Soru ilk bakışta saçma görünüyor. Hatta sorduğunuzda yüzünüze garip garip bakanlar olacaktır. “Amerika’da mı?” diyecekler. “O köklü demokraside mi?” Evet, tam da orada. Çünkü tarihin en tuhaf siyasi karakterlerinden biri yeniden Beyaz Saray’da oturuyor ve sicili bu soruyu sormak için bize fazlasıyla gerekçe veriyor. Amerikan demokrasisinin gücüne yıllarca ders kitaplarında yapılan vurgu, bugün aynı sistemin ne kadar dayanıklı olduğunu test eden bir figürle karşı karşıya.
Şimdi 6 Ocak 2021’i hatırlayalım. Trump seçimi kaybetti ama sonucu kabul etmedi. Daha doğrusu kabul etmemeyi tercih etti. Ardından Washington’da toplanan destekçileri Kongre binasına yürüdü ve Amerikan demokrasisinin kalbi sayılan bina bir anda sloganların, protestoların ve dünyanın dört bir yanından canlı yayınlarla izlenen tuhaf görüntülerin sahnesine dönüştü. O gün yaşananları hâlâ “halkın spontane öfkesi” olarak açıklamaya çalışanlar var. Elbette böyle düşünebilirler. Ama gerçekte olan daha basitti: seçilmiş bir başkan, iktidarı bırakmak yerine sistemi zorladı. Bu yüzden bugün sorulan soru ister istemez şu oluyor: O gün gördüğümüz şey bir prova mıydı, yoksa daha büyük bir siyasi refleksin ilk işareti mi?
Trump’ın siyaset tarzını anlamak için onun etrafındaki ideolojik ve dini atmosferi de görmek gerekir. Amerikan evangelik çevrelerinde Trump’a yüklenen anlam, klasik siyasi destekten çok daha fazlasıdır. Papazların omuzlarına ellerini koyarak onu kutsadığı sahneler hâlâ hafızalardan silinmemişken, geçtiğimiz günlerde bunu tekrar gördük. Bu çevreler için Trump yalnızca bir siyasetçi değildir; çoğu zaman ilahi bir planın aracı olarak görülür. Mesihçi siyasetin mantığı ise oldukça basittir: Eğer lider kazanıyorsa bu halkın iradesidir; kaybediyorsa mutlaka bir hile vardır. Bu zihinsel kısa devre modern demokrasilerin karşılaşabileceği en tehlikeli siyasi virüslerden biridir.
Amerikan tarihine bakıldığında güç ile hukuk arasındaki gerilimin yeni olmadığı görülür. 1970’lerde Başkan Richard Nixon Watergate skandalıyla köşeye sıkıştığında benzer bir kriz yaşanmıştı. Nixon’ın önünde iki yol vardı: ya istifa edecek ya da sistemi zorlayarak iktidarda kalmaya çalışacaktı. Günler süren siyasi baskının ardından Nixon geri adım attı. İstifa konuşmasına giderken Beyaz Saray koridorlarında yürüdüğü ve duvardaki John F. Kennedy portresine bakarak şu cümleyi söylediği anlatılır: “İnsanlar sana baktıklarında olmak istedikleri kişiyi görüyorlar. Bana baktıklarında ise oldukları kişiyi.” Bu söz Amerikan siyasetinin ironisini anlatır. Kennedy romantik bir kahraman olarak hatırlanırken Nixon gücün karanlık tarafının sembolü haline gelmiştir. Bu an, yıllar sonra Frost/Nixon filminde de dramatik biçimde anlatılmış ve oldukça etkileyici bir sahne olarak hafızalara kazınmıştır. Ama en azından Nixon sonunda sistemi zorlamayı bırakmıştı.
Trump’ın aynı durumda nasıl davranacağını düşünmek ise daha zor. Çünkü Trump klasik bir siyasetçi değildir. Onun refleksleri daha çok iş dünyasından gelir. Hatta kendisini “emlakçı” olarak tanımlayarak çoğumuzun işini de kolaylaştı İş dünyasında kaybettiğinizde iki seçenek vardır: ya masadan kalkarsınız ya da masayı devirmeye çalışırsınız. Trump’ın karakteri çoğu zaman ikinci seçeneğe daha yakın görünür. Bu yüzden kasım seçimleri üzerine yapılan her tartışma aynı soruya gelip dayanıyor: Trump Kasım 2026 seçimlerini kaybeder ve Cumhuriyetçi çoğunluğu da kaybederse bunu sıradan bir siyasi yenilgi olarak mı görecek, yoksa kişisel bir varoluş meselesine mi dönüştürecek?
Bu sorunun ağırlığı Trump’ın sahip olduğu güçten kaynaklanıyor. Amerikan başkanı aynı zamanda ordunun başkomutanıdır ve teorik olarak son derece geniş yetkilere sahiptir. Elbette ABD’de güçlü kurumlar vardır, ordu geleneği siyasete mesafelidir ve anayasal sınırlar nettir. Ancak siyasi sistemler yalnızca kurumlarla değil, liderlerin karakterleriyle de şekillenir. Kurallar bazen onları uygulayan insanların zihniyetine bağlıdır.
Trump’ın karakteri ise ölçülü bir bürokrat karakteri değildir. Kavgacı, meydan okumayı seven ve kaybetmeyi kabullenmekte zorlanan bir siyasi figürdür. İran’a yönelik askeri hamle tartışmaları sırasında Kongre’yi devre dışı bırakma eğilimi, kurumlara karşı küçümseyici tonu ve “ben bilirim” yaklaşımı bu portreyi tamamlayan unsurlardır. Bu tablo bize şunu gösterir: sınırları zorlamayı seven bir lider için demokrasinin kuralları bazen yalnızca aşılması gereken engeller gibi görülebilir.
“Ama Amerika’nın kurumları güçlüdür” diyenler haklıdır. Gerçekten de ABD’nin kurumsal yapısı birçok ülkeye göre oldukça sağlamdır. Ancak 2021’de yaşananlar bize güçlü kurumların bile ciddi siyasi baskı altında nasıl sınandığını gösterdi. Demokrasi yalnızca anayasal metinlerle değil, aynı zamanda siyasi kültürle ve aktörlerin kurallara bağlılığıyla ayakta kalır. Bu gücü Trump daha önce sınadı.
Elbette bu yazı spekülatif bulunabilir. Hatta bazılarına komik bile gelebilir. “Amerika’da darbe mi olur?” diye gülümseyenler çıkacaktır. Ama Trump zaten trajikomik başkanlığıyla Amerikan siyaset tarihine şimdiden birçok sıfatla girmeyi garantilemiş durumda: komedyen, çılgın, televizyon yıldızı, emlakçı, popülist… Liste uzatılabilir. Böyle bir siyasi karakterin yarattığı ihtimalleri tartışmak neden bu kadar imkânsız görünsün? Tarih bazen en ciddi krizleri bile tuhaf karakterlerin ellerine bırakır. Ve bazen trajedi ile komedi arasındaki çizgi sandığımızdan çok daha incedir.
Bu nedenle baştaki soruya dönmek kaçınılmazdır. Trump darbe yapar mı? Bunun kesin bir cevabı yok. Ama “yapmaz” diyebilmek için de elimizde yeterince güçlü veri bulunmuyor. Siyasette bazen en önemli şey cevaplar değildir; doğru soruları sormaktır. Bugünün Amerika’sında sorulması gereken soru tam olarak budur: Trump darbe yapar mı?































Yorum Yazın