülerdi.
Ama biz şimdilik işçi sınıfının peşinden gitmek yerine toprak sahibinin çevirdiği malikânesinde koyunlarla kalalım.
1832’de, İskoçya’nın güneyindeki Hawick’ten Londralı bir tüccara yazılan mektupta “çapraz dokunmuş” anlamına gelen “tweel” diye birkaç farklı iplikle yapılan yeni bir kumaştan söz ediliyordu.
Londralı tüccar, bu yeni kumaşı oradaki yazılışı çok benzer Tweed nehrinin adıyla karıştırdı.
“Tweel”, bir kaza sonucunda “tweed” adıyla tanındı, çok da sevildi -Türkçede ilk kez 1934’te Cumhuriyet gazetesindeki bir ilanda “tvid” diye rastlıyoruz.
Tüvit piyasaya çıkar çıkmaz büyük rağbet gördü.
Nasıl görmesin?
Bir kere, kavidir, soğuktan korur.
Ayrıca, iyi bir tüvit evladiyeliktir, asla eskimez.
Desenleri yıllar içinde çok az değiştiği için demode de olmaz.
Tüvidin en iyisi İskoçya’nın kuzeyindeki adalardan gelir, en makbulü de Harris Tweed olarak bilinir -Harris, oradaki adalardan biri.
Ben de bu ilk İskoçya seferimden tüvit bir ceket ve eldivenle döndüm.
İngiliz modası durmuş oturmuş, babayani bir şıklıktır.
Ve bu şıklık, tüvitsiz düşünülemez.




































Yorum Yazın