Özet
Bu makale, faşizmi ve psikopatiyi birbirine indirgemeden, faşizanlaşma dönemlerinde toplumsal ve kurumsal düzeyde acımasızlığın normalleşmesi diyebileceğimiz bir iklimin nasıl oluşabildiğini tartışıyor. Faşizm, yalnızca baskıcı bir yönetim biçimi olarak değil; hakiki halk (veya yerli-milli) anlatısı etrafında kitleleri seferber eden, düşman icat eden ve şiddeti meşrulaştırma eğilimi taşıyan bir siyasal süreç olarak ele alınıyor. Psikopati ise vicdan ve pişmanlık kapasitesinde zayıflama, başkalarını araçsallaştırma, empati eşiğinin düşmesi ve sınır ihlallerinin sıradanlaşması gibi özelliklerle tanımlanıyor. Makale, tehdit algısının yükseldiği ve hiyerarşinin yüceltildiği ortamlarda dışlayıcı siyaset dilinin daha kolay kök salabildiğini; insanlıktan çıkarma ve ahlaki gevşeme mekanizmalarının da şiddeti sıradanlaştırabildiğini gösteriyor. Bu iklimde cezasızlık, propaganda ve kurumların aşınması, acımasız yöntemleri işe yarar diye ödüllendirebilir. Sonuç olarak anti-faşist mücadele, geniş demokratik ittifaklar kurmayı, bu ittifaklarda farklılıkların öznelliklerini tanımayı ve empati, dayanışma, eşitlik ve özgürlük ilkesini hem dilde hem pratikte savunmayı gerektirir.
Anahtar Kelimeler: faşizm, faşizanlaşma, psikopati, acımasızlığın normalleşmesi, insanlıktan çıkarma, ahlaki gevşeme, tehdit algısı, hiyerarşi, otoriterlik, demokratik ittifaklar
***
Giriş
Bu makale, Yeni Arayış’ta sürdürdüğüm narsisizm dizisinin ikinci fazında özel bir kavşakta duruyor. Narsisizm 1.0’de narsisizmin ilk ve çoğu zaman unutulan katmanının sağlıklı narsisizm olduğunu (Paker, 2025b); Narsisizm 2.0’depatolojik narsisizmin klinik yelpazesini ve ilişkiler dünyasında nasıl işlediğini (Paker, 2026a); Narsisizm 2.1’de ise ileri kapitalizmin, benliği nasıl performans, pazar değeri ve görünürlük ekseninde yeniden örgütleyerek patolojik narsisizmin yaygınlaşmasına elverişli bir kültürel iklim üretebildiğini tartışmıştım (Paker, 2026b). Bu makalede ise bir adım daha atarak, Kapitalizmin en krizli, en otoriter ve en şiddetli özel bir biçimi olan faşizm ile, patolojik narsisizmin en karanlık uç biçimi olan psikopati arasındaki ilişkilenmeleri ele almak istiyorum.
Burada ilişki derken, iki şeyi özellikle ayırmak gerekiyor. Birincisi, klinik psikopatolojiyi siyasal etikete indirgeme riski: Her otoriter eğilim psikopati değildir; her sert liderlik de klinik anlamda psikopat demek değildir. İkincisi ise bunun tam tersi bir körlük: Siyasal rejimleri yalnızca kurumlar, ideolojiler ve sınıf/çıkar çatışmaları/koalisyonları üzerinden okuyup, işin duygulanımsal ve karakterolojik ekonomisini tümüyle ihmal etmek. Bu makale, ikinci körlüğü azaltmayı amaçlıyor. Faşizmi sadece ne söylediği üzerinden değil ne yaptığı ve kitleler ile liderlik arasındaki bağın hangi psikososyal düzeneklerle kurulduğu üzerinden okuyan tarihsel ve kuramsal damarı (Paxton, 2004; Arendt, 1951) psikanalitik ve sosyal psikolojik bir perspektifle yan yana getirmeye çalışacağım.
