Bu yazıda, küresel gelişmeleri “yerel” işaretlerine bakarak anlamaya çalışan bir sosyal bilimci olarak, Epstein skandalı sonrasında olan bitenleri iki farklı yönüyle yorumlamaya çalışacağım. Önce Epstein skandalının pedofili ve fuhuş ile ilgili yönünün Türkiye’deki yansımasının ABD’deki yansımasıyla farkını, sonra ise ABD’de yeni yeni gündeme gelen “Epstein Sınıfı” kavramının Türkiye bağlamındaki anlamını ele almaya çalışacağım. “Epstein Sınıfı” kavramı, ABD kamuoyunda, sadece pedofilleri değil, bunun çok ötesinde günümüzdeki güçlüleri ve “ultra” zenginleri koruyan bir ilişki ağını tanımlamak için olarak yaygın olarak kullanılmaya başlamıştır. Bu kavramın ortaya çıkmasında, esas olarak pedofili skandalı sürerken, Trump yönetiminin bazı bilgileri hukuka aykırı biçimde gizlemesinin, sansür etmesinin sonrasında toplumun çok güvendiği denge/denetleme sisteminin aksamaya başlamasının fark edilmesinin etkili olduğu anlaşılmaktadır.
Epstein skandalı sonrasında meydana gelen çarpıcı gelişmeler bu ağın sadece fuhuş ve pedofili için kurulmadığını, bu skandalın erkek egemen güçlülerin karanlık dünyasında kadınların konumunu açıkça yansıttığını gösterdi. Pedofili içermese de fuhuş sektörünün erkek egemen dünyanın güçlü olan ya da olmayan aktörleri için yaygın olarak kullanıldığını maalesef, daha önceki yazımda da belirttiğim kadın ticareti araştırması sırasında fark etmiştim. En “eski mesleklerden biri” olarak kabul edilen fahişeliğin, geleneksel ataerkil toplumlarda kurumsal olarak da düzenlendiğini biliyoruz. Geleneksel anlayışa göre bu kurum, esas olarak “kutsal ailelerin kutsal kadınlarını” meşru olarak kabul edilmeyen erkeklerin tasallutundan koruma ve hatta genç erkeklerin deneyim kazanmasını sağlama gibi önemli bir göreve (!) sahipti. Bu kurum ataerkil toplumların “meşru” kabul edilen ailelerinin erkekleri kadar, maalesef, kadınları tarafından da sessizce benimsenmişti.
Selmin Kaşka ile yaptığımız kadın ticareti araştırmasında çözülen Doğu Bloku ülkelerinden kadın tacirleri aracılığıyla Türkiye’ye getirilen genç kadınların “müşterilerinin” ummadığımız kadar yaygın olduğunu gözlemlemiştik. Bu arada, sahada karşılaştığımız bazı duyarlı insanlar araştırmamıza sadece yabancı kadınları dahil etmiş olmamızı eleştirmiş ve bu durumun “erkek koruması altında olmayan” yerli genç kadınları da acımasızca tehdit ettiğini söylemişlerdi. Aynı araştırmada, o dönemin Beyoğlu Belediye Başkanı olan Kadir Topbaş’la yaptığımız görüşmede, kendisi erkekleri ölen ailelerin “sahipsiz” kalan genç kadınlarını fuhuş mafyasından korumak için gösterdikleri çabaları bize anlatmıştı.
Epstein skandalının fuhuş ve pedofili yönünün Türkiye’de Batı’da olduğundan daha az ilgi çekmesinin bir nedeni bu sektörün ataerkilliğin devamı olarak hala kabul görüyor olması olabilir. Nitekim, Epstein olayıyla ilgili medyada izlediğim tartışmalarda olayın kendisinden çok, güçlülerin “şantajla” karşılaşmış olmalarının daha çok gündeme gelmesi dikkatimi çekmişti. Üstüne üstlük, 18 yaş altındakilerle cinsel ilişkinin pedofili olarak kabul edildiği Batı dünyasındaki tepkilerle, Türkiye’de evlenme yaşının ergenlik yaşına indirilmesi tartışmaların karşılaştırılması eminim durumu daha iyi açıklayabilir. Nitekim Epstein skandalını ortaya çıkaran mağdurlardan biri olan Virginia Roberts Giuffre da kitabında Epstein’ın kendisinin de 13-14 yaş sonrası kız çocuklarıyla cinsel ilişkiyi dinen günah olarak kabul etmediğini ifade etmektedir (Giuffre: 2025). Kadın ve insan kaçakçılığı ve ticareti konusunun dünyanın hemen her yerinde yeterince tepki görmüyor olması ise konunun başka bir acıklı yönü.
