Son beş yılın özeti
Özellikle son beş yıldır küresel sistem için giderek artan sıklıkta sirenlerin çaldığını görüyoruz. İnsan ve doğa yapımı felâketler adeta siren üreticilerinin alanını bir hayli genişletti.
2000’li yıllarla birlikte uluslararası düzenin ardı ardına sert darbelere maruz kaldığı gözlemlendi. Rusya’da Putin’le birlikte boy gösteren, bilahare saldırganlığa evrilen revizyonizm kervanına ABD de katılmakta gecikmedi. Trump yönetimi, ilk döneminden devraldığı mirasın kapsamını ikinci döneminde azamî ölçüde genişletti. Son dört yıldır devam eden Rusya kaynaklı Ukrayna savaşını sonlandırıp, enerjisini ABD-Çin rekabetine odaklamak isterken kendisini Ortadoğu’da Tel Aviv yönetiminin bölgede meydan verdiği acımasız ve amansız güç mücadelelerinin ortasında buldu. Ne Ukrayna’daki savaşı sonlandırabildi ne de Netanyahu’nun bölgeyi kana bulayan hırslarına gem vurabildi. Bu perspektiften Çin’le olan rekabetini bir üst seviyeye taşıma hevesi de büyük ölçüde kursağında kaldı.
Küresel düzen dönüşürken
Küresel düzen ve dengeler dönüşüyorken bu eğimi öngörebilen orta güçlerin büyükçe bir kesimi (örneğin Brezilya, Hindistan, Güney Afrika ve Kanada) bir yandan ABD’nin, diğer yandan Rusya’nın revizyonist tutumlarını olabildiğince frenlemek üzere ya mensubu bulundukları ittifaklar marifetiyle ya da diğer orta güçlerle olan işbirliklerini ilerletmek suretiyle yol almayı tercih ederken, Türkiye ve İran gibi bazı aktörler, değişen dünya koşullarının kendi lehlerine olduğu varsayımından hareketle Ortadoğu ve Kuzey Afrika kuşağındaki dengeleri biçimlendirmek üzere kendilerine vehmettikleri “kaptan köşküne” oturmaya dönük sert güç unsurlarını özellikle 2020’li yıllarla birlikte sahaya sürdüler. İçinde bulundukları bölgenin, sanki küresel sistemden, daha doğru bir tanımla, küresel düzensizlikten ve bunun ortaya çıkardığı güç politikalarından muaf olabileceğini sandılar. Doğal olarak gelişmeler belirlenen bu hedefin gerçekleşmesine zaman içinde sekte vurmakta gecikmedi. Ankara, tezahür etmekte olan yeni koşullarda tutumunu gözden geçirmeye ve bölge ülkeleriyle bozulan ilişkilerini olabildiğince tamir etmeye yöneldi. Kendi bölgesindeki iç çatışmaların ve istikrarsızların ülkeye ne denli ağır ekonomik ve toplumsal fatura çıkardığını idrak ederek, daha gerçekçi bir çizgiye geçiş yaptı. Adını açıkça telaffuz etmese de Cumhuriyetin geleneksel diplomasi pratiğini benimsemek zorunda kaldı.
Ortadoğu’daki mahşerin iki atlısı: İsrail ve İran
Tahran ise, belki güç durumda kaldığında, başta ABD olmak üzere Batı camiasıyla rekabeti göz ardı etmeyen Rusya ve Çin gibi küresel düzeni yeniden tanımlamaya çalışan, bünyesinde Küresel Güney’den de oyuncuların yer aldığı aktörleri arkasına alabileceği varsayımından hareketle bölgesinde sekter politikalar izlemekten ve bunu sahaya yansıtmaktan geri durmadı.
İktidarda ve muhalefette geçirdiği yıllarda bölgeye dönük hırslarını gizlemeyen Netanyahu ve yakın çevresindeki aşırıcı kesimler, 1979’dan bu yana molla rejiminin sergilediği bölgeye yönelik nüfuz yayma politikasının bölgedeki diğer yönetimler için yarattığı tehdit algısından da istifadeyle, arka planında kendilerinin bölgeye dair benzer hedeflerini aşama aşama hayata geçirmekte vakit kaybetmediler.
Geçmiş dönemlerde uluslararası toplumu bir ölçüde ayakta tutan kural ve normların, günümüze kıyasla İsrail’i daha fazla dizginleyen bir çerçeve ortaya koyduğu görüldü. Büyük güçler arası rekabetin damgasını vurduğu küresel sistemin dikişlerinin attığı bir yapı ise, Tel Aviv’e bölgeye dönük siyasî emellerini devreye sokmakta mümbit bir ortam sundu. Bu çerçevede bölgedeki büyük kırılma Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’e karşı yaptığı saldırı sonucunda ortaya çıktı. Sonraki bir dizi bölgesel gelişme bölgedeki her aktör için her geçen gün siren seslerinin yoğunlaşacak olmasının habercisiydi. 28 Şubat’ta ABD/İsrail ikilisinin İran’a karşı başlattığı hukuk dışı, dolayısıyla gayrımeşrû savaş, küresel savrulmaların refakatinde etkileri uzun yıllara yayılacak zaten ağır olan ve pamuk ipliğine bağlı bölgesel dinamiklere ölümcül bir darbe indirdi.
