Türkiye bir ara dönemden geçiyor. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin yarattığı çoklu rejim krizi ve gerilimi, bölgesel savaş niteliği kazanmış ve küresel sonuçlara yol açan İran savaşı ile yaklaşık 18 aydır yürütülen PKK’nin silahsızlandırılması süreci, bu ara dönemi karakterize eden başlıca konular olarak öne çıkıyor.
Bu üç alanda yaşanan her gelişme, diğerlerini farklı düzey ve ölçülerde etkiliyor. Ancak PKK’nin silahsızlandırılması sürecinin temel motivasyonunun, Orta Doğu ülkelerindeki gelişmeler ve son yıllarda hız kazanan İsrail’in ABD destekli bölgesel siyasi dizayn girişimleri olduğu, Kürt silahlı çatışmasının tarafları tarafından sıkça dile getiriliyor.
Kürt sorununun çözümü bu çerçevede “iç cepheyi güçlendirme” parantezine alındığı için, yaklaşık 18 aydır dünyada eşi benzeri görülmeyen, Türkiye’ye özgü bir yöntemle yürütülüyor.
TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu’nun ardından sürecin yeni bir aşamaya geçtiği genel kabul görüyor. Bu yeni aşama, PKK’nin silahsızlandırılması çalışmalarının yasal ve hukuksal zemine kavuşturulması olarak tanımlanıyor.
Komisyon raporu, Kürt sorunu bağlamında silahlı siyasi çatışmanın çözümünü ve silahsız siyasi rekabetin demokratik, meşru zeminlerde yürütülmesini sağlayacak yasal ve anayasal değişiklikleri yürütmenin önüne bir görev olarak koyuyor. Rapor, silahlı çatışmanın kök nedenlerine odaklanılması gerektiğini özellikle vurguluyor. Bir anlamda, silahsızlanmaya odaklanılırken sorunun temel nedenlerinin göz ardı edilmemesi gerektiğini ifade ederek bir geçiş dönemi tanımlıyor.
Bu durum, Türkiye’nin önünde tarihsel bir fırsat kapısı bulunduğunu da hatırlatıyor. Ancak bunun için zamanın doğru değerlendirilmesi ve taraflar arasındaki güvensizliğin derinleşmesine izin verilmemesi gerekiyor.
Girişte belirtilen üç başlık ve silahlı çatışmanın yarattığı derin toplumsal izler ile bölgesel/küresel boyutları, bu süreçte daha dikkatli ve özenli olunmasını zorunlu kılıyor.
Böylesine bir süreçte 2026 Newroz sonrası yaşanan iki konuya dikkat çekmek gerekir. Newroz etkinliklerinin ardından İstanbul, Diyarbakır ve İzmir başta olmak üzere birçok kentte 200’den fazla kişinin gözaltına alındığı, İçişleri Bakanı tarafından “2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet ve propaganda faaliyetleri” gerekçesiyle duyuruldu. Gözaltına alınanların bir kısmı tutuklandı.
Aynı şekilde, Marmara Cezaevi’nde tutuklu bulunan hasta mahkûm Mehmet Edip Taşar, Sivri Devlet Hastanesi’nde hayatını kaybetti. Hasta tutuklular sorunu son 15 yıldır gündemden düşmemektedir. İktidar ve MHP yetkilileri bu sorunun çözülmesi gerektiğine dair birçok açıklama yapmıştır.
Silahların bırakılmasıyla demokratik ve meşru siyaset zeminlerinin güçleneceği yönündeki söylemlerle çelişen bu gelişmeler, kamuoyunda güven sorununu derinleştirmektedir. Bu tür uygulamalar iç cepheyi güçlendirmek yerine, demokrasi, hak ve hukuk alanında gerilemeye yol açmakta; siyasal değerlerin aşınmasına neden olmaktadır.
Aşılmayan güven sorunu, yeni sürecin zamanla yarışı
Burada iki temel sorun ortaya çıkmaktadır. İlki, iktidarın Kürt sorununun bütüncül çözümünden uzak duran yaklaşımını sürdürmesidir. İkincisi ise silah bırakma kararı alınmış olmasına rağmen sürecin yalnızca fiilî adımlarla sınırlı tutulması ve bu yaklaşımın değişmeyeceğine dair bir tutum sergilenmesidir.
Bu durum, silahlı eylemsizlik hâlinin sürdürülmesi ile sınırlı bir süreç planlandığını düşündürmektedir. Ancak siyasi güvensizliğin derin olduğu çatışma çözümü süreçlerinde bu tür bir durumun yaratacağı toplumsal ve siyasal riskler büyüktür.
Türkiye, PKK’nin 1999–2004 yılları arasındaki tek taraflı ateşkes döneminde benzer bir süreci yaşamıştır. Bu dönemde köy korucularının bir kısmının işlevsiz kalmasına rağmen silahlarını korumaları, kaçakçılık, gasp ve cinayet gibi suçlara yönelmelerine neden olmuştur. Bu örnek, silahlı eylemsizlik hâlinin uzun vadede sürdürülebilir olmadığını göstermektedir.
Özellikle sorunun kök nedenlerini ele almaktan kaçınan bir siyasal yaklaşımın hâkim olduğu koşullarda bu risk daha da büyümektedir.
Burada henüz geçiş dönemi adaleti gibi daha kapsamlı bir çerçeveden söz edilmiyor. Sadece silahsızlanma sürecinin sağlıklı ilerleyebilmesi için gerekli yasal düzenlemeler ve güven artırıcı idari uygulamaların gerekliliği vurgulanmaktadır.
Yasaların keyfî uygulandığı bir ortamda, Türkiye’ye özgü yöntemler ne olursa olsun, toplumsal olarak arzu edilen siyasal ve kültürel sonuçların ortaya çıkması mümkün değildir. Aksine, bu durum “güvensizlik çürümesi” olarak tanımlanabilecek yeni sosyal sorunlara yol açabilir.
Hafta başında yapılan iki siyasi açıklama bu riskleri yeniden hatırlatmıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Nevruz etkinlikleriyle ilgili yaptığı açıklamada sert ifadeler kullanarak güvenlikçi yaklaşımın süreceğini vurgulamıştır. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise sürecin aceleye getirilmemesi ve tartışmaların alevlendirilmemesi gerektiğini ifade etmiştir.
Her iki açıklama da sürecin mevcut siyasi çerçeve içinde, (kendi tanımlamalarıyla “Terörsüz Türkiye” ya da PKK’nin siyasi tasfiyesi) bölgesel gelişmelere endekslenmiş ve zamana yayılmış bir şekilde devam etmesi yönünde ısrarın sürdüğünü gösteriyor.
Bu yaklaşım, Kürt sorununun toplumsal ve siyasal boyutlarıyla yüzleşmekten uzak bir siyasete işaret etmektedir. Aynı zamanda silahsızlanma ve kök nedenlere inme meselesinin ertelenmesi riskini de barındırmaktadır.































Yorum Yazın