Geçen hafta sosyal medyada dolaşan bir videoda, 8 Mart’ta Dubai’deki al-Mamzar plajının üzerinde uçan bir İran Shahed insansız hava aracı görünüyordu. Bir savaş uçağı da onu kovalıyor, düşürmeye çalışıyordu. Aşağıda ise insanlar şemsiyelerin altında güneşleniyordu. Yorumlar iki yöne gidip geliyordu: Savaş zamanında insanların hâlâ plajda olması mı daha şaşırtıcıydı, yoksa hükümetlerine güvenip “en iyi hayatlarını” yaşamaya devam etmeleri zaten haber değeri taşımıyor muydu?
Hürmüz Boğazı’nın yakınında yer alan Dubai’nin güvenli olması gerekiyordu. Oysa 28 Şubat’tan beri İran tarafından saldırıya uğruyor. Birleşik Arap Emirlikleri üzerinde 260’tan fazla balistik füze ve 1.500’den fazla insansız hava aracı tespit edildi; çoğu intercept edildi (engellendi) ama patlama sesleri artık şehrin günlük ses manzarasının bir parçası haline geldi.
On yıllardır kendini şık, apolitik, gelir vergisiz bir sığınak olarak pazarlayan, etrafındaki kaotik bölgeden tamamen ayrı ve üstte yüzen bir şehir imajı çizen Dubai, birdenbire yalıtımsız kaldı.
Dubai gergin. Büyük bankalar çalışanlarından ofis kulelerine gelmemelerini istedi. İnsanlar yeraltı otoparklarında ya da bulabildikleri herhangi bir korunakta saklandı. Ebeveynler çocuklarına tepedeki patlamaların Ramazan havai fişekleri olduğunu söylüyordu.
Şimdiye kadar BAE’de en az dört kişi öldü aralarında bir Pakistanlı, bir Nepalli ve bir Bangladeşli var. Finans şirketlerinde, hedge fonlarda, aile ofislerinde, hukuk firmalarında ve danışmanlık şirketlerinde çalışan, imkânı olan birçok kişi ticari uçuşlar ve özel jetlerle Körfez’den kaçmaya çalıştı.
Saldırılar devam etti. 11 Mart’ta Dubai Uluslararası Havalimanı’na düşen iki insansız hava aracı dört kişiyi yaraladı.
Dünyanın nüfusunun yaklaşık üçte ikisi sekiz saatlik uçuş mesafesinde olduğundan burası vazgeçilmez bir aktarma merkezi haline gelmiş; Emirates Havayolları da küresel bir güç olmuştu. Savaş başladığından beri havalimanı defalarca kısa süreliğine operasyonlarını durdurdu. Bölgeye gelen-giden binlerce uçuş iptal edildi.
Bu saldırılar, Dubai’nin yeni tip küresel metropol modelinin temel varsayımına darbe vurdu. Şehir, kökleri olan, insanları ve tarihi olan bir yerden ziyade sermaye alışverişi için boş bir levha haline geldi buna “şehir olarak platform” diyebiliriz.
Başarısı o kadar yayıldı ki “Dubaification” (Dubai’leşme) diye bir terim doğdu: Aynı AVM’ler, kuleler, restoranlar, havalimanı salonları ve lüks markalarla dolu yerler, sanki güvenliymiş ve İran’a yakınlığına, şimdi abluka altındaki Hürmüz Boğazı’na rağmen zarardan uzakmış gibi hissettiriyor.
Yakınlarda bir Nobu ve Louis Vuitton mağazası varken ne olabilir ki?
Yaklaşık on yıl önce Abu Dabi’deki New York Üniversitesi’nin uydu kampüsünde “Küresel Şehir” adlı bir ders vermek için Birleşik Arap Emirlikleri’ne ilk kez gittim. Ders her gün yapılıyordu ve Dubai ile Abu Dabi sınıflarımızdı. NYU’nun “öğrenci ve öğretim üyesi için kesintisiz uluslararası hareketlilik” sunan kampüs ağının parçasıydı.
Abu Dabi kampüsünde 115’ten fazla ülkeden 2.000’den fazla lisans öğrencisi vardı, 75’ten fazla dil konuşuyorlardı şehrin hızlandırılmış hali gibiydi. Öğrenciler harikaydı ve bana AVM’ler ile kulelerin ötesinde bir Dubai ve Abu Dabi göstermek için kararlıydılar. Beni geleneksel pazarlara, eski suklara, Güney Asya mahallelerine götürdüler. İnşaat patlamasından önceki kültüre, şimdi bazı yerlerde ezilen ya da silinen kültüre ziyaretler yaptık. Bu gerilim onları büyülüyordu ve benim de görmemi istiyorlardı. Batılıların yeri anlamadan yargılamasına karşı çıkıyorlardı.