Gelelim, “Epstein Sınıfı” kavramının ve olgusunun ABD için anlamıyla Türkiye’ye olan muhtemel etkisine. ABD medyasında yazılanlardan bu kavramı ilk kez Demokrat senatör Ro Khanna’nın mecliste yaptığı konuşmada kullandığını öğreniyoruz. Khanna, gazetecilerle yaptığı bir görüşmede bu kavramı, oyunu kendilerine özgü kurallarla istedikleri gibi oynamak isteyen aşırı zenginlerin “elit” olarak tanımlanmasına meydan okumak için kullandığını ifade etmektedir. Yine bir başka Demokrat Jon Ossoff da Senatoda yaptığı bir konuşmada, “MAGA’nın işçi sınıfı için çalıştığı için söylenirken, yeni hükümet ultra zenginler tarafından ultra zenginler için kurulmuş. Bu hükümet gelmiş geçmiş en zenginlerden oluşuyor. Bunlar Epstein Sınıfı’dır” diyerek bu yeni kavramın tanımlanmasına ve benimsenmesine katkıda bulunmuştur (Speller: 2026).
Esas olarak kuralsızlığın ve hukuksuzluğun devam ettiği, demokrasi ve hukuk düzenini ütopya olarak gören bizim gibi sıradan insanların yaşadığı Güney ülkelerindeki yeni düzene baktığımızda, sanayileşme ve sürdürebilir tarımla yaşama umudunun giderek yok olduğunu artık açıkça görüyoruz.
GÖRÜNENDEN DAHA FAZLASI
ABD’deki sosyal bilim çevrelerinin muhalif siyasetçilerin ürettiği bu kavram hakkında ne düşündüklerini henüz bilmiyoruz. Ama, Amerikan medyasından izlediğim kadarıyla buradaki “sınıf” kavramı, tahmin edileceği gibi, Marksist sınıf kavramından farklı anlam ifade etmektedir. Bu kavram, özellikle Epstein’in kurduğu ilişki ağlarının sadece fuhuş ve pedofili ile sınırlı olmadığının, ağın odağında küresel “ultra” zenginlerin olmasının ve onların ağın üyelerine hak edilmeyen kazanımlar dağıttığının ortaya çıkması sonrasında, yönetimin bu durumun üstüne gitmek yerine, sansür etmesi ve hukuksuz uygulamalara girişmesiyle gündeme gelmiştir. ABD’de var olduğu zannedilen denge/denetleme sisteminin çöküşüne neden olabilecek bu gelişmeler bu ağın tahmin edilenden çok daha geniş kapsamlı olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Hukuksuz ve haksız kazanımlar dağıtan bu ağın “ultra” zenginlerin kendi aralarındaki özverili bir dayanışma ağından çok, gerektiğinde şantaj da dahil olmak üzere zor kullanabilen karanlık bir ağ olması bu olayın önemini daha da arttırmaktadır. Sınıfsal olarak heterojen olan “Epstein Sınıfı”, bildiğimiz cumhuriyetçi, milliyetçi, liberal, sol, sosyal demokrat gibi ideolojilerle tanımlanamayan yeni bir oluşum olarak kabul edilebilir.
Nedense Türkiye’de Trump ve İsrail’in savaşları gündemdeyse de “Epstein Sınıfı” konusu ve bu ilişki ağlarının anlamı çok fazla ilgi çekmemektedir. Aslında bu sınıfın etkisinin sadece ABD’yle sınırlı olmadığının bu ilişki ağlarının ister Kuzey ister Güney olsun bütün toplumları etkilediğinin farkına varılmasının gerekli olduğu düşüncesindeyim. Burada tekrar küreselleşmeyle ilgili akademik çalışmaları ve bunun yerel etkilerini gündeme getirmek istiyorum.
Bu çalışmalar, günümüzdeki küreselleşmeyi bildiğimiz emperyalizmden farklı olarak ulus devletlerin değil gün geçtikçe büyüyen şirketlerin egemenliğine işaret eden “şirket küreselleşmesi” kavramıyla adlandırılıyordu. Bu bağlamda, Kuzey ülkelerinin Güney ülkeleriyle ilişkilerini yeni teknolojilerin de hızlandırdığı bir ortamda bu şirketlerin esas olarak FIRE (Finance, Insurance ve Real Estate) diye tanımlanan Finans, Sigorta ve Gayrimenkul alanlarında faaliyet gösteren büyük firmalar olduğuna işaret ediyorlardı.
Bu analizlerin yapıldığı 2000’ler sonrasındaki gelişmeler, bu küresel şirketlere IT ya da bilişim şirketlerinin de eklendiğini gösterdi. Sonuçta Kuzey ülkelerinin medya, iletişim ve silah gücüyle kurdukları yeni küresel düzen artık bu yeni şirketlerle daha da güçlendi. Bu yeni küresel düzenin etkilerini ülkemizde ve bölgemizde meydana gelen değişimleri izlediğimizde de görebiliyoruz.