Birikim’de 1997’de yayımlanan Narsisizm Sosyalizme Karşı başlıklı makalemde, narsisistik ve anti-sosyal (psikopatik) karakter tarzlarının yalnızca bireysel bir klinik mesele değil, aynı zamanda bir toplumsal bağlanma ve siyasal tahayyül meselesi olduğunu tartışmaya çalışmıştım (Paker, 1997). Bugünkü makalede o erken hattı daha sistematik bir şekilde geliştirmeyi umuyorum: Kapitalizmin belirli bir tarihsel-politik biçimi olarak faşizmin, biz-onlar ayrımını katılaştıran, benliği kolektif düzeyde yücelten ama aynı anda benliği lidere ve ulus mitine tabi kılan, empatiyi ve çoğulculuğu zayıflık gibi sunan bir duygulanım rejimi kurduğunu; psikopatinin ise kişilik örgütlenmesi düzeyinde benzer bir başkası yokmuş gibi yaşama mantığını uç noktaya taşıyabildiğini göstereceğim.
Psikopati kavramını bu yazıda gündelik hakaret diliyle değil, psikopatoloji literatüründeki anlamıyla kullanıyorum: Süreğen biçimde yüzeysel duygulanım, vicdan ve suçluluk hissedebilme kapasitesinde belirgin zayıflık, araçsallaştırıcı ilişki kurma, manipülasyon, dürtüsellik ve kuralları umursamama gibi örüntülerden söz ediyorum (Hare, 2003; Cleckley, 1941/1988). Bu özellikler birey düzeyinde seyrederken bile yıkıcı olabilir; fakat siyasal alanda belirli kriz koşullarında, kurumsal cezasızlık ve propaganda ile birleştiğinde normalleşmiş şiddet/baskı üreten bir iklime dönüşebilir. Tam da bu noktada psikanalitik literatürün habis (malignant) narsisizm ve onun da özel ve uç bir biçimi olan psikopati gibi kavramları işe yarayabilir: Narsisistik büyüklenmeciliğin ego ile uyumlu bir saldırganlık ve acımasızlık, kuralsızlık, araçsallaştırma, dürtüsellik gibi anti-sosyal eğilimlerle birleştiği, empati kapasitesinin iyice aşındığı daha ağır bir örgütlenme düzeyi (Kernberg, 1984) faşizan siyasetin liderlik ve kitle bağında sık karşılaştığımız bazı motiflerle düşündürücü benzerlikler taşıyabilir.
Öte yandan faşizmi psikopatik liderlerin icadı gibi popüler kültürde sık rastlanan bir açıklamaya indirgemek de çok yanıltıcı olur. Faşizmin bir kitle psikolojisi boyutu vardır ve bu boyut, psikanalitik ve sosyal psikolojik metinlerde uzun zamandır tartışılıyor. Bu literatür, faşizmin bir duygulanım ekonomisi olarak nasıl işlediğini anlamada hâlâ güçlü araçlar sunuyor.
Yeni Arayış’ta daha önce yayımlanan Faşizmin Temel Özellikleri başlıklı yazım ise bu makalenin siyasal-kavramsal zeminini pratik biçimde tamamlıyor: Modernizmin ve eleştirel aklın inkârı, eşitlik ve özgürlük düşmanlığı, hiyerarşi fetişi, düşman icadı, şiddetin estetize edilmesi, komploculuk, tek benlik, tek irade fantezisi gibi motifler (Paker, 2025a) burada psikopati tartışmasıyla yeniden kesişecek. Başka bir deyişle: 2.2’de amacım, faşizmin siyasal repertuarını psikodinamik bir mercekten yeniden okumak ve psikopatinin bu repertuarın bazı uç biçimleriyle nasıl temas edebildiğini göstermek.
Baştan özetle söylersem, nasıl ki kapitalizm ile narsisizm birbirlerini besleyen bir psiko-kültürel alan yaratıyorsa, benzer bir karşılıklı beslenme durumunun faşizm ile psikopati arasında var olduğunu iddia ediyorum.