Gazze ile başlayan ve bugün içinde ABD’nin de yer aldığı İran’a karşı yapılan savaşın alevleri, bir yanda Hamas ve benzeri oluşumları destekleyen ülkeler ile diğer yanda zamanında hem İran’dan hem İsrail’den tehdit algılayan aktörlere ve toplumlara sıçramış durumda. Ortadoğu yine masum halk kesimlerini onulmaz bir ızdırabın içine sürükleyen yangın yerine dönüşmüş halde.
Başlayan Hukuk Dışı Savaş
İran’a karşı başlatılan savaşın gidişatı üzerine güncele odaklı sayısız tahmin ve analizlerin yapıldığı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Bu tür öngörülerin savaş boyunca ve sonrasında yapılması doğal görülmeli. Doğal olmayan ise, savaşa ve olası sonuçlarına dair yapılan kesin ve köşeli yorumlardır. Bunların birçoğunu ihtiyatla değerlendirmek ve kişisel inanç, düşünce ve ideolojilerden arındırmaya çalışmak, dolayısıyla olgulara ve verilere dayalı öngörülerde bulunmak en uygun seçenek.
Her gün yeni gelişmelere sahne olan savaşın asimetrik bir nitelik arzettiği görülmekte. Bu perspektiften bakıldığında, kendi hava sahasının hâkimiyetini tam anlamıyla sağlayamamış, iki düşman güce ve komşularına karşı füze ve dron saldırılarına dayalı strateji izleyen bir İran görüyoruz. İran’ın füze ve dron envanterinin an itibarıyla gerçekleştirmekte olduğu taarruzlar için daha ne kadar süre dayanabileceği kuşkulu. Bu durumun, İran’a karşı şimdilik havadan taarruz yeteneklerini kullanan ABD/İsrail ikilisi için de geçerli olduğu yönünde gerekçelerin ileri sürüldüğünü gözlemliyoruz. Diğer yandan, sözkonusu ikili ile İran’ın askerî yetenek üretim kapasitesini kıyaslamanın ne derecede sağlıklı olacağı tartışmalı bir gerekçe olarak kalmaktadır. Savaşın ilerleyen aşamalarında envanter açıklarının iki taraf açısından ortaya çıkaracağı durumu tüm yönleriyle analiz etmek başlıbaşına bir sınama oluşturuyor.
Savaştan çıkarılacak anlık dersler
Karşılaştığımız tablo, olası bir çatışmada, hava sahasında tam veya kısmen de olsa hâkimiyetin sağlanamadığı bir ortamda münhasıran taarruzî yeteneklere dayanmanın saldırıya uğramış bir ülkenin savunmasının maruz kaldığı zafiyetleri açıkça ortaya koymaktadır. Sırf taarruzî güce dayalı stratejinin devam eden savaşta çökmeye yüz tuttuğu gözlenmekte; sağlam ve dayanıklı bir askerî stratejinin hem savunma hem taarruz yeteneklerini bütünleştiren iki ayaklı bir yapılanmaya dayanmasının zorunlu olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleşilmektedir.
Diğer bir olgu, ağırlıklı olarak sadece insansız sistemlerle/yeteneklerle nihaî sonuca ulaşılamayacağının sahada tüm çıplaklığıyla gözlenmekte oluşudur. İran’a karşı sürdürülen savaşta, başta savaş uçakları olmak üzere insanlı muharip sistemlerin oynamakta bulunduğu belirleyici rol sahada bir kez daha görülmektedir. İnsansız sistemlerin ise, insanlı muharip yetenekleri tamamlayıcı ve destekleyici birer kuvvet çarpanı oldukları saha gerçekliğiyle yeniden teyit olmaktadır.
Süren çatışmada yeni ve yıkıcı teknolojilerin de ön plana çıktığı; bu çerçevede siber, yapay zekâya dayalı yetenekler, gelişmiş elektronik harp araç ve sistemleri, uzay tabanlı imkân ve kabiliyetler gibi alanların savaşın sonucunu belirlemede kritik roller oynadığı artık tartışmaya kapalı bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır.
Sonuç: Savaşın bazı kalıcı dersleri ve Türkiye
Devam eden savaşın Türkiye’ye de doğrudan yansımaları olmaktadır. 4, 9 ve 13 Mart tarihlerinde İran’dan atılan ve Türk hava sahasına yönelen balistik füzeler, Türkiye’nin de mensubu bulunduğu NATO’nun füze savunma unsurlarınca etkisiz hale getirilmişlerdir. İran yetkilileri reddetmekle birlikte sözkonusu üç balistik füzenin İran’dan atıldığı Türk resmî makamlarınca açıklanmıştır. Kaldı ki, NATO kaynakları da bunu teyit etmiştir. Hal böyle olmakla birlikte Türkiye’deki kimi çevrelerin önyargılarını kırmakta atılan balistik füzeler dahi başarı sağlayamamıştır. Balistik füzelerin fırlatıldığı yerlerin anlık olarak tespit edilebildiği bir teknolojik gelişmişlik seviyesinden bîhaber olan bu kesimlerin bir bölümünün füzeleri atanları İran içindeki “siyonist çetelere” bağlaması ibretliktir. Bu ve benzeri gerekçelerle Devrim Muhafızlarının güdümüne girmiş İran yönetimi ile kendilerini siyonizme adamış İsrail ve İsrail dışındaki güç odaklarını aynı potaya sokmak gerçekten başarılması güç bir önyargının eseridir.
