ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın dördüncü haftasındayız ve net bir sonuca varmak artık zor değil: Liderlerimiz olağanüstü bir yıkım makinesine hükmediyorlar, ancak insan doğası konusunda yani insanların gururu, utancı, inançları ve tarihsel hafızası konusunda şaşırtıcı derecede körler.
Savaşın mimarları, liderlerini öldürmenin, hava sahasını kontrol etmenin ve altyapıyı yok etmenin Tahran’da rejim çöküşüne ve Washington ile Kudüs’te stratejik netliğe yol açacağını varsaymış görünüyor. Oysa İran, ağır şekilde zayıflamasına rağmen Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini aksatmayı başardı, savaşın ekonomik etkisini dramatik şekilde genişletti ve Washington’ı, “savaş kısa ve kesin olur” diye girdiği bir çatışmanın ardından eski, gösterişsiz müttefiklerden yardım istemeye zorladı.
Bunu bir “istihbarat başarısızlığı” olarak tanımlamak cazip geliyor. Teknik olarak böyle değil.
Savaş planlaması ve icrasının arkasındaki casusluk istihbaratı oldukça kapsamlı. Son haberlere göre İsrail istihbaratı yıllar boyunca Tahran’ın trafik kameralarına ve iletişim ağlarına sızdı ve CNN’e ismi açıklanmayan bir İsrail kaynağının “yapay zeka destekli hedef üretim makinesi” diye tanımladığı bir sistem kurdu.
Bu sistem, devasa miktardaki görüntü, insan ve sinyal istihbaratını hassas vuruş koordinatlarına dönüştürebiliyor. Bu, gözetleme ve hedefleme açısından olağanüstü bir başarı.
Ancak hiçbir zaman bu kadar çok şey, onu bu kadar az anlayan insanlar tarafından. Bu kadar net görülmemişti. Bir sistem size bir adamın nerede olduğunu söyleyebilir. Ama onun ölümünün bir ulus için ne anlama geleceğini söyleyemez. Bu sistemler davranış üzerine eğitilmiştir, anlam üzerine değil.
Bir rakibin ne yaptığını takip edebilirler ama onun neden korktuğunu, neye saygı duyduğunu, neyi hatırladığını ya da neyin uğruna öleceğini anlayamazlar. Bu, fazla donanımlı liderlerin tekrar eden yanılgısıdır: Savaş alanını haritalandırabildikleri için savaşı anladıklarını sanırlar. Oysa savaş asla yalnızca teknik bir rekabet değildir. Şikayetler, kutsal anlatılar, geçmiş aşağılanmaların hafızası ve intikam arzusuyla şekillenir. Bunlar, teknik bir girişime sonradan eklenen komplikasyonlar değildir. Savaşın ta kendisidir.
Bu yüzden bilinen hatalar tekrar ediyor. Savaş planlamacıları, bir rejimin kafasını keserek çökeceğini hayal ediyorlar. Oysa dış saldırı çoğu zaman tam tersi etki yaratır: Yaralı, aşağılanmış ve öfkeli bir toplum, çökmekte olan devleti daha sıkı biçimde kenetler. Konvansiyonel silahları yok etmenin meseleyi çözeceğini düşünüyorlar; sanki meşruiyet, yaralı egemenlik ve kolektif öfke ikincil meselelermiş gibi.
Rakibinin kendini nasıl gördüğünü ciddiye alan planlamacılar, saldırının rejimin anlatısını zayıflatmak yerine onu güçlendireceğini öngörebilirdi. Ayrıca sistematik “kafa kesme” operasyonunun müzakereci üretmediğini, aksine onları ortadan kaldırdığını da fark edebilirlerdi.
Askeri teorisyen Carl von Clausewitz uzun zaman önce savaşı bir tür cebir işlemine indirgemenin yanılgısını fark etmişti. Ona göre savaş asla yalnızca hesap değildir; tutku, belirsizlik ve siyasi amaçla doludur. Cebir bugün çok daha sofistike hale geldi.
Ama yanılgı 19. yüzyıldaki kadar tehlikeli. Bu savaşın ortaya çıkardığı şey, yalnızca strateji değil, aynı zamanda okuryazarlık başarısızlığıdır.
