İsrail-ABD İran savaşının iki haftası geride kaldı. İran, bu iki hafta içinde beklenmedik bir direniş sergiledi. Savaşın seyrinin nasıl gelişeceğini kestirmek oldukça zor. Ancak ABD, hazırlıklı ve planlı bir savaşa girmekten çok, İsrail’in mecbur bıraktığı bir çatışmaya sürüklenmiş bir süper güç olarak şimdiden zor günler yaşıyor. Bu durum ve savaşın ekonomik maliyeti tartışmaları şiddetlendirmiş görünüyor.
ABD Başkanı Donald Trump’ın saat başı değişen ve birbirleriyle çelişen açıklamaları, zaman zaman “Acaba Trump’ın aklı sağlığı yerinde mi?” sorusunu akla getiren tutarsızlıkları ve müttefiklerinden beklediği desteği görememesi, İran’a psikolojik ve siyasi bir moral üstünlük sağlamış görünüyor.
Savaşın ilk günlerinde ABD yönetimi tarafından dile getirilen, İran’da rejimin çökeceği, yönetimin dağılacağı ve iç çatışmaların çıkacağı yönündeki beklentilerin gerçekleşmemiş olması da bu üstünlüğü güçlendiren bir unsur olarak öne çıkıyor.
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun İran liderliğinin hedef alındığı yönündeki sosyal medya paylaşımlarının yoğunlaştığı bir cumartesi günü, aynı gün İran Cumhurbaşkanı Masoud Pezeshkian’ın sokakta halk arasında dolaşırken çekilmiş görüntülerinin servis edilmesi, İran’ın bu moral üstünlüğünü ve bir tür meydan okuma mesajını yansıtıyordu.
Hiç kuşkusuz, ABD’nin plansız biçimde İsrail’in peşi sıra sürüklendiği bir tabloya karşılık İran’ın daha hazırlıklı ve planlı hareket ettiğine dair güçlü işaretler bulunmaktadır. Bu durum, savaşın kaderini belirleyebilecek gelişmelerin yaşanabileceğini düşündürmektedir.
ABD, siyasi ve askerî güç kullanarak İran’ı diz çöktürmeye çalışırken; İran, savaşı zamana yayarak ve ABD müttefiklerini de kapsayan bir ekonomik mücadele yürütme stratejisi izlemektedir. Çatışma siyasi ve askerî alanın ötesine geçip bölgesel ve ekonomik boyut kazandıkça, ABD açısından savaşın maliyetinin artacağı ve kaybeden taraf olma riskinin büyüyeceği görülmektedir. Mevcut gelişmeler de bu yönde ilerlemektedir. ABD’nin iç kamuoyunda savaş siyasetine karşı tepkiler gelişme eğilimindeler.
On beş gün süren çatışmalar, İsrail ve ABD’nin İran’ın nükleer silah geliştirdiği ve bunun büyük bir güvenlik tehdidi oluşturduğu yönündeki gerekçesinin, geçmişte de olduğu gibi emperyal hedeflerin üzerini örten bir perde işlevi gördüğünü açığa çıkarmıştır.
Ortadoğu’da sürekli ve sürdürülebilir bir kaos yaratmayı hedefleyen İsrail ile Çin karşısında askerî ve ekonomik güç kaybı yaşayan ABD’nin arayışlarının örtüşmesi sonucunda ortaya çıkan bir tür vekâlet savaşı yaşanmaktadır.
Nükleer silah gerekçesinin yerini hızla petrol taşımacılığı ve Hurmuz’un güvenliği tartışmalarının alması, savaşın arka planındaki asıl gündemi de göstermektedir.
Bu durum, dünya ekonomisinde krizlere, petrol, gübre ve gıda tedarik sistemlerinde sarsıntılara ve doların yerine ulusal para birimlerinin kullanımının artmasına doğru ilerleyen bir sistem değişimini de hızlandırabilecek niteliktedir.
İran Savaşı Tek Kutuplu Dünyanın Sonu mu?
Bu nedenle birçok Batı ve Asya ülkesi fiilen taraf olsalar bile açık biçimde taraf görünmemeye özen göstermektedir. Pek çok devlet, ABD ve İsrail’in uluslararası hukuku ve kuralları hiçe sayan savaşına karşı açık tavır almaktan kaçınarak meseleye mesafeli görünmeye çalışmakta; savaşın siyasi ve ekonomik sonuçlarından mümkün olduğunca az etkilenmenin yollarını aramaktadır.
ABD’nin müttefikleri ise İran savaşına doğrudan katılma taleplerine açıkça karşı çıkmayarak, bu savaşın ve emperyalist saldırganlığın hareket alanını genişletmektedir. Buna karşın Pedro Sánchez gibi bazı liderlerin sergilediği onurlu ve ahlaki çıkışların etkisi ise sınırlı kalmaktadır.
İran savaşı, birçok açıdan, Trump’ın çok önem verdiği ve tüm siyasal yatırımlarını yaptığı “dünyanın tek patronu ABD” anlayışının sonunu getirebilecek nitelikte bir çatışmaya dönüşmüş durumdadır. Bu savaşın sonunda dünyanın siyasal, askerî ve ekonomik dengelerinde Xi Jinping liderliğindeki China’ın konumunun güçleneceği yeni bir dönemin başlaması kuvvetle muhtemel görünmektedir.
İran’ın savaşın ilk günlerinde elde ettiği moral üstünlükle İsrail karşısında daha güvenli bir konum elde etmeyi hedeflemesi de şaşırtıcı değildir. İsrail’in güvenlik gerekçesiyle yürüttüğü ve insancıl hukuku ihlal eden savaş politikalarının, İran’ın kendi geleceğini güvence altına alacağı bir sonuçla sonlanması ihtimali giderek güçlenmektedir.
Bu nedenle İran’ın olası bir barış masasına otururken, bu savaşın kendisi açısından “son savaş” olmasını sağlayacak bir güvenlik çerçevesi talep etmesi anlaşılabilir bir durumdur.
Savaşın bölgesel nitelik kazanması, küresel maliyetinin artması ve askerî-siyasi çatışmanın giderek ekonomik boyuta taşınması halinde, savaşı sonlandıracak son sözün yalnızca Trump’a ait olmayacağı da görülmektedir. Bu noktada sözün Xi Jinping, Masud Pezeshkian ve Vladimir Putin gibi aktörlere geçmesi ihtimali güçlenmektedir.































Yorum Yazın