"Venceréis, Pero No Convenceréis"*
Miguel de Unamuno 1936
Şu günlerde elimde sarı bir toz bezi, başımda iğne oyalı bir tülbent, kafamda ise "bu camlar neden hiç temiz kalmıyor?" sorusuyla bayram temizliğinin o amansız girdabına kapılmış haldeyim. Biliyorsunuz, bizde bayram temizliği sadece yüzeyleri parlatmak demek değil; balkon yıkarken alt komşunun camını ıslatmamaya çalışmak, o ağır yün halıları balkondan sarkıtıp var gücünle döverken aslında tüm kışın kasvetini o tüylerden arındırmak. Koltukların altını, büfenin arkasını, halıların altına itilip unutulmuş tüm o "mukaddesat" kırıntılarını da gün yüzüne çıkarma mevsimi bu. Şöyle bir dip köşe gireyim, o ağır perdeleri indireyim diyorum; ama her defasında şehrin üzerine çöken o gri, bitmek bilmeyen "karar" tozları parmağıma bulaşıyor.
Sahi, her bayram öncesi böyle canhıraş bir arınmaya giriyoruz da, neden her defasında aynı köşelerden aynı kirli niyetler fırlıyor? Yoksa biz sadece görünen yüzeyleri parlatıp, asıl tortuyu zihnimizin bodrum katlarına mı saklıyoruz?
Tam o sırada aklıma bugünlerde Filistin meselesindeki dik duruşuyla vicdanımıza su serpen İspanya Başbakanı Pedro Sanchez geliyor. Sanchez'in rüzgârı bizi İspanya'ya o kadar yaklaştırınca, insan ister istemez o toprakların hikâyesine dalarak bugüne bir ayna tutmak istiyor. Zira bir şehrin emanetçisi üzerinden kurgulanan, aslında daha büyük bir yolculuğun önünü kesmek için hazırlanan o metinler; hani o içeriye kimsenin alınmadığı, kapıların ardına gizlenen o soğuk odalar ve o "çöp" mahiyetindeki iddialar, aslında hepimize tanıdık gelen o eski ve karanlık bir alışkanlığın devamı gibi duruyor karşımızda.
İşte tam burada, İspanya'nın o derin ruhunu anlamak için Federico García Lorca'nın bahsettiği o meşhur Duende (sanatçının ve halkın ruhundaki o dizginlenemez, otantik ve karanlık yaratıcı güç) kavramına bakmak gerek.
–Lorca özellikle bilinçli bir seçim bu yazıda, şiir merakımız malumunuz. – Lorca, o trajik sonuna yürümeden çok önce bizleri uyarmıştı bence: "En derin denizlerde bile boğulmaz insan, onu boğan kendi sığlığıdır." Bugün, o meşhur 19 Mart gününün üzerinden geçen koca bir yılın ardından, bir kentin iradesine karşı kurulan o barikatlara bakınca Lorca'nın ne demek istediğini daha iyi anlıyorum. Bir halkın yarınına dair beslediği o büyük umudu ve o toplumsal Duende'yi, sığ bir kâğıt parçasının içine hapsedebileceğini sanmak, o sığlığın ta kendisi değil mi?
Yaşananları bir tek devrimci şair üzerinden anlatmakta sığ kalır. Bu noktada karşınıza Georges Bataille çıksın işi başka bir boyuta taşısın isterim. Bataille, toplumların enerjilerini tamamen bastıramayacağını, o enerjinin bir şekilde "aşırılık" olarak patlayacağını anlatır ve buna "Lanetli Pay"(La Part Maudite) der. Siz bir kentin nefesini kesmeye, iradesini kapalı kapılar ardında buharlaştırmaya çalıştığınızda; o bastırılan enerji yok olmaz, aksine daha da yoğunlaşarak birikir. Tıpkı bizim o tozunu atmak için dövdüğümüz halılar gibi; üzerine vuruldukça içindeki toz daha çok dışarı dağılır. Bugün o "çöp" torbasını andıran iddialarla, hukukun temel ilkelerinin bile içinde boğulduğu o metin yığınlarıyla halkın bu "payını" tasfiye etmeye çalışmak... Aksine, o halıya vurulan her darbe, saklanmak istenen tozu daha da görünür kılar.

