Dış siyasete yön veren ilkeler zaman içinde günün koşullarına, bazen de kimin iktidarda olduğuna göre değişebiliyor. Ülkemizi bir örnek olarak ele alacak olursak, iki savaş arasında ülkemiz emperyalistler ve revizyonistler arasında tercih yapmamayı esas edinen, her halükarda ülkeyi önlenemeyeceği giderek belli olan yeni savaşa sokmamaya gayret eden bir tarafsız bir siyaset izlemişti. Böyle bir tercihi anlamak pek zor değildir. Birinci Dünya Savaşı sonunda ülkemiz İmpratorluğa zorla kabul ettirilmek istenen Sevres Anlaşmasını reddetmiş, uzun bir özgürlük mücadelesi verdikten sonra Lozan’da kabul edebileceği bir barış anlaşması imzalamayı başarmıştı. Aradan geçen süre içinde Osmanlı döneminde bitmek tükenmek bilmeyen savaşlar ve toprak kayıplarını arkada bırakarak ülkenin iç gelişmesine dönük bir çaba içerisine girmişti. Bu çaba aynı zamanda yeni kurulan cumhuriyetin yerleşiklik kazanma ve güçlenme dönemiydi. Bunun devam ettirilmesi isteniyordu.
Kaldı ki, savaşta emperyalist devletlerle mücadele edilmişti. Şimdi onlarla aynı safta yer almak pek de arzulanan bir yol değildi. Buna karşılık, savaşta yenik düşen ve İmparatorluğun kader birliği yaptığı eski müttefiklerimiz kendilerine, zorla da olsa, birer barış anlaşması imzalattırılmasına rıza göstermişler, ancak barış kurulur kurulmaz uğradıkları ve haksız buldukları uygulamaları değiştirmek için çaba göstermeye başlamışlardı. Değiştirmeye çalıştıkları sadece içine itildikleri ikinci sınıf statü değildi. Kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri toprakları da elde etmek istiyorlardı.
Türkiye dünya düzenini kendi lehlerine düzenlemek isteyen eski ortaklarının dünyanın başına yeni bir dert açacaklarını kestirmişti. Ancak bir süre önce kendisini de paylaşmayı öngördüklerini bildiği ilk savaşın galipleriyle de birlikte savaşa girmeyi de kendine yediremiyordu. Zaten böyle bir savaşta kendisinin kazanacağı herhangi bir alan yoktu. Mevcut sınırlarını oldukça tatmin edici buluyor, bir miktar tatminsizliğin ileri sürülebileceği Musul gibi yerler ise emperyalistlerin denetiminde bulunuyordu. Ve işaret ettiğimiz gibi, içerde konsolidasyonu ve ilerlemeyi benimsiyordu.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyetlerin Türkiye’ye dönük tavırları iki savaş arasında ülkemizle iyi geçinmek isteyen Sovyet tavırlarını hiç andırmıyor, adeta Çarlık Rusyası’nın Osmanlı nezdinde izlediği yayılmacı siyaseti andıran bir yöne evrilmiş gibi duruyordu. Buna ilaveten savaş sonuna doğru dünyanın iki kutba bölüneceği, bunlardan birinde başı Sovyetlerin çekeceği belli olmaya başlamıştı. Böyle bir gelişme karşısında iki savaş arası izlenen tarafsızlık siyasetinin izlenmesi görünüşe göre olanaksızlaşmıştı. Ülkemizin taraf olması zorunlu görünüyordu. Bunun da Sovyet karşıtı olması pek şaşırtıcı değildi.
İstememekle birlikte, her an kendini İkinci Dünya Savaşı’nın içinde bulma ihtimaline karşı hazırlık yapan Türkiye, bu vesile ile donanım olarak ordusunun savaşa hazır olmadığını, askerini yeniden donatmak gerekeceğini de görmüştü. Böyle bir silahlanma çabası ancak yeni katılacağı ittifak çerçevesinde gerçekleştirilebilirdi. Böylece ülkenin dış siyaset seçkinleri (siyasi liderler, partilerin ilgili bölümleri, bürokrasinin ilgili bölümleri, askerler, hatta basının etkin kesimi) ülkenin dış siyasetini yönlendiren temel ilkenin değiştirilmesi konusunda ittifak ettiler. Ülkemiz artık Batı ittifakı içinde yer alacaktı.