Faşizmi kategorik bir ya vardır ya yoktur şeklinde değil, yoğunluk kazanan bir yelpaze (spektrum) olarak ele almak çoğu zaman daha açıklayıcıdır. Faşizan motifler (eleştirel akla kuşku, komplo dili, düşman icadı, güç ve saldırganlığın yüceltilmesi, seçmeci halkçılık vb.) farklı bağlamlarda farklı kombinasyonlarla bir araya getirilebilirler
Faşizm nedir?: Kısa kavramsal netleştirme
Faşizmi, gündelik dildeki gevşek baskıcılık etiketinden ayırmak için en işe yarar başlangıç, onu bir yeniden doğuş vaadi etrafında örgütlenen radikal aşırı-milliyetçilik olarak tanımlamaktır: ulusun çöküş/yozlaşma/aşağılanma anlatısıyla resmedilmesi ve ardından arınma, seferberlik ve yeniden kuruluş fantezisiyle bir diriliş vaat edilmesi (Griffin, 1991). Bu çekirdek, faşizmi sıradan otoriterlikten ayırır; çünkü faşizm yalnızca otoriteyi sertleştirmekle kalmaz, aynı zamanda kitle seferberliği (mobilizasyonu) üretir, hareket formu içinde militanlaşmayı teşvik eder ve şiddeti çoğu zaman arınma ve yeniden kuruluşun kurucu unsuru gibi meşrulaştırır (Paxton, 2004; Payne, 1995). Faşizmi sabit bir öğreti olarak değil, kriz koşullarında gelişen bir süreç olarak okumak önemlidir: hareketin meşruiyet kazanma biçimleri, kurumsal ittifaklar, devlet aygıtına sızma/ele geçirme ve radikalleşme evreleri, faşizanlaşmayı adım adım görünür kılar (Paxton, 2004).
Bununla birlikte, faşizmi kategorik bir ya vardır ya yoktur şeklinde değil, yoğunluk kazanan bir yelpaze (spektrum) olarak ele almak çoğu zaman daha açıklayıcıdır. Faşizan motifler (eleştirel akla kuşku, komplo dili, düşman icadı, güç ve saldırganlığın yüceltilmesi, seçmeci halkçılık vb.) farklı bağlamlarda farklı kombinasyonlarla bir araya getirilebilirler (Eco, 1995). Dolayısıyla pek çok otoriter rejim, propaganda, kurum aşındırma, muhalefeti gayrimeşrulaştırma ve biz-onlar siyaseti gibi bazı ortak teknikleri paylaşabilir; fakat faşizme doğru kayış, bu tekniklerin yeniden doğuşçu aşırı-milliyetçi çekirdekle birleşip kitlesel seferberlik ve arındırıcı şiddet mantığına eklemlenmesiyle belirginleşir (Stanley, 2018; Griffin, 1991). Bu makalede faşizmi, tam da bu nedenle, hem ayırt edici bir çekirdeği olan hem de tarihsel-siyasal koşullara göre yoğunlaşabilen bir siyasal mantık olarak kullanıyorum (Paxton, 2004; Eco, 1995).
Böyle bir perspektiften bakıldığında, bir süredir Türkiye dahil dünyanın önemli bir bölümünde ciddi derecede bir faşizanlaşma sürecinde olduğumuz söylenebilir.
Psikopati nedir?: Kısa klinik netleştirme
Psikopati, yüzeysel çekicilik ve manipülatif ilişki kurma, kronik aldatıcılık, empati ve vicdan kapasitesinde belirgin zayıflık, pişmanlık ve suçluluk yoksunluğu, dürtüsellik ve sorumsuzluk gibi özelliklerin kümelenmesiyle tanımlanır (Hare, 2003). Üç-katmanlı model bu belirti kümesini üç ana boyutta berraklaştırır: pervasızlık (boldness - soğukkanlı cesaret/tehdit karşısında kaygı düşüklüğü), kötücüllük (meanness - acımasızlık, başkalarını araçsallaştırma, duygusal empati zayıflığı) ve sınırsızlık/taşkınlık (disinhibition - ketlenme zayıflığı, dürtüsellik, kural tanımazlık) (Patrick ve ark., 2009). Bu model, psikopatinin tek bir kalıp değil, farklı bileşimlerle görülebilen bir örüntü olduğunu; bazı vakalarda soğukkanlılık öne çıkarken bazılarında dürtüsellik ve davranışsal taşkınlığın baskın olabileceğini gösterir.