Peki, bu tıkanmışlıkta bize asıl kim yol gösterir derseniz, karşımıza İspanya'nın vicdanı Miguel de Unamuno çıkar. Unamuno, sadece bir felsefeci değil; kaba kuvvete karşı aklın nasıl dik durabileceğini gösteren o devasa isim bana göre. 1936'da muktedirlerin gözlerinin içine bakıp o efsane cümleyi kurmuştu: "Venceréis, pero no convenceréis. Venceréis porque tenéis sobrada fuerza bruta; pero no convenceréis, porque convencer significa persuadir."
Yani: "Yeneceksiniz ama ikna edemeyeceksiniz. Yeneceksiniz çünkü kaba kuvvetiniz fazla; ama ikna edemeyeceksiniz, çünkü ikna etmek, inandırmak demektir.”Unamuno çok net söylediğinde değil mi?
Birini alt etmek için eldeki gücü kullanmak, tutsak almak, onu adliye koridorlarında mesai harcamaya zorlamak, hatta kapıları halka kapatıp kendi kendine bir sonuç yazmak mümkün olabilir. Ancak kazanılan şey sadece soğuk ve akıbeti belirsiz bir zaferden ibaret kalır; toplumun vicdanında açılan yarayı asla kapatamaz, insanları "adaletin tecelli ettiğine" dair asla ama asla ikna edemez.
Çünkü adalet, bir sandığa kilitlenip havasız bırakıldığında sadece o sandığın içindekini değil, o sandığı taşıyan elleri de çürütmeye başlar. Bayram temizliğinde kapının önüne konulan o ağır kokulu torbalar gibi, içeriği boş ama gürültüsü ve dolayısıyla kokusu çok olan süreçler de tarihin o değişmez ayıklama kuralına boyun eğer.
Sonuçta, toz bezini elimden bırakıp pencereden dışarı baktığımda şunu görüyorum: Sanchez'in İspanya'sı gibi dik, Lorca'nın şarkısı gibi lirik ama dirençli, Unamuno'nun feraseti gibi vakur bir irade var karşımızda. (Evet bildiniz “O”)
Bayram geliyor evet, biz camları silecek, halıları dövecek, o biriken tozları savuracağız. Ama bu bayramın gerçek temizliği, adaletin üzerine çöken o ağır, zifiri isi zihinlerimizden süpürmekle başlayacak. O kapalı odalardan sızan adaletsizlik kokusu, bayram sabahının o tazeleyici rüzgârıyla savrulup gidecek.
Söylemeden geçmeyeyim değerli okur: Siz yine de camları iyi silin; zira o "çöp" iddianamelerin yarattığı kirliliğin ardındaki o pırıl pırıl geleceği net görmek için en çok buna ihtiyacımız olacak.
Yazar Notu:
Dostlarım, bayramınız şimdiden kutlu, gönlünüz ferah olsun! Malum, bizde her temizlik aslında bir "devri sabık" korkusunu bastırma çabasıdır; ama ne kadar süpürürseniz süpürün, devranın o meşhur dönme huyu değişmez. Şahsımın da dediği gibi;) Temizlik iman işidir, gerisi iddianame. Kötülüğü affetmeli miyiz? Sanmıyorum... Önce bir devran dönsün, roller bir değişsin, o zaman bakarız.
Ben şimdi şu camları parlatmaya döneyim, zira ufukta görünen o pırıl pırıl yarını kaçırmaya hiç niyetim yok. Baklavanın şerbetini dozunda, adaletin umudunu kalbinizde tutun. Bayramın tadını çıkarın; zira tarih, halının altına süpürülenleri kapı önüne koyup sahibine iade etme konusunda oldukça inatçıdır!
* Mağlup edeceksiniz ama ikna edemeyeceksiniz




























Yorum Yazın