Türkiye’de tiyatro konuşurken çoğu zaman sahneyi, oyuncuyu, yönetmeni ve alkışı konuşuyoruz. Oysa bütün bu unsurların merkezinde, çoğu zaman görünmez kalan bir kalp atıyor: Oyun yazarlığı.
Bu röportaj, tam da o kalbin neden giderek daha zor attığını sorguluyor. Yazar Devrim Pınar Gürbüzoğlu ile; uzun yıllara yayılan kişisel deneyimlerinden, yaptığı somut araştırmalardan ve kaleme aldığı Tiyatro Camiasına Açık Mektup metninden yola çıkarak Türkiye Tiyatrosu’nun en temel ama en çok görmezden gelinen sorununu ele aldık: yerli oyun yazarlığının sistematik biçimde dışlanması.
Ödenekli ve ödeneksiz tiyatroların repertuar tercihleri, yabancı metinlerin baskınlığı, akademide başlayan alışkanlıklar, genç yazarların önündeki görünmez duvarlar ve tüm bunların yarattığı değersizlik duygusu bu söyleşinin ana eksenini oluşturuyor. Gürbüzoğlu’nun sözleri yer yer sert, yer yer sarsıcı; ancak her satırı tiyatronun geleceğine dair samimi bir kaygının ürünü.
Bu röportaj yalnızca oyun yazarlarını değil; tiyatroya emek veren herkesi ilgilendiren temel bir soruyu gündeme getiriyor:
Bir ülkenin tiyatrosu, yazarını yok saydığında geriye ne kalır?
“Türk Tiyatrosu, kalbi ve ruhu olmayan bir beden yaratmaya çalışıyor”
Dramatik anlatılarda yazarın ve yazılı metnin en güçlü olduğu alan aslında tiyatrodur. Sinema nasıl büyük ölçüde yönetmenlerin ön planda olduğu bir sanat dalıysa, tiyatroda da benzer bir ağırlık oyun yazarlığı için geçerlidir. Haldun Taner, Anton Çehov, William Shakespeare, Arthur Miller gibi yazarların varlığı ve metinleri, tiyatronun tüm unsurları için her zaman çekici bir merkez olmuştur. Eğer tiyatro bir insan olsaydı, onun hem ruhunu hem de kalbini tanımladığımız yer oyun yazarlığı olurdu.
Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Oyun yazarlığını ben ya da birileri önemli bir yere koymuyor; bu sanatın doğası zaten böyle. Metnin olmadığı, doğaçlama ya da kanavalarla ilerleyen tiyatro biçimlerinde bile değişmeyen şey, bir hikâye omurgasının varlığıdır. Özetle hikâye anlatıcıları, tiyatronun merkezinde, kalbinde her zaman yer aldı.
Tiyatro Camiasına Açık Mektup başlıklı yazımın arkasındaki en büyük itici güç de buydu. Bu sanatın vazgeçilmez bir parçası olmamız gerekirken nasıl bu kadar görünmez kılındığımızı gerçekten anlayamıyorum. Mantıklı bir açıklama bulmakta zorlanıyorum. Türkiye’de tiyatro, adeta kalbi ve ruhu olmayan bir beden yaratmaya çalışıyor. Gelinen noktada ortaya çıkan şey ise bir insandan çok bir Frankenstein’ı andırıyor.
Türk Tiyatrosu’nda oyun yazarlığının karşılığı nedir diye sorulduğunda cevabım net: Somut bir karşılığı yok. Yerli oyun yazarlarının yetişmediği, desteklenmediği çok açık. Elbette istisnalar var ama birkaç istisna genel tabloyu değiştirmiyor.
En acısı ise oyun yazarlığının bir meslek olarak kabul görmemesi. Bir meslekten söz edebilmemiz için düzenli istihdam, görünürlük ve sürdürülebilirlik gerekir. Bugün yalnızca “oyun yazarıyım” diyerek hayatını idame ettirebilen, kirasını ödeyebilen kaç kişi var? Tartışmaya bence tam da bu temel noktadan başlamalıyız.