Psikanalitik açıdan psikopatik kişilik tarzı, çoğu zaman erken dönem bağlanma/otorite (ve ağır/kronik kötü muamele) deneyimleriyle ilişkili, bağ kurma/empati kapasitesi sınırlı, suçluluk yerine öfke ve haklılık duygusu baskın, ilişkiyi sıkça kazanan-kaybeden mantığıyla kuran; başkalarını araçsallaştırmaya ve sınır ihlaline yatkın bir karakter örgütlenmesi olarak tanımlanır (McWilliams, 2011). Bu iki perspektif birlikte düşünüldüğünde psikopati, yalnızca şiddet ya da suçla özdeşleştirilmemeli; daha temel düzeyde, başkasının öznelliğini tanıma ve ona göre kendini sınırlama kapasitesinin zayıfladığı, bu yüzden de ilişkilerin kolaylıkla araçsallaştığı bir kişilik örgütlenmesi olarak anlaşılmalıdır. Bu kişilik tarzı, çoğu kişilik örüntüsü gibi bir süreklilik (yelpaze) üzerinde düşünülebilir: uç düzeyde, kalıcı işlev kaybı ve belirgin zarar vericilikle klinik/adli bir problem (anti-sosyal kişilik bozukluğu) haline gelir. Ancak tanı eşiğini karşılamasa bile, toplum örneklemlerinde psikopatik özelliklerin daha hafif düzeylerde de ölçülebildiği ve çok daha geniş bir dağılım gösterdiği bilinmektedir (Hare ve Neumann, 2008; Levenson ve ark., 1995).
Faşizan iklimde psikopatikleşme: kurumsal seçilim ve ahlaki çözülme
Faşizan siyaset, bazı dönemlerde öyle bir kurumsal ve kültürel iklim üretir ki, psikopatik örüntülerin çekirdek bileşenleriyle rezonansa giren davranışlar (acımasızlık, araçsallaştırma, cezasızlık beklentisi, empatiyi zayıflık sayma) ödüllendirilir, bu davranışları sergileyenlere daha fazla imkanlar sunulur, daha hızlı yükselmeleri ve dolayısıyla daha fazla iktidar sahibi olmaları sağlanır. Paxton’un faşizmi seferber edici tutkular ve pratikler üzerinden okuması, bu iklimin nasıl kurulduğunu açıklar: kriz anlatısı, hakiki halkın temsilcisi iddiası, düşman icadı ve şiddetin meşrulaştırılması, yalnızca yukarıdan aşağı baskı değil, aşağıdan yukarı katılımcı bir sertleşme de üretir (Paxton, 2004). Bu sertleşme, propaganda ve biz-onlar siyasetiyle gündelik hayata sızar (Stanley, 2018). Bu süreçte düşmanlaştırma sadece siyasal bir söylem değil, insanlıktan çıkarma (dehumanization) pratikleriyle (örneğin öteki grubu daha aşağı, daha tehditkâr, daha insan-dışı temsil etmek) empati kanallarını daraltan bir duygulanım teknolojisi hâline gelir (Haslam, 2006).
İkinci mekanizma ise, faşizan iklimin yalnızca psikopatik kişilik tarzına sahip kişileri değil, daha geniş kitleleri de belirli durumlarda psikopatiye yakın davranış örüntülerine doğru itebilmesidir. Ahlaki çözülme (moral disengagement) kavramı burada anahtar olarak görülebilir: şiddeti haklılaştıran dil kalıpları, sorumluluğun dağıtılması, eylemin sonuçlarının önemsizleştirilmesi ve mağdurların suçlanması gibi süreçler, normalde sınır koyan vicdan düzeneklerini devre dışı bırakabilir (Bandura, 1999). Milgram’ın meşhur otoriteye itaat deneylerinden elde edilen bulgular ve Arendt’in kötülüğün sıradanlığı tartışması, bu tür rejimlerde şiddetin kişisel sadizmden çok, kurumsal roller ve itaat zincirleri içinde rutinleşebildiğini hatırlatır (Arendt, 1963; Milgram, 1974). Dolayısıyla faşizanlaşma, klinik anlamda psikopatinin yaygınlaşmasından önce, daha geniş bir toplumsal düzeyde empati kaybını, araçsallaştırmayı ve acımasızlığı normalleştiren bir iklim yaratarak psikopatikleşmeye uygun zemini döşeyebilir.
