Refah Partisi’nin (RP) 27 Mart 1994’te yerel ve 25 Aralık 1995’te genel seçimlerde elde ettiği başarılar malumun ilamından başka bir şey olmadı.
Muhafazakâr kültürel kimliği siyaseten temsil etmeye soyunmuş olan RP’nin başarısı, partinin siyasi temsilinden, siyasi alandaki siyaset yapma gücünden değil meşruiyetini otoriter zihniyetten alan devletin ve o devletin sınırını çizdiği alanda siyasete yapan partilerin; RP ve öncülü partilere siyaset yapma, siyasal alanda var olmasına izin vermemelerine kaynaklandı.
Bu anlamda RP ve öncülü partiler, devletin yasaklı çocuğuydu. Tabi tek başlarına değillerdi. Devletin bir yasaklı çocuğu daha vardı; Kürt kültürel kimiği ile siyaset yapan partilerdi.
Yani devlet ve devletin çizdiği siyasi alana muhafazakârlar ve Kürtler giremezdi.
Partilerinin AYM tarafından kapatılması, yüzden seçim barajında ısrar bunun çabanın pratiklerinden sadece ikisi idi.
1990’larda çok iyi hatırlıyorum; devlet gibi siyasi partiler de; muhafazakâr siyasetin toplumdan gördüğü ilginin nedenini anlama çabası yerine onların iktidara gelmesi durumunda Türkiye’nin dönüşeceğinin, Türkiye’nin İran olacağı propagandasını yaptılar. Taksim’e cami bu dönemin en sembolik propaganda söylemi oldu.
Benzer biçimde Kürt siyaseti içinde; ülkenin bölüneceği propagandası yapıldı.
Devletin görünmez gücü
Ancak burada gözden kaçan hep şu oldu; bu partilere ve kültürel kimliklere toplumsal mesafe ya da siyasal karşıtlık, tepki; kendiliğinden olan, toplumsalın içinde üreyen değil tam tersine devletin, meşruiyetini devletten alan siyasi partilerin ve medyanın propagandası ile üretildi.
Bu muhafazakâr siyasallaşmaya karşı, “laik”lik üzerinden “irtica”; Kürt siyasallaşmasını karşı ise “Türk”lük üzerinden “bölünme” söylemi oldu.
Sonuçta toplumsal talepler ve değişim otoriter olanı yendi.
28 Şubat süreci ve devamındaki post modern darbesi, otoriter anlayışın MGK aracılığıyla kendini laiklik hassasiyetleri üzerinden meşrulaştırması oldu.
1000 yıl sürecek denen süreç; 3 Kasım 2002’de muhafazakâr siyaset paltosundan çıkan AK Parti’nin toplumun farklı kesimleriyle kurduğu taşıyıcı koalisyonların kendini siyasallaştırması ile bitti.
Ama biten devlet olmadı; sadece devletin kendine meşruiyet sağladığı “laik” kimlik ve laikçilik oldu.
Geride kalan 25 yılda Türkiye çok değişti.
Bugün gelinen noktadan 1990’lara ve öncesine baktığımızda görmemiz gereken en temel “şey” var. Bu AK Parti’nin taşıyıcısı olduğu bir dönüşüm değil, AK Parti’yi de içine alıp dönüştüren ve ana taşıyıcısının “devlet” olduğu ideolojik sürekliliktir.
Ve bu ideolojik sürekliğin temeli devletin kendini bir kez daha otoriter zihniyet üzerinden ayakta tutmasıdır.
Ancak tek farkla. 1990’lar ve öncesinde kamusal alanda “laik”lik üzerinden kendini meşrulaştıran devlet bu kez kendini “Sünni”lik üzerinden meşrulaştırmaktadır. MHP’nin ideolojik taşıyıcılığını yaptığı “Türk”lük yeni inşa edilmek istenen vatandaşlığın diğer unsurudur.
Cumhuriyet yeniden kurulurken...
Evet, yukarıda ve başka yazılarda da ifade ettiğim üzere; 1 Eylül 2024’te Devlet Bahçeli’nin başlattığı, terörsüz Türkiye, Uçum’un ifadesi ile siyasetin değil devletin projesi olarak temelde yeni bir kamusallık ve bu anlamda yeni bir cumhuriyet inşasıdır.
Erdoğan’ın söylemlerinde Türkler, Kürtler, Araplar -ve geçen hafta buna Farslıları da ekledi- birlikteliği olarak ifade ettiği söyle bu yeniden inşa çabasının bir parçası olarak okuyorum.
Yine toplumu, toplumsal gerçekleri, toplumsal talepleri dikkate almayan; toplumu yukarıdan aşağıya dönüştürmeye hedefleyen bir projedir.
Bunun başarılı olup olmayacağı ise toplumsal ve siyasal muhalefetin performansına bağlıdır.
Özetle devlet, ideolojik özünü korumak ve sürekliliğini sağlama konusunda AK Parti’nin içine düştüğü meşruiyet arayışını çok iyi değerlendirdi ve onu dönüştürdü.
Eskiden “laik”lik üzerinden gerçekleştirdiğini bugün “Sünni”lik üzerinden yapıyor. Bu kimlikleri dinsel bir söylemde değil bir kimlik taşıyıcısı olarak kullanıyor.
O yüzden geçmişte “laiklik” adına hassas olduğu pek çok konuya şu anda aynı hassasiyete sahip değil.
Mesela Taksim’den sonra Levent, sonra Çamlıca’ya yapılan ve şimdi de Kadıköy’e yapılmak istenen cami konusunda sessiz.
Eğitimin içeriğinde yapılan dönüşüm konusunda sessiz.
Bunları çoğaltmak mümkün.
Bu açıdan ülkede yaşanan değişimler tek başına iktidar ya da iktidar bloku istediği için dönüşmüş değil.
Sonuçta “devlet” ideolojik özünü koruyarak varlığını sürdürüyor. Yine siyasetin alanını belirliyor. Yeni yasaklı çocuklar ilan ediyor, iktidarını yeni siyasi ortaklarıyla sürdürüyor.
30 yıl öncesine kadar devletin iki yasaklı çocuğunun yerini bugün CHP almış görünüyor. Son yıllarda yaşadıkları bunun açık bir göstergesidir.
Bu yazıyı yazmak için masaya oturduğumda Kadıköy’e toplumsal taleplerden bağımsız, siyasi iktidarın itiraz edilmesi güç bir sembol üzerinden kendini nasıl meşrulaştırdığını düşünüyordum.
Sonuçta semboller, sadece iktidar partisinin değil aynı zamanda devletin sahiplenilmesi ile meşru oluyorlar.
Ama toplumun, toplumsal taleplerin siyaseten bir kez daha galebe çalması ancak CHP başta olmak üzere tüm siyasal ve toplumsal muhalefetin demokrasi ortak kesenininde büyük koalisyon/ittifak kurmaları zorunluluktur.



































Yorum Yazın