Eğer bu yazıyı okuyan tiyatro büyükleri, dostlarım elini vicdanına koyarsa tablonun ne kadar vahim olduğunu fark edecektir. Evet, biz oyun yazarları Türk Tiyatrosu’nun yok sayılan çocuklarıyız.

“Repertuarlarda yabancı metinlerin ezici bir üstünlüğü var”
Ödenekli tiyatrolardaki tablo, kelimenin tam anlamıyla ürkütücü. Ödeneksiz tiyatrolar konusunda iki farklı yapıdan söz edebilirim. İlki, daha butik ve yerel tiyatrolar. Bu tiyatroların yerli oyun yazarlığına bakışını değerlendirecek yeterli veri yok elimde. Ancak açık mektubun yayımlanmasının ardından fark ettiğim önemli bir nokta şuydu: Bu tiyatrolar yeni ve yerli metinlere ulaşmakta zorlanıyor. Ortada ciddi bir iletişimsizlik var. Elbette maddi sıkıntılar ve telif meselesi de bu tabloyu etkiliyor.
İkinci grup ise özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde faaliyet gösteren, daha görünür ve popüler ödeneksiz tiyatrolar. Ne yazık ki bu tiyatroların büyük çoğunluğu repertuarlarında ağırlıklı olarak yabancı oyunlara yer veriyor. Yerli metinlere yer veriliyorsa bile bu oran son derece düşük. Oysa bu tiyatrolar, yerli bir oyun yazarının tanınması ve gelişmesi için müthiş bir köprü olabilir. Ancak bu köprü, yerli yazarlara neredeyse hiç açılmıyor.
Ödenekli tiyatrolara geldiğimizde ise boğazım düğümleniyor. Sanki kendi ailemiz tarafından dışlanan sessiz çocuklar gibiyiz. 2008 yılından bu yana edindiğim izlenim, maalesef bu kurumların oyun yazarlarının arkasında durmadığı yönünde.
Açık mektubu yazmadan önce bir gece boyunca detaylı bir araştırma yaptım. Muhasebe kökenli biri olarak şunu söylerim: Rakamlar yalan söylemez. 2023–2024 sezonunda Devlet Tiyatroları ve şehir tiyatrolarının yetişkin oyunlarına baktığımda ortaya çıkan tablo şuydu:
- Ankara Devlet Tiyatrosu: 37 oyunun 25’i yabancı
- İstanbul Devlet Tiyatrosu: 40 oyunun 26’sı yabancı
- Erzurum Devlet Tiyatrosu: 9 oyunun 6’sı yabancı
- İzmir Devlet Tiyatrosu: 16 oyunun 13’ü yabancı
- Tekirdağ Şehir Tiyatroları: 4 oyunun 3’ü yabancı
- Eskişehir Şehir Tiyatroları: 6 oyunun 5’i yabancı
- İstanbul Şehir Tiyatroları: 41 oyunun 25’i yabancı
- Türkiye’nin ilk ödenekli tiyatrosu olarak belki de yerli yazarlar konusunda en duyarlı olmasını beklediğim Darülbedayi yani İstanbul Şehir Tiyatroları’nın sonuçları ise şöyle: İstanbul Şehir Tiyatroları : 41 oyunun 25 tanesi yabancı
Bu tabloya baktığımda kendime şu soruyu sordum: “Neden oyun yazarı olmak için bu kadar çabaladım?” Bu, bu mesleğe yıllarını vermiş bir yazarın sorabileceği en trajik sorulardan biridir.