Edebiyat ve tarih, en ciddi halleriyle, liderlerin eksik olduğu yetileri tam da eğitir: Başka zihinlerin bize açık olmadığını ve bizimkinden farklı amaçlarla yönetildiğini kabul etme kapasitesi. Tarih ve edebiyatla yetişmiş bir zihin, kutsal bir davanın pençesindeki aktörlerin genellikle ne dediyse onu kastettiğini bilir.
Bir kurucu efsaneyi bombalamanın onu çözmekten ziyade kutsal kılma ihtimalinin daha yüksek olduğunu da bilir. Kültürel bilgi elbette savaş felaketlerini nadiren engeller.
Atina altın çağının zirvesindeyken Syracuse’a yelken açtı ve bir imparatorluğu kaybetti. Thukydides kalan ömrünü bunu açıklamaya adadı.
1914 generalleri kültürlü, çok okumuş adamlardı ama bu nitelikler Avrupa’yı kurtaramadı. Değişen şey, kültürün eskiden körlüğü engellediği ve artık engellemediği değildir. Değişen, kültürün giderek otoritesini “bilgiyi anlayış sanan, hızı yargı sanan” sistemlere devretmesidir.
Shakespeare bu körlüğü bugünkülerden daha iyi anlıyordu. “Macbeth” yalnızca hırs üzerine bir oyun değildir. Olası bir geleceği görüp, o kısa bakışı olayları kendi yorumuna uydurma yolu sanan ve sonra bu yorumun kendisini yiyip bitirmesini izleyen bir adamın hikâyesidir.
Çok geçmeden eylemin anlayışı beklemesi gerektiğini bile söylemez olur. Karısına “Başımda öyle şeyler var ki, düşünülmeden önce yapılmaları gerekir” der.
Modern hedefleme sistemleri aynı fanteziyi teknolojik formda vaat ediyor: Görmeyle vurma arasındaki aralığı ortadan kaldırmak, yargının araya girebileceği o duraklamayı yok etmek.
Macbeth düşünmek yerine hareket eder. Bu yeni savaşta görebileceğimiz kalıp tam olarak budur ve edebiyat ile tarihsel hayal gücü tam da bu kalıbı dengelemek için vardır.
Tolstoy ise aynı kalıbı diğer taraftan izlemişti. “Savaş ve Barış”ta Plutarkhos’un “Hayatlar”ından beslenen Napolyon’u anlatır. Borodino’dan Moskova’ya yürür ama bir halkın şehrini teslim etmektense yakmayı tercih edebileceğini hâlâ anlayamaz. Hatası taktik değildi, hayal gücünden yoksundu: Ruslara kendi mantığından farklı bir mantık atfedemiyordu.
Bu kampanyanın mimarlarının tekrar ettiği hata da tam olarak budur. Yıllarca Amerikan ve İsrail gücüne direnişi dini bir zorunluluk olarak kabul etmiş bir yönetim, askeri baskıyı teslim olma nedeni olarak değil, daha çok dayanma nedeni olarak görecektir.
Savaş ne kadar teknolojik olarak sofistike hale gelirse, onu ironi, olumsallık ve insan doğasının karanlık sabitleri konusunda eğitilmemiş insanlara teslim etmek o kadar tehlikeli olur.
Bu liderler kabiliyetlerden, zaman çizelgelerinden ve “öldürme zincirleri”nden bakıcıb bir şekilde bahsedeceklerdir. Ama kin, onursuzluk, sadakat ve yas için hiçbir dilleri olmayacaktır. Ve savaşların çelik ve ateş kadar bu duygulardan da yapıldığını çok geç fark edeceklerdir.
İşte bu savaşın cehaleti budur. Savaş yapanların hesapları kusursuz olabilir. Ama bilmediğinizi hesaba da katamazsınız.
* Yonatan Touval (New York Times -Tel Aviv merkezli bir dış politika analisti ve yazardır
Çeviren: Çağatay Arslan
Orijinal Bağlantı: https://www.nytimes.com/2026/03/29/opinion/israel-us-war-iran-literature.html




































Yorum Yazın