Ekrem İmamoğlu’nun suç örgütü lideri olmakla suçlandığı büyük yolsuzluk davası 9 Mart’ta başladı. 107’ü tutuklu 400Ün üzerinde sanık hakim karşısında. Cuma günnleri hariç hafta içi herher gün duruşma yapılması kaydıyla Nisan sonu gibi ilk durumanın bitmesi ve arar karar verilmesi bekleniyor. Ama iddia ve savunma yükü de dikkate alındığında ilk derece mahkemenin kararının adli tatil sonrasına kalması, yani sanıkların durumunun Eylül ayı gibi netleşmesi de ihtimal dahilinde. Muhalefetin yargılama TRT’den yapılsın talebine iktidar bloğu yanaşmadığı için sınırlı sayıda insanın sınırlı gözlemleriyle süreç devam ediyor. Davaya büyük bir ilgi olmadığı da açıkça ortada. Mahkeme salonunun önünde geniş kalabalıklar toplanmıyor. Muhalif medya canlı yayınlarla süreci diri tutmaya çalışmakta. Ama dava çok teknik, mali nitelikte ve sıkıcı. Her gün farklı isimler ve rüşvet, irtikap çerçevesinde aynı suçlar farklı sanıklar için sorgulanıyor. Tabii bir de İran meselesi var. Ortadoğu’da kan gövdeyi götürüyor. Türkiye’ye füzelerin düştüğü bir ortamda Ekrem bey öncelikli gündem değil.
İmamoğlu yargılamalarında öne çıkan bir dizi konu ve tartışma alanı var: Öncelikle bu davanın siyasi bir yanı var mı sorusuna yanıt vermek gerekli. Her ne kadar muhalif kesim İmamoğlu’nu bir demokrasi kahramanı gibi ilan etme, davayı da siyasileştirme konusunda ısrarcıysa da, gerçek durum tam olarak öyle değil. Çünkü Ekrem İmamoğlu bir Deniz Gezmiş değil. İstanbul’un eski başkanı anayasal düzeni değiştirmekle değil, rüşvetle suçlanıyor. Elimizdeki olgu bu. İmamoğlu’na siyasi mahkum gibi davranma sadece tanıklık ettiğimiz şeyin eksik ve çarpık bir anlatımı değil, aynı zamanda gerçekten de siyasi davalara maruz kalmış sayısız sosyalist, İslamcı ve Kürt hareketinden aydının yaşadıklarını hafife alınması gibi bir anlama gelmekte.
Peki davayı siyasileştiren hiç mi husus yok? Elbette var. Bir kere son yıllarda muhalefet kulvarında siyaset yapan ve (veya) hükümetin icraatlarını eleştiren çok sayıda kişi ceza davalarına muhatap oldu. Kimse savcılar işini yapmasın, hakimler önlerine gelen davaya bakmasın diyemez. Ama yargı kuvvetiyle muhalefet arasındaki ilişkinin kriminalize olması çoğulcu siyaseti zor durumda bırakıyor. Bu nedenle suçlu olma ihtimalinden bağımsız bir şekilde İmamoğlu cumhurbaşkanı adayı olmasaydı bu işler başına gelir miydi sorusu önemli. Şüphesiz bu sorunun olası yanıtları içinde pek çok seçeneği barındırmakta. Tarih başka bir patikada ilerleseydi aktörler ve davranışlar da farklı olacaktı. Ancak benzer bir alternatif gelecek algısı iddiası İmamoğlu bakımından da söz konusu edilebilir. Acaba İstanbul’un eski başkanı Kılıçdaroğlu’na karşı çıkma cesareti gösterip aday olsaydı veya Kılıçdaroğlu’nun devrildiği kurultayda genel başkanlığa talip olup CHP liderliğini doğrudan üstlenseydi bu yaşadıklarımızı gerçekten de yaşamış olur muyduk?
Davanın siyasi niteliğiyle ilgili son hatırlatma iddianamenin kendisiyle ilgili. Şöyle ki, savcılık İmamoğlu’nun suç örgütü lideri olduğunu düşünüyor. Bahse konu örgütün nihai amacı ise lider için kaynak yaratmak. Kasada toplanan para İmamoğlu’nun siyasi işleri için harcanacak. Yani savcılığa göre önce CHP kurultay süreci, ardından da cumhurbaşkanlığı adaylık çalışmaları bu kirli paradan finanse edildi. Bu mantığın mahkemenin İmamoğlu’nu suçlu bulması durumunda CHP yönetimini zor durumda bırakacağı ise açık. Bu bağlamda geçen hafta yapılan Özel-Arınç görüşmesi oldukça manidar. Parti liderliği mutlak butlan davasının hararetle tartışıldığı günlerdekine benzer bir hareketlilik içinde. Kapalı kapılar ardında pazarlık yapılıyor mu bilmiyoruz elbette. Ancak CHP yönetiminin İmamoğlu meselesinin partiye verdiği zararı minimalize edecek bir bakış açısını önemsediği açık. Bizi kendi sorunsalımız bakımından asıl ilgilendiren husus ise iddianamenin yazılma biçiminin hukukla siyaset arasındaki sınırı ortadan kaldıran içeriği. Savcılık sanıkları adi suçla itham ediyor. Ama bahsi geçen suçun nihai amacı siyasi. Yargılananlar da siyasi olunca yorumlar Türk siyasi hayatının kutuplaştırıcı zemini içerisinde ağırlık kazanmakta.
Son olarak İmamoğlu yargılamalarının muhalif kesimin siyasal psikolojisi ve CHP’nin muhalefet performansı üzerindeki etkisini tahlil etmek de yarar var. Muhalif kesim Ekrem beyin suçlu olma ihtimalini tartışmaya yanaşmıyor. Bu iddiayı dile getirenler, hatta konuyla ilgili hiçbir görüş beyan etmese dahi olayı belli bir mesafeden izleyenler ötekileştirilmekte. Zaten bu meseleden bağımsız olarak CHP medyası ve partinin organik aydınları Genel Merkezin söylemine katılmayan herkesi AKP’nin ajanı olarak ilan etme eğiliminde. Bu denli ağır bir mahalleden kovulma tehlikesi ve dışlama pratiği karşısında muhakeme ortadan kalkıyor. Ya Ekrem İmamoğlu’nun yanında olacaksın, gözü kapalı ona inanacaksın ya da iktidarın adamısın. Oysa oy verdiğiniz siyasetçinin yolsuzluk yapma ihtimali karşısında sessiz kalırsanız iktidarı eleştirirken kullandığınız söylem boşa düşebilir.
Özet olarak CHP sürekli olarak AKP’yi yolsuzlukla suçluyor. Ama partili siyasetçilere yönelik aynı tip iddialara tepkisi yetersiz. Bu patolojik ruh hali parti içi siyaseti totaliterleştirmiş durumda. Ayrıca CHP’nin politik enerjisinin büyük bir kısmını İmamoğlu gündemine ayırması onu halktan uzaklaştırıp edilgenleştiriyor. İran savaşından Kürt sorununa, PKK’nın silahsızlandırılmasından laiklik tartışmalarına, ekonomik meselelerden sağlık sistemindeki sorunlara dek hiçbir belli başlı konuda gündemi sarsacak ısrarlı, sürekli ve tutarlı bir söylem geliştiremiyor parti liderliği. Çünkü asıl lider hapiste. Onu kurtarmak halkın sorunlarını dile getirmekten daha önemli.




























Yorum Yazın