Adını daha önce hiç duymadığım Elena Karamihaylova’yla, Sofya’daki Milli Galeri’de, doğumunun 150. senesi için düzenlenen resim sergisi vesilesiyle tanıştım.
Elena Karamihaylova’nın bir otoportresinin yer aldığı serginin afişini görür görmez “Bulgar empresyonizmi” ile karşılaşacağımı anlamıştım ama empresyonizmin bu kadar güzel örneklerini göreceğimi hiç düşünmemiştim.
Elena Karamihaylova, 1875’te Bulgaristan’ın Şumnu şehrinde doğuyor.
Çocuklarının eğitimine bakınca ailenin bu konuya özel bir önem verdiği anlaşılıyor.
Elena, 1889’da, eğitimine Amerikan Kız Koleji’nde devam edebilmek için İstanbul’a geliyor.
Resme ve müziğe ciddi bir ilgisinin olduğu anlaşılıyor.
Kolej’de geçirdiği altı senenin ardından mezun olup Şumnu’ya dönüyor.
Sonra, tıp okuyan abisinin yanına Viyana’ya gidiyor -Elena’nın hayatında Viyana’nın hep önemli bir yeri olacak.
Viyana’da piyano derslerini bırakıp kendini tamamen resme adıyor.
1898’de yolu yeniden İstanbul’a düşüyor; mezunu olduğu koleje bu kez öğretmen olarak geliyor, iki sene boyunca İngilizce, matematik ve coğrafya dersleri veriyor.
Halide Edib de bu okuldan 1901’de mezun olduğuna göre Elena’yla mutlaka tanışıyordur, belki onun öğrencisi bile oldu.
Elena’nın hayatı Şumnu, İstanbul ve Viyana üçgeninde devam ederken, doktor olan abisi Ivan’ın Sofya’da bir muayenehane açması üzerine o da başkente taşınıyor.
Stüdyo açıyor, resimler yapıyor.

28 yaşındayken, resim kariyerinde ilerlemek için Münih’e gidip dönemin en bilinen hocalarından dersler alıyor.
Bir sene sonra, Belgrad ve Zagreb gibi şehirlerdeki sergilerde genç bir kadın ressam olarak boy göstermeye başlıyor.
Otuzlarına geldiğinde isminin yavaş yavaş duyulmaya başladığını görüyoruz.
O dönemlerde “Doğu Avrupalı kadın ressam” pek aşina olunan bir şey değil.
Elena da Bulgaristan’ın resim hayatında öncü bir rol üstlendiğinin bilincinde bir kadın olarak birçok yeniliği denemekten çekinmiyor.
1914’te birçok tablosunda model olarak çizdiği kız kardeşi Magda ile bu sefer Paris’e gitmek üzere yola çıkıyorlar.
Gelgelelim, İsviçre’de, birbirinden güzel resimlerini yaptığı Constance gölünün oradayken Arşidük Ferdinand’ın öldürüldüğünü ve büyük bir savaşın başladığını öğrenince Paris’e gitmek yerine Sofya’ya dönmek mecburiyetinde kalıyorlar.
Sanırım Elena’nın kariyerinin en kötü ânı buydu, Paris’e gidememek, Paris’teki o sanat çevresinin içine girememek…
Monet, Sisley, Degas, Pisarro… ama en çok da Montmartre, Paris, Paris’in bohem günleri, ressamlarla arkadaşlıklar…
Elena, savaş patlayınca bu ortamın dışında kalmış.
Hayli üretken geçirdiği 1920’lerin sonuna doğru Magda’nın vefatıyla sarsılacak -1928.
Hemen ardından yılın yarısını geçireceği Zemen’e taşınıyor.
Hayatı boyunca resim yapmaktan hiç vazgeçmiyor.
Derken, Bulgaristan için ilkinden daha feci sonuçlara yol açan İkinci Dünya Savaşı başlıyor.
Malum, savaşın ardından Bulgaristan’da rejim değişti ve komünizm geldi.
Elena, komünist rejim altında da resim yapmayı sürdürüyor, hatta çeşitli ödül ve nişanlarla da taltif ediliyor.
1961’de, 86 yaşında, içinde binbir ukde, vefat ediyor.

Bu son söylediğimi ispat edebilecek herhangi bir delile sahip değilim, hiçbir yerde böyle bir şey okumadım, sadece resimlerine bakıyorum ve bunu hissediyorum, böylesine iyi eğitimli ve yetenekli bir kadının dünya çapında tanınan bir ressam olabilecekken hayatının son dönemlerini demir perdenin arkasında geçirmekten ötürü hayata bir parça kırgın olacağı kanaatindeyim.
Milli Galeri’deki sergide Magda’yı çizdiği tablolarına bakıyorum, Constance gölündeki resimleri, portreleri, otoportreleri, manzaraları…
Bir şekilde Paris’e gidip resimlerini orada sergileyebilseydi Elena Karamihaylova’nın kariyeri bugün herhalde bambaşka olurdu.




























Yorum Yazın