Savaşın başlamasından bu yana İran, İsrail’e, ABD’nin bölgedeki tesislerine ve Körfez ülkelerine karşı sadece balistik füze değil, dron saldırıları da yapmıştır. Savaş uzadıkça İran rejiminin Türkiye’yi de hedef alacak dron saldırıları yapmamasının garantisi yoktur. Bu senaryoya karşı da hazırlıklı olunmasında ve gerekli tedbirlerin alınmasında şüphesiz büyük yarar vardır.
Her savaşın, silahlı saldırıya uğrayan ülke ve civar ülkeler bakımından kuşkusuz çok ciddi siyasî, askerî, ekonomik ve insanî felâketlere yol açtığı bilinmektedir.
İran’a karşı başlatılan hukuk dışı savaşın da İran ve bölge açısından olumsuz sonuçlara mâlolacağı kesindir. Mevcut savaşın İran’da molla rejiminin son bulmasıyla noktalanması galip olasılıktır. Diğer yandan, savaş sonrası dönemin İran’a ve halkına huzur ve istikrar getirip getirmeyeceği şimdilik meçhûldur. Savaşın bitiminde İran’ın çalkantılı bir döneme gireceği ise kehanet değildir. İran’daki geçiş döneminin bölge için doğuracağı sonuçların ise uzun vadeye yayılması sürpriz olmayacaktır.
Türkiye’nin, yanıbaşımızda süren savaşa herhangi bir şekil ve kapsamda müdahil olmaması ulusal çıkarlarıyla uyumludur. Ankara’nın şu ana değin sürdürdüğü yaklaşım isabetli ve ihtiyatlıdır. Mevcut şartlarda bu yaklaşımın devam ettirilmesini tercih değil, zorunluluk olarak görmek en doğru yoldur. Suriye politikasında zamanında “aktivistliğe” soyunanların, İran sorunsalı karşısında şimdilerde gerçekçi bir çizgiye doğru hızla ilerlediklerini görmek tabiatıyla teskin edici bir tablodur.
Savaş, Türkiye’nin savunma gereksinimleri bağlamında da birtakım gerçekleri ortaya koymuştur. Geçmişte ve hatta şimdilerde bile ülkenin askerî doktrinini sırf taarruzî sistem ve yeteneklere indirgeyenlerin ve bunun çığırtkanlığını içinde bulundukları resmî çevrelerde savunanların hem o çevreleri hem toplumu ne denli yanılttıkları bugün gün ışığına çıkmıştır. Ülke savunmasında elbette taarruzî sistem ve yeteneklere sahip olmak zorunludur; ancak bunlar başlıbaşına yeterli değildir. Son teknolojilere dayalı savunma sistem ve yeteneklerine sahip bulunmak en az taarruzî imkânlar kadar önemli ve gereklidir. Her iki alanı bütünleşik bir yapıda biraraya getirmeyen doktrin ve yaklaşımlar ülkeyi bugün İran’ın karşılaşmakta olduğu duruma sürükler. Bu yaklaşım ışığında gerçekçi çizgiden ayrılmadan, kısacası kişi, firma ve resmî kurumların kimi mesnetsiz heyecanlarına kapılmadan Türkiye’nin hava-füze savunması için tasarlanan Çelik Kubbe’nin inşasına yönelik üretim zincirinin hızlandırılması, veri ve ağ temelli bu savunma mimarisine daha fazla kaynak ayrılması, mimarînin oluşumunda topluma hemen her fırsatta benimsetilmeye çalışıldığı gibi sadece insansız sistemlerle bir sonuca ulaşılamayacağının idrakı içinde beşinci nesiller dahil son nesil insanlı muharip ve savunma sistemlerinin edinilmesinde de aynı teyakkuz ve itinanın gösterilmesi elzemdir.
Ülke savunma doktrininin mevcut koşullarda caydırıcılığa ve dayanıklılığına değerli ve vazgeçilemez katkılar sunmakta olan kamusal ve özel çevrelerin, bu bütüncül doktrinin sahada işler kılınacak bir yapıya evrilmesinin önüne kişisel veya kurumsal engeller çıkarmaktan kaçınmaları temel bir hedef olarak belirlenmelidir. Sirenler daha fazla çalmadan bu yöndeki bir yaklaşımın esas alınması umulur.
* Ankara Politikalar Merkezi ve Türk Atlantik Konseyi Derneği Başkanı



































Yorum Yazın