Bir önceki yazımızda İran özelinde ve İslam dünyası genelinde ulema-devlet ittifakının 11. asırdan sonra ortaya çıkışına değinmiştik. Bu ittifakın yüzyıllar boyu süren etkisi, kimilerinin zannettiği gibi İslam’ın özünden kaynaklanmamaktadır. 8. ila 11. asırlar arasında İslam âlimleri (ulema) ile devlet yöneticileri arasında belirgin bir ayrım vardı. Bu ittifakın ortaya çıkıp yüzyıllarca etkisini sürdürmesinde iki ana etken rol oynamıştır.
Birincisi, dünya siyasetinde şiddeti temsil eden devlet ile dinî meşruiyet iddiası arasında güçlü bir bağın hemen her medeniyette görülmesidir. Orta Çağ Avrupası’ndan günümüz Hindistan’ına kadar devlet idarecileri, din aracılığıyla kendilerini kitlelere meşru göstermeyi önemli bir yöntem olarak benimsemişlerdir. Bu açıdan İslam’ın ilk dört-beş asrındaki din adamı–devlet adamı ayrımı ile Batılı ülkelerde son iki yüzyıldır görülen din-devlet ayrımı, insanlık tarihinde bir istisna olarak değerlendirilebilir.
İkinci neden ise ulema-devlet ittifakını savunanların propaganda gücüdür. Camiler ve medreseler üzerinde hâkimiyet kuran ulema, bu ittifakı dinî bir öğreti olarak yaymış ve karşı çıkanları cezalandırmıştır. Bu cezalandırmaya bir örnek, ilk inceleyeceğimiz kitabı yazan Ali Abdürrazık’ın Mısır’da başına gelenlerdir.

İslam’da İktidarın Temelleri
Abdürrazık, 1925 yılında İslam’da İktidarın Temelleri adlı kitabını kaleme aldı. Bu dönemde Türkiye Cumhuriyeti hilafeti ilga etmiş, Mısır kralının halifelik iddiası ise tartışma konusu olmuştu. Hilafet kavramına, İslam’ın bir siyasi proje olmadığı ve hilafetin dinin bir parçası sayılamayacağı gerekçesiyle itiraz etti.
El-Ezher mezunu ve İslam mahkemesi hâkimi olan Abdürrazık (1888–1966), kitabında İslam’ın bir siyasi sistemden ziyade ahlakı öncelediğini savundu. Ona göre Hz. Muhammed (sav) siyasi bir model ortaya koymamış; aksine maneviyat merkezli bir mesaj tebliğ etmişti. Eğer Peygamber siyasi bir düzeni önceliklendirmek isteseydi, siyasi bir halef tayin ederdi.
Dahası Abdürrazık, İslam tarihinde Emevî ve Abbasî gibi hanedanların, liderleri kendilerini halife olarak tanıtsalar da, siyasetlerinin özünde dinî değil, dünyevî olduğunu vurguladı. Sonuç olarak hilafetin ilahî bir zorunluluk değil, beşerî bir kurum olduğunu ileri sürdü.
Ulemanın bu cesur çıkışı cezasız bırakması beklenmezdi. El-Ezher ulema heyeti Abdürrazık’ın diplomasını iptal etti. Diploması iptal edilince hâkimlik görevi de sona erdi ve işsiz kaldı. Bu küçük hacimli fakat büyük yankı uyandıran kitabın yazarı, hayatının geri kalanını bir tür inziva içinde geçirdi.

Platon’un Devlet’ine Şerh
İslam tarihinin erken döneminde Farabi ve İbn Sina gibi düşünürler hegemonik bir ulema baskısıyla karşılaşmıyordu. İslam dünyasında filozoflara yönelik baskı, 11. yüzyılda değişen güç dengeleri ve Gazali gibi dâhi bir âlimin Müslüman filozofları üç meselede kâfir ilan etmesi sonucunda ortaya çıktı.
Ulema-devlet ittifakının bu baskısı Orta Asya, İran ve Irak’tan başlayıp batıya doğru yayıldıkça Müslümanların felsefe alanındaki üretkenliği Endülüs’e sıkışmaya başladı. İslam tarihinde Aristocu felsefe geleneğinin son büyük temsilcisi olan İbn Rüşd (1126–1198), Müslüman yönetimindeki İspanya şehirlerinde yaşadı. Gazali’ye reddiyeler yazdı; Kur’an’ın felsefeyi yalnızca tolere etmekle kalmayıp aynı zamanda teşvik ettiğini vurguladı.
Siyaset konusunda İbn Rüşd’ün en önemli eseri Platon’un Devlet’ine yazdığı şerhtir. Bu eserinde Platon’un rejimlerin yozlaşması teorisini İslam tarihine uygulamıştır. Bu teoriye göre akıl merkezli faziletli yönetim zamanla onur ve askerî güç merkezli timokrasiye, oradan zenginlerin hâkim olduğu oligarşiye, ardından çoğunluğun yönetimi olan demokrasiye ve nihayet tek adam rejimi olan tiranlığa dönüşür ve çöker.
İbn Rüşd bu eserinde kadınların sosyo-politik katılımına dair proto-feminist bir ufuk da ortaya koyar. Kadınları sosyo-politik yaşamın dışında tutmanın Müslüman şehirlerde refahı engellediğini savunur.
Ne yazık ki İbn Rüşd’ün bu önemli fikirleri İslam dünyasında değil, tercümeleri yoluyla Avrupa’da etkili oldu. Yaşarken ve sonrasında o kadar mutaassıp bir tepkiyle karşılaştı ki, Platon’a yazdığı şerh gibi bazı önemli eserlerinin Arapça asılları yok edildi; bu nedenle elimizde sadece İbranice tercümeleri kaldı.