“Bizden Shakespeare yaratmamız bekleniyor”
Bu vahim tablonun temelinde yatan ana sebepler ne olabilir, gerçekten bilmiyorum. Belki de bu konuda tüm kurumların, akademilerin, tiyatro insanlarının bir araya gelip konuşması, tartışması ve bu denklemin içine mutlaka ve mutlaka oyun yazarlarının dahil edilmesi gerekiyor. Çünkü böyle giderse önümüzdeki birkaç on yıl içinde yerli oyun yazarlığının neredeyse yok olacağını düşünüyorum. Oyun yazarı yetiştiremeyen ulusal bir tiyatronun geleceğini ise az çok hepimiz tahmin edebiliriz. Elbette kendi kişisel deneyimim, diğer yazar arkadaşlarla yaptığım yüzlerce konuşma, kaleme aldığım açık mektuptan sonra bana anlatılan kişisel hikayeler ve bazı tiyatro büyüklerim ile yaptığım görüşmeler sonucunda, neden yerli oyun yazarlarının seçilmediğine dair, bazı başlıklar fark ettim.
Yönetmenler Sorunu
Yabancı oyunların, yerli oyun yazarlığını ezip geçtiği bu iklimdeki ilk ve en önemli kilit nokta öyle görünüyor ki yönetmenler. Ödenekli tiyatrolara proje olarak sunulan oyunlarda, yönetmenlerimizin ağırlıklı olarak yabancı oyunları seçtiğini fark ettim. Hatta bu yabancı oyunların da ağırlıklı yüzdesini klasik yabancı metinler oluşturuyor. Öte yandan yerli oyun yazarları ile yönetmenler arasında büyük bir kopukluk var. Kişisel bir tanışma yok ise yönetmen ve yazarın temas kurması neredeyse imkansız. Oyun yazarları cephesinden bakınca da yönetmenlerden çekindiğimizi ya da ulaşılmaz gördüğümüzü söyleyebilirim.
Repertuar Sorunu
Genç veya oyunları sahnelenmemiş/az sahnelenmiş bir oyun yazarı, repertuara oyun yollamayı pek istemiyor. Çünkü oyunu repertuara yani havuza alınsa bile sahneleneceğine dair umudu yok. Ama repertuar için en büyük sorun Devlet Tiyatroları ve İstanbul Şehir Tiyatroları dışında repertuar başvurusu yapabileceğimiz, bildiğimiz ödenekli bir tiyatro yok. Oyun yazarları olarak bizler de bu tabloda ne yapacağımızı bilmiyoruz.
Akademi Sorunu
Açık söyleyeyim bu başlığı kişisel olarak hiç düşünmemiştim. Ta ki açık mektup sonrasında aldığım mesajlara kadar… Sonra geriye dönük bir hafıza tazeleme yaptığımda evet, dedim. Güzel sanatlar fakülteleri ve konservatuarlarda sahnelenen “büyük oyun” dediğimiz oyunların neredeyse tamamı yabancı metinlerden seçiliyor. Bir bakıma yabancı metin alışkanlığı akademide, eğitim aşamasında başlıyor. Galiba yüzleşirken hepimizi zorlayacak en ciddi sorun da bu…
Şimdi bu başlıkların gölgesinde durup “yabancı oyunlar, yerli oyunlardan çok daha iyi” tadında eleştirel cümleleri duyduğunuzda sinirleniyorsunuz. Şöyle bir örnekle kendimi daha iyi açıklayabilirim diye düşünüyorum. Mesela bir oyuncunun, okuldan mezun olur olmaz ustalık derecesinde iyi bir performans sergilemesini bekleyebilir miyiz? Tabi ki bekleyemeyiz. Oyuncu arkadaşlarımız oynadıkça, sahnede var oldukça kendini geliştirebilir. Yahut bir yönetmenin sahneye koyduğu ilk oyunla yirminci oyun aynı mıdır? Tabi ki değildir!