Dönem sonu projelerinde Dubai ve Abu Dabi’yi küresel bir şehrin nasıl inşa edildiğine dair vaka çalışması olarak ele almalarını istedim. Sunumlarında bölgenin küresel yetenek çekmek için kültürel bölgeler, yeşil projeler ve inovasyon alanlarına on milyarlarca dolar yatırdığını belirttiler. Ama şehre gelen yabancılar için vatandaşlık ya da kalıcı aidiyet yolu yoktu. Geriye bakınca, o öğrenci projeleri bugünkü yüksek gelirli expatların istikrarsızlık karşısında olası kitlesel çıkışını ürkütücü bir şekilde öngörüyordu.
Eşim Ürdünlü ve ailesinin yıllardır Dubai ile Abu Dabi’de yaşayan ve çalışan akrabaları var. Orada olduğumuz süre boyunca onlarla yemek yedik, arak içtik, gecenin geç saatlerine kadar dabke oyunu izledik. Dışarıda Ferrari’ler ve McLaren’lar restoranların önünde beklerken, beyaz kanduralı erkekler ve siyah abayalı kadınlar dünyanın her lüks markasıyla dolu AVM’lerde dolaşıyordu. İyi işler, kariyer fırsatları, güvenlik, okullar ve ailelerine sunduğu yaşam tarzı için Emirlikleri seçmişlerdi. Ama sohbet hep vizelere dönüyordu çoğunlukla işveren sponsorluğunda iki yıllık, yenilenebilen ama asla kalıcı olmayan çalışma izinleri. İş giderse kalma hakkı da gider.
Orada olmayı sevdiklerini söylüyorlardı ama ne kadar kalabileceklerinden asla emin olamıyorlardı. Orası sadece üsleriydi bir yerden çok bir platformdu. Dubai sakinlerinin neredeyse onda dokuzu vatandaş değil dünyada herhangi bir büyük şehir arasında en yüksek oran bu. Tüm Emirliklerde 11,4 milyon nüfusun yaklaşık 10 milyonu yabancı uyruklu. Birçoğu İngiltere ve ABD’den, ama şehrin bağımlı olduğu hizmet işlerini yapan çok daha fazlası Güney Asya, Güneydoğu Asya ve geniş Orta Doğu’dan gelen misafir işçiler. Basit bir trafik ihlali bile bunların sınır dışı edilmeye yol açabiliyordu. Vatandaşlık neredeyse tamamen soy esasına dayalıydı; uzun süreli yabancı sakinler ya da çocukları için bile on yıllar sonra bile Emirati olmak çok zorlaştırılmıştı.
Sistem göçmenlere bağımlı ama onları kalıcı olarak geçici tutacak şekilde tasarlanmış. Kök salmak, aidiyet hissetmek, bağ kurmak son derece zor.
Bu yüzden akışlar şehriydi. Binlerce rotayı bağlayan bir havalimanı ve küresel nakliyeyi yönlendiren serbest ticaret limanı etrafında organize olmuştu.
İnsanları ve paralarını çekmeye, daha fazla para kazanma ve harcama fırsatları sunmaya odaklanmış bir merkezdi. Bir süre bu model çok iyi işledi.
Dubai 2000’de yaklaşık 917 bin nüfustan bugün neredeyse dört milyona ulaştı; çeyrek yüzyılda nüfusu yaklaşık dört katına çıktı, dünyanın en hızlı büyüyen büyük şehirlerinden biri. Küresel finans merkezleri sıralamasında ilk 11’e girdi, Orta Doğu, Afrika ve Güney Asya’nın ana finans merkezi oldu. 81 binden fazla milyoner barındırıyor. 2014-2024 arasında bu sayı iki katından fazla arttı; 200’den fazla yüz milyon dolarlık servet sahibi ve 20 milyarder var. 2025’te yalnız başına 9.800 milyonerin BAE’ye taşınması bekleniyordu, 63 milyar dolar kişisel serveti getirerek dünyada en çok milyoner çeken şehir oldu.
LinkedIn’in bir milyardan fazla bilgi işçisini kapsayan verilerine göre küresel beyaz yakalı yetenek çekme konusunda. Dubai, New York ve Londra’nın hemen arkasında, Tokyo, Singapur, Zürih, Paris, Frankfurt, Los Angeles ve Chicago’nun önünde.
Ve Dubai modeli yayılıyor. Riyad, İstanbul, Miami ve Doha gibi şehirler aynı temel formülün varyasyonlarını benimseyerek aynı sınıf için yarışıyor.
Ama bu kopyalama onları vaz geçilebilir kılıyor. Biri tökezlerse diğeri yerine geçiyor.