Şu ana kadar ana hatlarını çizdiğimiz ülkenin dış siyasetine yön veren temel yaklaşımların ve bunların uğradığı değişikliğin sanıyorum en çarpıcı yanı, bu konuda yaygın bir mutabakatın hüküm sürmesidir. Şüphesiz zaman zaman dış siyasette başvurulan uygulamalar eleştirilmiştir. Ancak herhangi bir noktada ülkemizin siyasi kaderinde ağırlıklı konumu bulunan herhangi bir güç dış siyasete yön veren genel ilkeleri tartışma konusu yapmamıştır. Bir genelleme yapacak olursak, ülkemizin dış siyasetine yön veren ilkeler konusunda başlıca aktörler arasında uyumun egemen olduğunu söylemek gerçekçi olacaktır.
Acaba günümüzde de böyle bir uyum süregelmekte midir? Pek öyle gözükmüyor. Dış siyasetimize yön veren ilkeler üzerindeki mutabakat iki ayrı cepheden eleştiriye maruz kalmış görünüyor. Bir yandan ülkemizde yeşeren sol akımlar Türkiye’nin dış siyasetinin özü itibariyle kapitalist ve dolayısıyla emperyalist ülkelerle aynı çizgide olamayacağını, daha doğrusu olmaması gerektiğini ileri sürmüşler, bu bağların Türkiye’yi girmek istemeyeceği mücadeleler içine çekeceğini ileri sürmüşlerdir. Diğer yandan, son yıllarda ülkemize egemen olan dinci iktidar, Türkiye’nin İslam dünyasının lideri olması gerektiğini ileri sürmüş, o ana kadar izlenen dış siyaseti kökten eleştiren bir tutum sergilemiştir. Birbiriyle uzak veya yakından hiç ilişkisi olmadığı ileri sürülen bu ikisi arasında şöyle bir bağın olduğu akla gelmektedir. Ülke dış siyasetinin kapitalist ve dolayısıyla emperyalist ülkelerle aynı çizgide olamayacağını ileri süren gruplar, ülkenin dış siyaseti konusunda egemen olan mutabakatın zayıflamasında öncülük etmişler, bilahare dış siyasetin İslamcı esaslara dayandırılmasının da önünü açmışlardır.
Bugün geçmişten farklı neler var, dış siyasete yön veren mutabakat çöktü mü ki eleştiriyorsunuz sorusu haklı olarak sorulabilir? Dünya sisteminin bir değişiklik arifesinde olduğu, eski bloklaşmaların yıkılmakta olduğu, buna karşılık eskinin yerini alacak temel anlayışların henüz ortaya çıkmadığı bir dönemde ülkemizin herkesle iyi geçinmeyi öngören nispeten dengeli bir dış isyaset izlemesi gerektiğine ilişkin yaklaşımlar belki çözümleme yapmamızı zorlaşırabilir ama yine de dış siyasetimizin İslamcı bir çizgiye kaymış olduğu gerçeğini görmemizi engellememelidir.
