Kadıköy rıhtım bölgesindeki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin "Kadıköy Açık Otoparkı" İstanbul Valiliği Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü tarafından ”cami alanı” olarak planlanmış (ve projelendirilmiş) ve de geçtiğimiz hafta Kadıköy Kaymakamlığı talimatıyla kullanıma kapatılmış.
Bu yapının Çamlıca Camii’nden sonra şehrin Anadolu yakasındaki ikinci ”ulucami” olacağı söyleniyor.
Ulucamiler bilindiği gibi egemenliği simgelerler. Ortaçağda suriçi yerleşim alanlarının sosyal ve kültürel merkezini oluştururlar. Çoğu zaman da fetihten sonra şehrin en büyük mabedinin camiye çevrilmesiyle bir tür geçmişle bir süreklilik taşırlar. Ancak sultanlar imparatorluk merkezlerinde kendi adlarına yeni ulucamiler inşa ettirmişlerdir. Klasik dönemlerdeki bu gelenek modernleşme sürecinde değişikliğe uğrar. Cami dışarıdan bakılan, Cuma selamlığının, alaylarının bir tören alanının bir simgesine dönüşür. Bu nedenle boyutları da değişir. Bunun ilk örneği Nusretiye Camii’dir.
2. Mahmut döneminde yeniçeri ocağının kapatılmasından sonra Suriçi İstanbul’un dışına çıkan ilk saltanat camii Nusretiye’dir. Tophane Avrupa devletlerinin sefirlerinin, yabancı misyonların Akdeniz ve Avrupa ile irtibat kurdukları bölgedir. Padişahın Topkapı Sarayı’ndan karşı tarafa taşınması da Osmanlı İmparatorluğu’ndaki önemli bir kırılma noktasıdır.
Bu cami de bu bölgede aynı amaçla inşa ediliyor olabilir.
Bu ”ulucami” projesi şehrin yaşantısını zenginleştiren, tıpkı Kadıköy’deki diğer camiler ve diğer eşsiz mimarlık anıtları gibi değil. Altında otoparkların ve alışveriş merkezlerinin yer aldığı devasa, 20.000 kişilik bir cami. Kadıköy’ün değerli manzarasına (buna mimarlar vista diyorlar) sahip alanına.
Tıpkı Çamlıca’daki gibi görmek için değil, görülmek için elbette.
Bu ”ulucami” Kadıköy’ün hiç şüphesiz bir zamanlar İstanbul’un en güzel kıyılarından biri olan Mühürdar sahilindeki bu eşsiz manzaraya sahip olan otoparkının ve gene aynı şekilde İSKİ’nin sözde ”ön arıtma tesisi” olarak adlandırdığı kazuletin yer aldığı dolgu alanına kondurulacakmış.
Yıllardır vapurla falan geçerken hep düşünürüm. Otomobillerin deniz manzarasına bu kadar ihtiyaçları var mı? İstanbul’un neredeyse kamuya ait bütün kıyılarının, dolgu alanlarının otopark olarak kullanılmaları, her gün binlerce aracın denizi seyretmeleri ne anlama geliyor?
Nitekim bunun cevabını merak eden birileri de tıpkı benim gibi bu soruyu sormuş olmalı. Yalnızca sormakla da kalmadıkları belli oluyor.
Ama ne de olsa bu bölge çok değerli. Öyle Osmanlı döneminden kalan ve Kadıköy’ün tarihi dokusu içinde yer alan mütevazi ama bir mücevher gibi değerli mimarlık eserleri gibi değil.
Meğersem bu projenin geçmişi ta 2008’lere kadar uzanıyormuş. Hatta bu mesele meslek kuruluşu tarafından İdare Mahkemesi’ne taşınmış. Ama herkes gibi benim de haberim Büyükşehir’in otoparkına tahliye kararı gelince oldu. İtirazlara şöyle bir baktım. Büyükşehir ”bölgenin otoparka ihtiyacı var” diye itiraz etmiş. Meslek kuruluşu da bilim adına. Burada böyle bir camiye ihtiyaç yok, burası riskli bir dolgu alanı, ulaşım yükü, siluet… falan, filan. Büyükşehir cami yapılacak alanın bölgedeki otopark ihtiyacının yaklaşık yarısını karşıladığına yurttaşların mağduriyet yaşamasına neden olacağına işaret etmiş.
Ancak yetkililerinin gönlü ferah olsun, cami projesinde eskisinin misliyle büyüklükte bir yer altı otoparkı yer alıyor. Üstelik çarşıya kadar yürüyerek gitme-gelmeyi gerektirmeyecek koskocaman bir AVM de. Elbette bütün bunlar aynı zamanda sürekli bir gelir yanında caminin inşaatının finansmanı ve bakımı için fazlasıyla yeterli.
Dikkatimi çeken şu: Açıklamayı Büyükşehir adına İspark yapmış. Ne de olsa yerinden edilen o. Yani İspark sanki kendisi yetkiliymiş -ve karar vericiymiş- gibi yapıyor. Belli ki asıl mesele otopark ve ticari alanlar. Peki diyeceksiniz, madem şehir yönetimi adına bu otopark bu kadar önemli, planları kim hazırlıyor?