Elitler aralarında zıplayabiliyor çünkü gerçek aidiyetleri başka yerde. Dubai konferanslar, sanat fuarları ve küresel mobil insanların sevdiği etkinlikler için toplanma yeri oldu (bazıları şimdi iptal ediliyor, erteliyor ya da online’a taşınıyor) ama onlar da başka yere gidebilir.
Bu yeni şehir türü geçmişle keskin bir kopuş.
İnsanlık tarihinin çoğunda insanlar aynı yerde yaşar ve çalışırdı; şehirler bu temel gerçek etrafında büyüdü. Yangınlardan, felaketlerden sonra yeniden inşa olur, zenginleşir ya da bazen fakirleşir ama dayanıklılıklarını köklerinden, aidiyet duygusundan alır.
“Ben New Yorkluyum”, “Londralıyım”, “Pittsburgh’tenim”, “Detroitliyim”, “Romalıyım”, “Barselonalıyım” demek sadece bir harita değil; derin bir tarih, aidiyet ve anlam taşır kişisel bir kimlikdir, sadece bir kontrat değil.
Bu kimlikler karmaşık ve eşitsiz ama sağlamdır. İnsanların kim olduklarını ve nereye ait olduklarını bilmelerinin temel yollardan biridir. Ve insanları ne olursa olsun kalıp yeniden inşa etmeye iten şeylerden biridir.
Bu tür kimliklerin derin kökleri var. Fabrikalar ya da finans piyasalarından çok önce insanlar yaşadıkları yere ve orada kurdukları topluluklara kök salardı.
Yer, akrabalık ve ortak yaşam biçimi insan kimliğinin temel malzemeleriydi. Marx sanayi kapitalizminin işçileri emeklerinden, birbirlerinden ve iradelerinden nasıl yabancılaştırdığını anlatmıştı. Ama daha derin bir yabancılaşma var çok daha eski bir tarihten ve mekândan, evden, topluluktan gelen kimlikle ilgili. O kimlik kaynağı şimdi parçalanıyor.
Ne kadar mobil olursak; sınırlar ve şehirler arasında hareket ettikçe bir zamanlar mekandan gelen aidiyet için o kadar açlık çekiyoruz.
Bugünün toplumsal ve siyasi kargaşasının çoğunun arkasında bu basit kırılma yatıyor; popülist hareketleri besleyen öfkeyi, toplumları bölen kabileciliği körüklüyor. Yerel siyasete, online topluluklara ve sanal dünyalara akan aidiyet arayışını da tetikliyor.
Ve pandemi sırasında netleşen, hâlâ “ev” hissi verebilen mahalle ve topluluk arayışında kendini gösteriyor.
Financial Times yazarı Janan Ganesh yakın zamanda Dubai’nin mevcut kargaşadan kurtulacağını savundu çünkü “dünyanın gördüğü kısım, yeryüzündeki en yakın boş tabela” olabilir. Böyle bir yer kimliğinizden ya da sadakatinizden talepte bulunmaz; Şehir Plancısı James Howard Kunstler’ın “hiçbir yer coğrafyası” fikrini yankılar.
Ama bu aynı zamanda ölümcül kusuru olabilir onu kullanışlı kılan şey, nihayetinde onu atılabilir kılan şeydir. Çölden yaratılan, kolay yaşam ününe bağımlı Dubai muhtemelen “batmak için çok büyük”.
Yine de BAE liderleri bu dikkatli marka imajına yönelik tehdidi fark etmiş görünüyor. Hatta sakinlerden saldırıların fotoğraf ve videolarını dolaştırmamalarını talep ettiler; hassas hedeflerin konumlarını ifşa etmek istemediklerini söylediler. Kurallara uymayanların tutuklanabileceği uyarısı yapıldı.
Savaş, hiçbir şehrin ne kadar hızlı ve gösterişli olursa olsun tarih ve coğrafya satın alarak kurtulamayacağını hatırlatıyor. Her ciddi kesinti kasırga, orman yangını, salgın, terör saldırısı, halk ayaklanması, vergi yasasında ani değişiklik mobil yaşayanları ve bağı olmayanları yeni güvenli liman aramaya itebilir.
Bu durum bu yeni tür geçici metropolün tanımlayıcı çelişkisi. Birçokları için gerçek bir ev değil. Ve işler zorlaştığında neden kalsınlar ki?
* Richard Florida ( Vanderbilt Üniversitesi’nde ziyaretçi profesör, Toronto Üniversitesi’nde profesör ve Kresge Vakfı’nda araştırmacı)
Çeviren: Çağatay Arslan
Orijinal Bağlantı:
https://www.nytimes.com/2026/03/16/opinion/dubai-hormuz-war-iran-elite.html































Yorum Yazın