İşte yerli oyun yazarlarına dair yapılan ve yer yer çok acımasız bulduğum eleştirileri dile getirenlerin az önceki örneği düşünmelerini rica ediyorum. Bir oyun yazarının sahneyle, yönetmenle, oyuncuyla, tasarımcıyla ama en önemlisi seyirciyle temas etmeden, istihdam edilmeden, desteklenmeden kendisinden bir Shakespeare yaratmasını bekleyen Türk Tiyatrosu ile karşı karşıyayız. Dahası sanatın bir usta-çırak ilişkisi olduğunu, akademinin ağırlıklı olarak teknik/kuramsal bir yeterlilik sağladığını, asıl sanatsal olgunluğun ancak ve ancak sürekli deneyerek, yanılarak elde edildiğini unutmuş bir Türk Tiyatrosu ile karşı karşıyayız.
Nitelik ve nicelik açısından yerli oyunların sayısının az olduğunu kabul ediyorum. Ama bunun sorumlusu bizler yani oyun yazarları değiliz. Bu tablonun sorumlusu bizzat Türk Tiyatrosu’nun kendisidir. Haliyle de sürekli yerli yazarlarını destekleyen İngiliz, Alman, Amerikan gibi tiyatroların metinleri ile bizi kıyaslamak ne kadar doğru olur, bilmiyorum. Bu kıyaslama çok ama çok acımasız değil mi?
Bu tablonun tek bir sebebi yok. Ancak yönetmen tercihleri, repertuar sistemleri ve akademide başlayan alışkanlıklar önemli etkenler. Yerli yazarlarla yönetmenler arasında ciddi bir kopukluk var. Kişisel bir temas yoksa bir araya gelmek neredeyse imkânsız.
Genç bir oyun yazarının repertuara metin göndermemesi ise anlaşılır bir durum. Çünkü repertuara alınsa bile sahnelenme ihtimali çok düşük. Akademide ise büyük oyunların neredeyse tamamı yabancı metinlerden seçiliyor. Bu alışkanlık eğitim aşamasında başlıyor.
Bir oyuncudan mezun olur olmaz ustalık bekleyemeyiz. Bir yönetmenin ilk oyunu ile yirminci oyunu aynı değildir. O halde bir oyun yazarından, sahneyle temas etmeden, istihdam edilmeden, desteklenmeden bir Shakespeare yaratmasını nasıl bekleyebiliriz?
Yerli metinlerin nicelik ve nitelik olarak az olduğu doğrudur; ancak bunun sorumlusu oyun yazarları değil, bu alanı beslemeyen sistemdir.

“Yok sayılmak, yazarı kendi coğrafyasından koparıyor”
Okuduğum pek çok metinde karakter isimlerinin yabancılaştığını görüyorum. Bunun sebebi, yerli hikâyelerin sahnelenmeyeceğine dair oluşmuş derin bir önyargı. Değersizlik hissi, yazarları kendi coğrafyasından vazgeçmeye zorluyor.
Sonuç olarak oyun yazarlığı bir kariyer hedefi olmaktan çıkıyor. Maddi kaygılar, umutsuzluk ve öfke birikiyor. Bilimkurgu, gelecek tahayyülleri, yeni dramaturjik arayışlar neredeyse hiç üretilmiyor. Çünkü herkes “sahnelensin” kaygısıyla yazıyor.
“En iyi yazar, yaşayan yazardır”
Çözümler aslında çok basit. Ödenekli tiyatrolar repertuarlarının büyük bir bölümünü yerli metinlere ayırmalı ve her sezon yeni yazarlara alan açmalı. Yerli yazar–yönetmen temasını güçlendirecek etkinlikler, söyleşiler düzenlenmeli.
Oyun yazma yarışmaları ve programları desteklenmeli; metnin sahneyle buluşacağı kanallar çoğaltılmalı.
Ve son olarak şunu söylemek istiyorum:
En iyi yazar, yaşayan yazardır.
Devlet Tiyatroları başta olmak üzere tüm tiyatro kurumlarını, oyun yazarlığındaki bu vahim durumu çözmeye davet ediyorum.
Lütfen artık sesimizi duyun…































Yorum Yazın