Bu nedenle burada önerilen bağ, faşizm = psikopati eşitlemesi değil; faşizmin, psikopatik eğilimleri olan bireylerin yükselmesini ve psikopatik yöntemlerin siyasal repertuarda sıradanlaşmasını kolaylaştıran bir duygulanım ve normlar ekosistemi kurabilmesidir.
Kitle bağı, benlik savunmaları ve psikopatikleşme iklimi
Faşizm yalnızca bir ideoloji ve kurumlar toplamı değil, aynı zamanda kitleler ile liderlik arasında kurulan özel bir duygulanım ve bağlanma düzenidir. Freud’un kitle psikolojisi analizinde, bireylerin lideri ego ideali konumuna yerleştirerek ona libidinal bir bağla bağlanmaları, benliğin bir parçasını lidere devretme ve eleştirel yargıyı askıya alma eğilimini güçlendirebilir; bu da biz-içi dayanışmayı artırırken onlara yönelik saldırganlığın meşrulaştırılmasına psikolojik zemin hazırlar (Freud, 1921/1955). Reich, faşizmin bu kitlesel çekim gücünü, yalnızca dışsal baskı aygıtlarıyla değil, karakter yapıları, bastırma düzenekleri ve otoriteye yönelimle eklemleyerek okur; yani faşizan siyasetin, kitlelerin iç dünyasında zaten var olan gerilimleri belli bir düzen ve arınma fantezisi içinde örgütleyebildiğini vurgular (Reich, 1933/1970). Fromm ise modern özgürlük deneyiminin ürettiği yalnızlık, güçsüzlük ve belirsizlik kaygılarının, bazı koşullarda benliği otoriter teslimiyet, yıkıcılık ya da otomatik uyum gibi kaçış mekanizmalarına itebileceğini ileri sürer; faşizan çekimin, benlik kırılganlığını güç ve aidiyet vaadiyle telafi eden bir cazibe üretmesi de buraya bağlanır (Fromm, 1941).
Bu çerçeve, faşizan iklimlerde psikopatinin bireysel bir kişilik örgütlenmesi olarak tüm kitleye yayılması anlamına gelmez; ancak kısa vadede, geniş grupların daha ilkel savunulara yaslanmasıyla psikopatik işlev benzeri bazı örüntülerin (acımasızlığın normalleşmesi, araçsallaştırma, empati eşiğinin düşmesi, cezasızlık duygusu) toplumsal dolaşıma girmesi kolaylaşabilir. Bölme, yansıtma ve yansıtmalı özdeşim gibi süreçler, Biz’in mutlak iyi-doğru, Onlar’ın ise tüm kötülüğün taşıyıcısı düşman ilan edilmesiyle ahlaki freni devreden çıkaran bir insanlıktan çıkarma (dehumanization – düşman olarak gördüklerini insan-altı yaratıklar olarak algılama) patikası üretebilir (Klein, 1946). Adorno ve arkadaşlarının otoriter kişilik çözümlemesi ise, kör itaate yatkınlık, güç fetişi ve saldırganlığın meşru hedeflere yöneltilmesi gibi eğilimlerin, belirli tarihsel bağlamlarda faşizan siyasetin kitle tabanını nasıl güçlendirebildiğini ampirik ve kuramsal olarak tartışır (Adorno ve ark., 1950).
Bu nedenle burada önerilen bağ, faşizm = psikopati eşitlemesi değil; faşizmin, psikopatik eğilimleri olan bireylerin yükselmesini ve psikopatik yöntemlerin siyasal repertuarda sıradanlaşmasını kolaylaştıran bir duygulanım ve normlar ekosistemi kurabilmesidir.