Bir kere, hükümetimiz dış politika seçkinleri kavramını ortada kaldırmıştır. Başkanlık sisteminin her geçen gün biraz daha güçlü biçimde yerleşmekte olduğu ülkemizde dış siyaset alanında her biri kendi açısından değerlendirme yaparak bir araya gelen seçkinlerin yerini hepsi cumhurbaşkanının çizgisini destekleyen kadrolar almıştır. Her kadroyu ayrı ayrı incelememiz belki burada olanaksızdır ama hiç olmazsa hariciyemizi incelememiz mümkündür. Bilindiği gibi eskiden hariciye dış siyaseti şekillendiren ana kurumlardan biriydi. Günümüzde bu niteliğini büyük ölçüde yitirmiş gözüküyor. İlkin, bakanlığı bakan ve yardımcıları idare etmekte, bakanlığın profesyonel kadrosu sadece alınan kararları uygulamakla yükümlü memurlar olarak görülmektedir. Bu çerçevede meslekte yükselmek isteyen memurların bağımsız düşünmekten ziyade iktidara uyum sağlayan, hatta bu konuda gayret gösteren kişilerden oluşması pek de şaşırtıcı olmamak gerekir. İkinci olarak, dışarıdan yaygın bir büyükelçi atama furyası başlamıştır. Eski milletvekilleri, part ileri gelenlerinin yakınları, partinin başarısı için gayret göstermiş muhtelif zevat büyükelçi olarak atanabilmektedir. Bilindiği gibi, eski sistemde büyükelçiler uzun bir dış işleri deneyimi kazanarak göreve geliyorlar, her büyükelçi en önemli merkezlere atanamıyordu, liyakat aranıyordu. Şimdi herhangi bir birikimi olmayan kişilerin bu resen atanması bir yandan göreve profesyonellik getiren kişilerin önünü kaparken, diğer yandan ehliyeti tartışmalı kişilerin göreve gelmesiyle sonuçlanmaktadır. Türkiye’nin savaşa sürüklenmemek için mücadele ettiği, bu bakımdan Orta Doğu’da özellikle dikkatli bir siyaset izlemesi gerektiği dönemde ilişkilerimizde özel itina gerektiren Katar’daki büyükelçimizin daha önce terlik imalatı ve ihracatı ile iştigal etmiş, yeni görevine fazla hazırlanma fırsatı bulamamış bir kişi olması herhalde hepimizin endişe etmesi gereken bir durumdur. Böyle bir kişinin savaş sırasında dış siyaset yepımına katkısının neler olabileceğini okuyucunun takdirine bırakayım.
Gelelim dış siyasette muhtelif güçler arasında uyum sağlamak yerine merkezden siyaset yapılmasına. Bilindiği gibi, dış siyasete dinci bir yaklaşım sergileyen hükümetimiz, Arap baharının ardından Mısır’da İslamcı hükümeti destekleyerek, Suriye’de de Müslüman Kardeşlerin seçime girmesinde ısrar ederek ülkemizi sadece Orta Doğu ülkelerinin iç işlerine karıştırarak dış siyasetimizin altın bir kuralını bozmamış, aynı zamanda bu iki ülkeyle ilişkilerimizin kökten bozulmasına yol açmıştır. Her iki ülkeyle de ilişkiler ancak düzelme yoluna girmektedir. Libya’da ülkenin küçük ve petrolsüz kısmına hükmeden bir hükümetle yakınlığımız sürmekte ise de, diğer tarafla bir oranda uzlaşmaya varmak için gayretler başlamış bulunmaktadır. Daha genel olarak, Türkiye uzun süredir izlediği İslamcı siyasetin başarılı olmadığını görünce, eski müttefiklerine tekrar yanaşmağa ve birçok konuda diğer NATO ülkelerinden fazla uzaklaşmamayı tercih etmeye başlamıştır.
Belki hükümetimiz İslam dünyası diye bir dünya olmadığını, nüfusu Müslüman olan ülkelerin aynı zamanda milli devletler olduğunu artık görmeğe başlamış, sadece dini ileri sürerek lider olunamayacağını da idrak etmiştir. Türkiye’nin dini bakımdan bir lider olarak kabul görmediğini görmek için fazla araştırma yapmağa gerek yoktur. Ancak bu idrak noktasına gelinceye kadar uğranılan kayıplar yok mudur, varsa nelerdir ve bunlar kime fatura edilecektir, şayet dış politika eski biçimde yapılsaydı uğranılan kayıplar engellenebilir miydi? Bu sorular sorulmalıdır. Şu an için belki söyleyebileceğimiz tek şey, eski dönemlerde dış politika yapımında başvurulan uygulamalar yürürlükte olduğu dönemde dış siyasette pek hatalı davranılmadığına ilişkin yaygın bir kanaat vardır. Dış politika yapımını farklı mercilerin görüşleri arasında mutabakat sağlayarak yürütmek tek kişinin belirlemesine nazaran daha uygun bir yol gibi gözüküyor.



































Yorum Yazın