Esas olarak kuralsızlığın ve hukuksuzluğun devam ettiği, demokrasi ve hukuk düzenini ütopya olarak gören bizim gibi sıradan insanların yaşadığı Güney ülkelerindeki yeni düzene baktığımızda, sanayileşme ve sürdürebilir tarımla yaşama umudunun giderek yok olduğunu artık açıkça görüyoruz. Bizlere sunulan yeni yaşamın, hiç liyakat gerektirmeyen ama kazanç getiren, doğayı ve insanca yaşamı yok eden inşaat ve istihraç ekonomisi olmaya başladığını yaşayarak anladık. Sonuçta, yeni küresel düzene destek veren yeni yönetim biçimleri artık inşaat ve istihraç ekonomisinin risksiz kazançlarını sağlayan otoriter yönetimler olmaya başladı. Yine bir bakıma Güney ülkelerinde düzeni sağlayan yeni otoriter yönetimler, bu küresel şirketlerin kayyum görevini üstlenerek ve inşaat sektörünün liyakatsiz kazançlarıyla yetinerek “ultra” zenginleşmeden pay almaya ve otoriter düzenleri sürdürmeye gönüllü olmuşlardır. Bu dönemdeki yeni teknolojik gelişmeler sonucunda eski dönemin etkin küresel istihraç şirketleri olan petrol şirketlerine nadir elementler peşinde koşan şirketler eklenmiş ve tarımsal alanlar da “Epstein Sınıfı”nın ilgi alanına girmiştir.
Bu karanlık ağın faaliyetlerinin sadece ABD’yi değil, diğer Kuzey ülkelerini de aynı dürtülerle, şantajlarla ve talimatlarla yönetme deneyimini bu nedenle çok önemsiyorum. Umarız bu yeni deneyim Kuzey ülkelerinin yöneticilerinin ve halklarının bugüne kadar “demokrat ve insan hakları” ilkeleriyle sürdürdükleri huzurlu yaşamlarını tehdit etmeye başladığı gibi, onların da kendi dünyalarının dışında yaşayan insanların yıllardır bu hukuksuzluklarla ve zorbalıklarla yaşamaya çalıştıklarını algılarlar ve dünyanın tümünde barışın önünü açmak için çaba harcarlar
NE İLE KARŞI KARŞIYA OLDUĞUMUZU BİLELİM
Diğer taraftan, son dönemlerde “Epstein Sınıfı”nın asıl işlevlerinin fark edilmesine neden olan gelişmelerin bazı beklenmedik sonuçlarının da ortaya çıkmaya başladığını görüyoruz. Özellikle, Güney ülkelerine hakim olan otoriter düzenin zorbalıklarıyla at koşturan “ultra” zengin yöneticilerin, aynı zorbalıkları uygulamalarını Kuzey ülkelerinde de denemeye çalışmaları bunun başlangıcı olmuştur. Örneğin göçmenlere uygulanan şiddet dolu güç gösterileri, Kanada’ya, Grönland’a hatta AB’ye yapılan tehditler bu ilişki ağlarının sadece Güney ülkelerini değil Kuzey ülkelerini de kapsayabileceği korkusunu uyandırmıştır. “Epstein Sınıfı” diye adlandırılan yeni küresel şirketler yönetim ortaklığı ya da küresel çıkar ağı, ilk kez Trump gibi medyatik şöhretin faaliyetleriyle daha gözle görülür hale gelmiş ve bu düzenin anlamının sorgulanmasına neden olmuştur.
Doğrusu ben, dünyadaki şirket küreselleşmesinin Güney ülkelerindeki hukuksuzluğun ve kuralsızlığının avantajlarından yararlanarak ünlenmiş olan liyakatsiz bir inşaatçının “Epstein Sınıfı”nın temsilcisi olarak seçilmesini bir kırılma noktası olarak görüyorum. Bu karanlık ağın faaliyetlerinin sadece ABD’yi değil, diğer Kuzey ülkelerini de aynı dürtülerle, şantajlarla ve talimatlarla yönetme deneyimini bu nedenle çok önemsiyorum. Umarız bu yeni deneyim Kuzey ülkelerinin yöneticilerinin ve halklarının bugüne kadar “demokrat ve insan hakları” ilkeleriyle sürdürdükleri huzurlu yaşamlarını tehdit etmeye başladığı gibi, onların da kendi dünyalarının dışında yaşayan insanların yıllardır bu hukuksuzluklarla ve zorbalıklarla yaşamaya çalıştıklarını algılarlar ve dünyanın tümünde barışın önünü açmak için çaba harcarlar
Virginia Roberts Giuffre, (2025): Hiç Kimsenin Kızı: İstismardan Kurtulmak ve Adalet İçin Mücadele, (çeviren: Hasan Erel) Kırmızı Kedi Yayınları, İstanbul.
Katherine Speller, 15 February, 2026, Everything to now about the ‘Epstein Class,’ The Term That’s on On Everyone’s Tongues, Huffpost.

































Yorum Yazın