Otoriterlik ve hiyerarşi yönelimi
Faşizanlaşmayı toplumsal ölçekte “hangi psikolojik eğilimler ve hangi koşullarda güç kazanır?” sorusuyla düşündüğümüzde, sosyal psikoloji iki güçlü eksen önerir: otoriterlik ve hiyerarşi arzusu. Klasik otoriter kişilik geleneği, gelenekselcilik, otoriteye boyun eğme ve sapmayı cezalandırmaya dönük saldırganlık kümelenmesine dikkat çeker (Adorno ve ark., 1950). Daha sonraki çalışmalarda bu otoriter kişilik bileşenlerinin özellikle Biz’e yönelik tehdit algısıyla güçlenebildiği gösterilmiştir (Altemeyer, 1996). Buna paralel olarak, otoriter kişilik bileşenlerinin bir sosyal baskınlık yönelimi oluşturduğu; bu yönelimin de gruplar arası hiyerarşiyi ve eşitsizliği doğal ya da hak edilmiş sayan, ayrıcalığı ve tahakkümü meşrulaştırmaya yatkın bir konumlanış olduğu tanımlanmıştır (Sidanius ve Pratto, 1999). Bu iki eksenin farklı psikolojik kaynaklardan (tehdit ve tehlikeli dünya algısı ile rekabet ve orman kanunları algısı gibi) beslenebildiğini, ama birlikte çalıştıklarında dış grup (Onlar) düşmanlığı, cezalandırıcı siyaset ve demokratik normların aşınması gibi sonuçlara yol açabilmektedir (Duckitt ve Sibley, 2010).
Bu çerçeve, faşizmi özü gereği bambaşka kategori olarak değil, otoriter repertuarın belirli bir eşiğin ötesinde yoğunlaşıp radikalleştiği bir spektrum olarak düşünmeyi kolaylaştırır: pek çok otoriter rejim itaat, sansür, muhalefeti bastırma gibi araçları kullanır; faşizanlaşma ise bunların, kitle mobilizasyonu ve arıtıcı şiddet mantığıyla, daha sert bir biz-onlar ayrımı ve daha saldırgan bir hiyerarşi siyaseti içinde düğümlenmesiyle belirginleşir. Bu noktada önemli bir ek, psikopatiyi kitlelere teşmil etmek değil; faşizan iklimin bazı özelliklerinin (cezasızlık, araçsallaştırma, acımasızlığın ödüllendirilmesi) psikopatik eğilimlerle kısmi rezonans kurabilmesidir. Nitekim geniş örneklemli çalışmalarda psikopatik özelliklerin, otoriter kişilik eğilimleri üzerinden (ya da onlarla birlikte) önyargı ve dışlayıcı tutumları güçlendirebildiği gösterilmiştir; bu bulgu, faşizanlaşma bağlamında “hangi karakterolojik eğilimlerin ve hangi siyasal pratiklerin birbirini kolaylaştırdığı” sorusuna dair somut bir ışık tutar (Roy ve ark., 2021).
Faşizanlaşma süreçlerinde kritik soru “kimler veya kaç kişi psikopattır” değil; hangi siyasal ve kurumsal düzeneklerin, psikopatik eğilimlerle uyumlu davranışları ödüllendirdiği ve hangi toplumsal psikolojik dinamiklerin (tehdit algısı, hiyerarşi arzusu) bu ödüllendirmeyi sürdürülebilir kıldığıdır. Faşizm ile psikopati arasındaki ilişkinin tam da bu seçilim, teşvik ve normalleşme hattında yürümektedir.