Siz de benim gibi soracaksınız, değil mi? Mesela şehir yönetimi adına neden kimse yaya akışını baypas eden böyle bir girişimin Kadıköy çarşısının küçük üretim ve ticaret yapısını tehdit edeceğini söyleyemiyor? Öyle değil mi? Peki planlama işlerinden kim sorumlu?
Hadi Büyükşehir’i bir kenara bırakalım. Kabataş Martı Projesi gibi kentsel tasarım projelerinde, kıyı düzenleme uygulamalarında kamu kurumlarının adını kullanarak danışmanlık hizmeti veren, inşaat panolarına isimlerini yazdıran, bu akla ziyan projelere güya meşruluk kazandırmaya çalışan değerli uzmanlar neden bu deniz yaşamı ile ilgili felaketi kamuoyuna anlatmıyor?
Büyükşehir “Kadıköy kıyı bölgesi için yıllarca uğraştık. Bu bölgede önce eski ve korunması gereken bir mimari değer granit kıyı bandını araştırdık. Kıyının deniz canlıları açısından nasıl iyileştirilebileceği üzerine bir takım projeler geliştirdik. Bu alan sürekli inşaat işleri, kaplamalar yapıla yapıla iğdiş edilmiş. Bu nedenle çok boyutlu bir konu olarak ele aldık. Mesela bu amaçla bölgede önce arkeolojik kalıntıları, eski ve korunması gereken bir mimari değer taşıyan düzenlemeleri, kayıkçıların kullandıkları taş merdivenleri, mendireği, kıyı bandının ekosistemini araştırdık. Bu araştırmaların ışık tuttuğu mimari yarışmalar düzenledik, uygulama projeleri hazırlattık. Bu projelerde kıyıyı işgal eden otoparkı yer altına alacağız, bu alanı da yeşil alan olarak geri kazanacağız” falan da demiyor. Kamu imtiyazlarını kullanan yandaş bir şirket gibi yalnızca kıyıyı işgal eden deniz manzaralı otoparkı savunuyor.
O zaman da kendi argümanını kendisi çürütüyor.
Geçtiğimiz günlerde Adalar Müzesi’nde Kentsel Tasarım Kılavuzu üzerine yapılan toplantıda kıyılar üzerine araştırmaları ile tanınan bir uzman, Ali Kılıç yalnızca denizle karanın temas hattının ya da bölgesindeki eğim oranının bile birtakım deniz ve kara canlılarınının gelişmesinde nasıl bir rol oynadığını anlattı.
Dalgaların kıyıdaki su hareketlerinin, gelgitlerinin bile canlıların gelişmesinde nasıl bir rol oynadığı biliniyor. Dik deniz kıyıları deniz canlılarının üremesini engelliyor, az eğimli olanlar, ya da doğal olarak binlerce yılda oluşmuş olan kıyı habitatları kademelendirme bölgeleri oluşturarak, tıpkı çok iyi tasarlanmış ve enerji tüketimi gerektirmeyen biyolojik bir arıtma tesisi gibi gelişmiş bir ekosistem oluşturuyor. Şöyle bir gözümüzde canlandırmaya çalışalım: Kalamış koyu, bütün Kadıköy kıyıları gibi deniz canlılarının çok özel bir ekolojiye sahip müstesna alanlarından biriydi. Kıyı bölgesi kırlangıç, gümüş, pisi balığı, kefal, iskorpit, yengeç, midye, deniz atı, yıldızı… gibi burada adını sayamayacağım çoklukta, sayısız deniz canlısının üreme alanıydı.
Örneğin Kalamış’ın doldurulması hem insanların denizle yaşadıkları çok yönlü ilişkiyi kopardı, hem de bu ekolojik hazineyi yok etti. O tarihte bir kaç yüz kişi olarak protesto gösterilerin düzenlendi, ama çoğunluk da ”ne iyi, emlak değerleri artacak” diyerek bu dolguyu ve evlerin önünden geçen otoyolu destekledi.
Ayrıca Mühürdar kıyısına güya atıksuları arıtmak için inşa edilen ve korkunç bir kazulet olan tesis faydadan çok zarar verdi.
Bu kıyıya uyduruk bir atıksu arıtma tesisinin yapılmasına, kıyıların doldurulmasına bugüne kadar belediye yönetiminden ya da bilim çevrelerinden kimsenin karşı çıktığını hatırlamıyorum. Kıyıların hiç bir çevresel etki analizi yapılmadan, hiçbir yaratıcı tasarım fikirleri olmadan doldurulmaları bir yaşam kırımıdır.
Kadıköy Ulucamii yereli askıya alan merkeziyetçi bir ideolojinin simgesi.
Bu girişime direnebilmek için de gerekli olan yereli askıya alan tepeden inmeciliğe karşı çıkmak. Bunun için de belediyeleri demokratikleştirmek, yerel halkın kendi geleceği üzerinde söz sahibi olmasını sağlamak.




































Yorum Yazın