Mukaddime
İbn Rüşd sonrasında Müslüman toplumlar nadiren büyük düşünürler yetiştirmiştir; bunların en bilineni, günümüzde ilk sosyal bilimci kabul edilen İbn Haldun’dur (1332–1406). En meşhur eseri Mukaddime, çok ciltli dünya tarihine yazdığı bir giriştir. İbn Haldun filozof ya da ilahiyatçı olmadığını; insan topluluklarını ve medeniyetleri inceleyen yeni bir ilim dalı ortaya koyduğunu vurgular. İslam ve siyaset konusunda analitik bir tarih anlayışı geliştirir; fıkhî görüş arayanları ise 11. asır fakihi Maverdi’ye yönlendirir.
Mukaddime toplulukları iki ana kategoride inceler: şehirliler ve göçebeler. Şehirlerde yaşayan insanlar, bilimi ve sanatı geliştirir, ancak iki ana zafiyetleri vardır. Birincisi, devlet onları silahsızlandırıp boyun eğdirdikçe artan uysal tabiatlarıdır. İkinci zayıflık ise lüks şehir hayatının beraberinde getirdiği tembellik ve rahatlığa alışmadır.
Göçebe kabileler ise sert koşullara alışkın, savaşmaya hazır ve cesur olmak zorundadır; zira onları koruyan duvarlar ya da kapılar yoktur. Bu nedenle daima silah taşırlar. En önemlisi, güçlü bir asabiyete (grup aidiyeti duygusuna) sahiptirler. Öte yandan göçebelerin de olumsuz yönleri vardır: medeniyetten uzaktırlar ve çoğu zaman başkalarının mallarını yağmalarlar.
İbn Haldun bu iki grup arasında döngüsel bir ilişki tasvir eder: Göçebeler şehirleri fetheder, yerleşir ve zamanla asabiyetlerini kaybeder; böylece başka göçebe toplulukların saldırılarına açık hâle gelirler. Bu dinamik, hanedanların yükseliş ve çöküşünü açıklar.
İbn Haldun sosyopolitik analizini ekonomik görüşlerle tamamlar. Modern dönemde ekonomik fikirlerinden etkilenenlerden biri ABD Başkanı Ronald Reagan’dır. Reagan, konuşmalarında ona atıfta bulunduğu gibi, başkanlığı sonrasında Bill Clinton’a yazdığı açık mektubun sonunda da şu sözlerini aktarmıştır: “Size İbn Haldun’un şu nasihatini hatırlatmak isterim: ‘İmparatorlukların yükselişinde vergi oranları düşük, fakat gelirler yüksek olur; imparatorlukların çöküşünde ise vergi oranları yüksek, fakat gelirler düşüktür.’”
Son iki yüzyılda Batılılar tarafından yeniden keşfedilene kadar İbn Haldun, Müslüman toplumlar arasında – Osmanlı’daki çöküş tartışmaları gibi istisnalar hariç – neredeyse unutulmuştur. Bir Batılı tarihçinin deyimiyle, “Hiçbir ünlü düşünür, İbn Haldun kadar uzun ve garip bir ihmale uğramamıştır.”

