Yapay zekâda hâlihazırda üretken yapay zekayı kullanıyoruz, ama bir sonraki aşama olan genel yapay zekayı AGI’yı beklerken, süper zekânın (Artificial Super Intelligence, yani ASI) ulaşabileceği kapasite herkesi endişelendirmeye başladı bile.
Üretken yapay zekanın aktörlerinin milyarlarca dolar yatırım almış yeni yapay zekâ şirketleri ile hala “stealth modeda” yani perde gerisinde ne yaptıklarını merakla bekliyoruz.
On yıl önce ortaya çıkan “dar yapay zekâ” harika çalışıyor. Kendi kendine giden araçlara ulaştık, yüz ve ses tanıma kusursuz. Şu anda kullandığımız “üretken yapay zekâda” ise bir insanın berrak zihin yapısına ulaşmanın yanında bile değiliz. Buna genel yapay zekâ (Artificial General Intelligence, yani AGI) ile ulaşacağız. Ama buna rağmen kontrollü bir şekilde üretken evresini hayatımıza yapay zekâ asistanları ile hızla sokmaya çalışıyoruz.
Ama bir sonraki aşama “süper yapay zekâ”, insan aklını kat be kat aşan, öğrenen, düşünen ve karar veren yapay bir zihin olarak tanımlanıyor.
Süper zekâya erişen bir sistem sadece bilgi işlemekle kalmayacak; karmaşık sistemleri yönetecek, strateji üretecek ve kendi kapasitesini sürekli geliştirecek bir pozisyonu ele geçirecek.
Bir kez ortaya çıktığında etkisi geri döndürülemeyecek; ekonomi, savunma, enerji ve iletişim gibi alanlarda üstünlük sağlayacak.
Kısacası, süper zekâ insan zekâsının ötesinde, dünyayı şekillendirme gücüne sahip yeni nesil bir küresel “kızıl elma”dır.
Zaten şirketler arasındaki küresel bir yarış içinde ortaya çıkacak. Lakin şirketlerin ötesinde istihbarat servisleri, ordular ve devletler de her an doğrudan müdahil olabilecek durumda bekliyor.
Çünkü bir başka açıdan bakıldığında işin korkutan tarafı ise: ASI çağında ikinciye yer yok.
Yani kazanan gerçekten her şeyi alacak.
Bir taraf süper zekâyı ele geçirdiğinde yalnızca daha hızlı hesap yapmakla kalmayacak; ekonomik modellerden askeri planlamaya, bilgi akışından enerji optimizasyonuna kadar dünyanın tüm karar mekanizmalarını tek taraflı olarak domine edebilecek.
Bu üstünlük geri döndürülemez; rakip için “ikinci olmak” diye bir seçenek neredeyse yok.
Tıpkı Starlink’in küresel uydu internetinde yaptığı gibi, ilk gelen avantajını düşük maliyetli fırlatma kapasitesi, dev kapsama ağı ve geniş kullanıcı tabanı ile öyle güçlü bir şekilde pekiştirdi ki, rakiplerin yetişme şansı neredeyse kalmadı.
Starlink’in ülkelerin egemenliğini bypass ederek internet sunabilmesi, uluslararası ilişkilerde ciddi bir kırılganlık yaratıyor. Bir ülke bunu engellemek isterse, firmayı ticari tehdit ile karşı karşıya bırakabilir veya askeri ürünleriyle, uyduları karadan jam edecek antenler ya da o seviyeye çıkarak düşürecek roketlerle müdahale edebilir.
Şimdi AGI yarışında da benzer bir tablo ortaya çıkıyor: Bir taraf süper zekâ seviyesine ulaştığında kendini sürekli geliştirme döngüsüne giriyor, diğer taraf ise sadece izleyici konumuna düşüyor.
Geri kalan taraf ne yapabilir? Yenilgiyi kabul edebilir, önde gidenin yazılım kodunu çalabilir veya veri merkezlerini etkisiz hâle getirebilir; istihbarat iyi çalışırsa bu sefer askeri olarak uzaktan veri merkezi bombalama operasyonları bile olabilir.
Google’ın eski CEO’su Eric Schmidt, bu konuda uyarıyor ve önümüzdeki beş yıl içinde bu gerilimin çok daha görünür hâle geleceğini söylüyor. Şu anda insanların kendisini “kaçık” olarak görebileceklerini, ama gerçeğin kendisi ile yüzleşmelerine az kaldığını belirtiyor.
ABD ile Çin arasındaki rekabet tam bu noktada kritik; her iki taraf da süper zekânın artık petrol, çelik veya nükleer güç gibi bölüşülebilir bir kaynak olmadığını biliyor ve kazananın geleceğin tüm yönetimini belirleyeceğini görüyor. Avrupa hâlâ regülasyon ve fren mekanizmalarına takılmış durumda; hız kaybı kıtanın stratejik etkisini azaltıyor. Türkiye ise iki kutup arasında hamle yapmak zorunda.



























Yorum Yazın