Sonuç: “Faşizm = Psikopati” değil, faşizanlaşma içinde psikopatikleşme
Bu makalede, faşizm ile psikopatiyi birbirine indirgemek yerine, iki farklı düzlemi analitik olarak yan yana getirerek şunu göstermeye çalıştım: Faşizm tarihsel ve siyasal bir formdur; psikopati ise klinik bir kişilik örüntüsüdür. Ancak faşizanlaşma, otoriter repertuarın belirli bir eşiğin ötesinde yoğunlaşıp kitlesel seferberlik ve düşmanlaştırma üzerinden çalıştığı bir süreç olarak ele alındığında, bazı psikopatik işlevlerin toplumsal dolaşıma girmesini kolaylaştıran bir iklim üretebilir. Düşmanı insanlıktan çıkaran temsil pratikleri ve şiddeti meşrulaştıran ahlaki çözülme mekanizmaları, sıradan insanların da belirli koşullarda daha araçsallaştırıcı ve daha acımasız davranışlara uyum gösterebildiği bir normalleşme hattı yaratabilir. Burada psikopatikleşme derken kastedilen, toplumun klinik anlamda psikopatikleşmesi değil; empati eşiğinin düşmesi, şiddetin sıradanlaşması ve başkasının öznelliğinin değer kaybetmesi gibi süreçlerin genişlemesidir.
Bu nedenle, faşizanlaşma süreçlerinde kritik soru “kimler veya kaç kişi psikopattır” değil; hangi siyasal ve kurumsal düzeneklerin, psikopatik eğilimlerle uyumlu davranışları ödüllendirdiği ve hangi toplumsal psikolojik dinamiklerin (tehdit algısı, hiyerarşi arzusu) bu ödüllendirmeyi sürdürülebilir kıldığıdır. Faşizm ile psikopati arasındaki ilişkinin tam da bu seçilim, teşvik ve normalleşme hattında yürümektedir.
Buradan çıkan sonuç, çözümün de yalnızca tek tek kötü aktörleri teşhir etmekle sınırlı olamayacağıdır. Faşizanlaşma bir süreçse, ona karşı duruş da süreklilik arz etmelidir: düşmanlaştırmayı boşa düşüren bir kamusallık, cezasızlığı engelleyen kurumsal frenler, insanların ve sosyal grupların birbirini özne olarak görmesini mümkün kılan ilişkisellik normları ve otoriter/psikopatik hamlelere karşı tavizsiz net duruşlar güçlendirilmedikçe, acımasızlığınrasyonalitesi güçlenerek devam eder. Faşizanlaşma süreçlerinde psikopatikleşmiş bir toplum ise içten içe çürüyerek bir toplum olarak devam edemez hale gelir. Orası artık cehennemdir.
Faşizanlaşma hızlandığında karşımızda yalnızca bir ideoloji değil, bir ilişki rejimi belirir: korkuyla beslenen, utandırarak yöneten, empatiyi zayıflık sayan bir rejim. Buna karşı en etkili panzehir, dar bir doğruculuk değil, olabildiğince geniş demokratik ittifaklar kurmak ve o ittifakların içinde farklılıkların benliklerini saklamadan taşıyabileceği bir tanınma zemini inşa etmektir. Anti-faşist duruş, aynı zamanda anti-psikopat bir duruştur: başkalarını (ve tabii kendini) nesneleştirmeyen, acıyı inkâr etmeyen, gücü sınırsızlaştırmayan; dayanışmayı, eşitliği ve özgürlüğü hem dilde hem pratikte yeniden üreten bir duruş. Çünkü faşizmin dili, en nihayetinde, ancak eşit muhatapların birbirlerinin öznelliklerini tanıyıp saygı gösterebildikleri bir ilişkisel alanın diliyle susturulabilir.
Kaynakça
- Adorno, T. W., Frenkel-Brunswik, E., Levinson, D. J., ve Sanford, R. N. (1950). The Authoritarian Personality. New York, NY: Harper & Brothers.
- Altemeyer, B. (1996). The Authoritarian Specter. Cambridge, MA: Harvard University Press.
- Arendt, H. (1951). The Origins of Totalitarianism. New York, NY: Harcourt, Brace and Company.
- Arendt, H. (1963). Eichmann in Jerusalem: A report on the Banality of Evil. New York, NY: Viking Press.
- Bandura, A. (1999). Moral disengagement in the perpetration of inhumanities. Personality and Social Psychology Review, 3(3), 193–209.