İslam’ın Serüveni: Barut İmparatorlukları
İbn Haldun’dan bir asır sonra İslam coğrafyasında üç büyük imparatorluk ortaya çıktı: Osmanlılar, Safeviler ve Babürlüler. 16. ile 18. yüzyıllar arasında Balkanlar’dan Bengal’e uzanan geniş bir coğrafyaya hükmettiler. Askerî ve jeopolitik bakımdan toplam güçleri İslam tarihinin zirvesini temsil ediyordu. Ancak ne İbn Rüşd gibi bir filozof ne de İbn Haldun gibi bir tarihçi yetiştirebildiler. Dahası, Gazali kalibresinde bir din düşünürü de çıkaramadılar.
Marshall Hodgson (1922–1968), İslam’ın Serüveni adlı eserinin üçüncü cildinde bu üç devleti, ateşli silahlara ve askerî teknolojiye dayanmaları nedeniyle “barut imparatorlukları” olarak adlandırır. Ona göre bu devletler, adeta bir ordu gibi örgütlenmiştir. Hodgson, eserinin ilk iki cildinde İslam tarihinin felsefî ve tasavvufî boyutlarını vurgulamıştır. Ancak üçüncü ciltte – kültürel kozmopolitizmi yansıtan mimarlık ve sanatın yanı sıra – askerî yönü öne çıkarma ihtiyacı hissetmiştir.
Hodgson bir başka eserinde bu üç imparatorluğun jeopolitik önemini şöyle vurgular: “16. yüzyılda, Mars’tan gelen bir ziyaretçi tüm dünyanın Müslümanlığa geçmek üzere olduğunu düşünebilirdi.” Ben bu görüşe katılmıyorum; zira o dönemde İslam dünyasında durağanlık belirginleşirken Batı Avrupa’da dinamizm artıyordu.

İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık
İngilizcesi 2019’da çıkan kitabımın Türkçesi bu ay yayımlandı: İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık: Küresel ve Tarihsel Bir Karşılaştırma. Bu kitapta, günümüzdeki 50 Müslüman çoğunluklu ülkede görülen otoriterlik ve geri kalmışlık sorunlarının tarihsel kökeni olarak ulema sınıfı ile askerî devlet arasındaki ittifaka işaret ediyorum.
Kitaba göre İslam tarihinin ilk beş asrında Müslümanlar, tüccar sınıfı ve düşünürlerin öncülüğünde bir altın çağ yaşadı. Bu dönemde ulema yöneticilerle arasına belirli bir mesafe koydu. Dahası, çoğulcu toplum yapısı içinde çeşitli İslam ekollerine bağlı Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler ve diğer inanç sahipleri ticari ve felsefî üretime katkı sağladı.
Ancak 11. asırdan itibaren kurumsallaşan ulema-devlet ittifakı, Selçuklu, Memluk ve Osmanlı topraklarında Sünnî ortodoksiyi; Safevî İran’ında ise Şiî ortodoksiyi hâkim kıldı. Bu ittifak, filozof sınıfını tasfiye ederken tüccar sınıfını da zayıflattı.
Osmanlı ve Safevî devletleri askerî genişlemeye öncelik verirken Avrupa toplumları Matbaa Devrimi, Coğrafi Keşifler, Bilimsel Devrim ve Aydınlanma gibi gelişmelere imza attı. Matbaa sayesinde Avrupa’da kitap basımı ve okuryazarlık oranı hızla arttı.
8. ile 11. yüzyıllar arasında Müslüman dünya bilim ve ekonomik refah açısından altın çağını yaşarken Avrupa geri kalmış durumdaydı. Müslümanlar kâğıt üretiyor ve yüz binlerce kitabın bulunduğu büyük kütüphaneler kuruyordu; Avrupalılar ise kâğıt üretiminde Müslümanların 500 yıl gerisinde kaldılar ve bin eserlik kütüphaneleri bile nadiren kurabildiler.
Ancak 15. ve 18. yüzyıllar arasında tablo tersine döndü. Bu dönemde Avrupalılar binlerce matbaa kurarken Müslüman dünyada yaklaşık üç yüzyıl boyunca tek bir matbaa bile kurulmadı. 18. yüzyılda Osmanlı’da yalnızca 50 bin nüsha civarında kitap basılırken Avrupa’da bu sayı bir milyara yaklaştı. Sonuçta 1800 yılında Osmanlı Müslümanları arasında tahminî okuryazarlık oranı yüzde 1–2 iken Avrupa ortalaması yüzde 31’e ulaştı.
Günümüzde hem Batı’da hem de Müslüman dünyada bazı akademisyenler Müslüman toplumların bilimsel bir gerileme yaşadığını inkâr eder; “gerileme” kavramını kullananları Oryantalist olmakla suçlarlar. Oysa İbn Haldun (14. yüzyıl) ve Kâtip Çelebi (17. yüzyıl) gibi tarihî şahsiyetler kendi toplumlarındaki ilmî durgunluğu açıkça dile getirmiştir.
Müslüman dünyanın tarihteki altın çağı, bilim ve ekonomi alanında gelecekteki ilerlemesi için bir ilham kaynağı olabilir. İlerlemeyi hızlandırabilecek temel etkenlerden biri, İslam ve siyaset ilişkisini teorik temellere oturtmaktır; bunun ilk adımı ise alandaki kitapları okumaktır.



































Yorum Yazın