- Cleckley, H. (1941/1988). The Mask of Sanity: An Attempt to Clarify Some Issues About the So-Called Psychopathic Personality (5. basım). Augusta, GA: Emily S. Cleckley.
- Duckitt, J. ve Sibley, C. G. (2010). Personality, ideology, prejudice, and politics: A dual-process motivational model. Journal of Personality, 78(6), 1861–1893.
- Eco, U. (1995, 22 Haziran). Ur-fascism. The New York Review of Books.
- Freud, S. (1921/1955). Group psychology and the analysis of the ego. J. Strachey (Der. ve Çev.), The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud (Vol. 18, s. 65–144). London, UK: Hogarth Press.
- Fromm, E. (1941). Escape from Freedom. New York, NY: Farrar & Rinehart.
- Griffin, R. (1991). The Nature of Fascism. London: Pinter Publishers.
- Hare, R. D. (2003). Manual for the Revised Psychopathy Checklist (2 basım). Toronto, ON: Multi-Health Systems.
- Hare, R. D., & Neumann, C. S. (2008). Psychopathy as a clinical and empirical construct. Annual Review of Clinical Psychology, 4(1), 217–246.
- Haslam, N. (2006). Dehumanization: An integrative review. Personality and Social Psychology Review, 10(3), 252–264.
- Kernberg, O. F. (1984). Severe Personality Disorders: Psychotherapeutic Strategies. New Haven, CT: Yale University Press.
- Klein, M. (1946). Notes on some schizoid mechanisms. The International Journal of Psycho-Analysis, 27, 99–110.
- Levenson, M. R., Kiehl, K. A. ve Fitzpatrick, C. M. (1995). Assessing psychopathic attributes in a noninstitutionalized population. Journal of Personality and Social Psychology, 68(1), 151–158.
- McWilliams, N. (2011). Psychoanalytic Diagnosis: Understanding Personality Structure in the Clinical Process (2. basım). New York, NY: Guilford Press.
- Milgram, S. (1974). Obedience to Authority: An Experimental View. New York, NY: Harper & Row.
- Paker, M. (1997). Narsisizm sosyalizme karşı. Birikim, 101 (Haziran 1997). [Yeniden basım: Tanıl Bora (Der.) (2000). Yeni Bir Sol Tahayyül İçin. İstanbul: Birikim Yayınları].
- Paker, M. (2025a, 17 Mayıs). Faşizmin temel özellikleri. Yeni Arayış.
- Paker, M. (2025b, 12 Aralık). Narsisizm 1.0: Sağlıklı narsisizm. Yeni Arayış.
- Paker, M. (2026a, 5 Ocak). Narsisizm 2.0: Patolojik narsisizm. Yeni Arayış.
- Paker, M. (2026b, 19 Ocak). Narsisizm 2.1: İleri kapitalizmde patolojik narsisizmin yaygınlaşması. Yeni Arayış.
- Patrick, C. J., Fowles, D. C., & Krueger, R. F. (2009). Triarchic conceptualization of psychopathy: Developmental origins of disinhibition, boldness, and meanness. Development and Psychopathology, 21(3), 913–938.
- Paxton, R. O. (2004). The Anatomy of Fascism. New York, NY: Alfred A. Knopf.
- Payne, S. G. (1995). A History of Fascism, 1914–1945. Madison, WI: University of Wisconsin Press.
- Reich, W. (1933/1970). The Mass Psychology of Fascism (V. R. Carfagno, Çev.). New York, NY: Farrar, Straus and Giroux.
- Roy, S., Neumann, C. S., Jones, D. N., Gari, A. ve Šram, Z. (2021). Psychopathic propensities contribute to social dominance orientation and right-wing authoritarianism in predicting prejudicial attitudes in a large European sample. Personality and Individual Differences, 168, 110355.
- Sidanius, J., ve Pratto, F. (1999). Social Dominance: An Intergroup Theory of Social Hierarchy and Oppression. Cambridge, UK: Cambridge University Press.
- Stanley, J. (2018). How Fascism Works: The Politics of Us and Them. New York, NY: Random House.






























Yorum Yazın