Aydınlanma Çağına kapı açan Akıl Çağının en önemli düşünürlerin biri de Fransız René Descartes’tır (Röne Dekart, 1596-1650). Rönesansla birlikte Kilise Babalarının dogmaları karşısında Descartes, Spinoza, Leibniz, Grotius gibi filozoflar aklın önemini ortaya koymuş ve her insanın varoluşun tüm soyut ve somut görünümlerinin mantık ve mahiyetini anlayıp öğrenme potansiyeline haiz olduğunu vurgulamışlardı. Böylelikle birey, tüm dogma ve bilim dışı öğretinin kalıplarına başkaldırarak özgür irade bilincine ulaşır. Bu bilinçlenmenin getirdiği özgür akıl ve irade sayesinde Aydınlanma Çağı Sanayi Devrimi’ne yol gösteriyor, yeni icat ve keşiflerle uygarlık mucizeler yaratmaya başlıyor. Dogmalar karşısında aklın başkaldırışı hukuk ve siyaset alanında hak ve özgürlükleri güvence altına almak mücadelesini başlatır. Gelişmiş demokrasi ruh ve bilinci ile laiklik bu sürecin ürünüdür.
Aklımız ve ruhumuz bin bir çeşit bilgilere muhatap kalmaktadır. Bu bilgilerin kimi doğru, kimi yanlış, kimi de eksik ya da çarpıtılmıştır. Pırıl pırıl, “saf”,etki altında kalmayan akıl olabilir mi hiç?
Descartes, “Metod Üzerine Söylev” adlı yapıtında ne tür bir yöntemle “saf aklın” oluşacağını açıklar ve ilginç bir saptamayla analize başlar: Sağduyu ve akıl Tanrının insanlara adilane dağıtığı tek şeydir, çünkü herkes kendindekinden memnundur, ne fazlasını ne de eksiğini ister. Ve de diğerindekini küçümseyip alay eder…
Üstat doğru söylüyor… Kimse aptal, cahil, salak olduğunu söylemez; memnundur kendi aklından… Kimse kalleş, hilebaz, egoist ve namussuzluğunu kabullenmez. Hepimiz vicdanlı, erdemli, haksızlıklara tahammül edemeyen mert ve asil insanlarız!…
Böyle bir psikozun getirdiği benmerkezcilikle beynimizi nasıl nesneleştirip ”saf akıl” oluşturabiliriz?
Descartes insan beynini “elma küfesine “ benzeterek içinde çürük elmaların da olduğunu belirtir. Doğru karar alabilmek için küfeyi boşaltıp tek tek elmaları incelemek, çürükleri atmak ve sağlamları geri koyup yola öyle devam etmek gerekir. O dönemlerdeki Kilise-Aristokrasi koalisyonu kim bilir ne türlü çürük ve kurtlu elmaları doldurmuştur içerisine…
Elmaların sağlam olup olmadığını anlamanın yolu metodik kuşkudur. Duyular aldatabilir, dış dünya bir yanılsama olabilir, matematik bile sorgulanabilir… Her şeyden kuşku duyarak operasyona başlamak lazım. Eğer düşünüyor ya da şüphe ediyorsam kesin bir şey var demektir. Önce kendimi sorgulayalım :”ben var mıyım, yok muyum?”
Madem ki böyle bir düşünceyi ortaya koyuyorum, o halde varım… Düşünüyorum o halde varım- cogito ergo sum.
Küfeyi şöyle bir önümüze dökelim ve metodik kuşku yöntemiyle tek tek elmaları inceleyip çürüklerini attıktan sonra sağlamlarıyla yolumuza devam edelim.
Beyindeki elmalar neler diyor, neler?
- Ben saf, temiz, asil ve necip bir ırkın çocuğuyum. O yüzden akıllıyım…
- O yöreden adam çıkmaz… Hepsi sahtekardır…
- Falanca millet mi? Zaten bize ihanet etti. Kalleştir onlar…
- Bakara, makara… Milleti uyuturuz…
- Kitap okumam ama her şeyi bilirim…
- Bilgim yok ama fikir sahibiyim.
- Sosyal bilimler ve felsefe laf-u güzaf… Fizik, kimya, doğa bilimleri dışına çıktığın taktirde sapıtırsın…
Kendimle ilgili çürük elmaları atıp saf aklı yakalayabilecek miyim?
Resmi ideolojinin yarattığı tarih söylemleri abartma ve hamaset doludur. Media monopol (tekel) ve oligopolleri (az sayıda bir kaç kuruluş), uluslararası sermaye ve tüketim çağının nimetleri karşısında akıl ve irademiz özgür seçişlere yönelebilir mi?… Eğitim sistemi, tüketim ekonomisi ve iletişim çağının evrensel boyuttaki beyin yıkamalarıyla kaos içinde dalgalanan aklım sakin bir limana ulaşabilir mi?
Descartes’in vatandaşı Fransızlar bir zamanlar “biz kartezyen- Descartes’cı“ milletiz diye övünürlerdi. Yani akıl ve sağduyu onların ana özellikleriymiş.… Fas, Cezayir, Tunus ve dünyanın başka bölgelerindeki ötekileştirme ve kitlesel katl olayları hangi sağduyun, hangi aklın eylemidir?! Sormak lazım… Ama unutmayalım ki oranın entellektüelleri, filozofları özeleştiri yaparken “kartezyen” yaklaşımlar içindeydi. Çünkü yakın zamanlara kadar liselerde sosyal bilimler ve felsefeye çok önem verilir ve lise bitirme sınavında felsefe bakaloryasından geçemeyen üniversiteye kabul edilmezdi. 1960’lı yıllarda Jean Paul Sartre ve birçok entelektüel Cezayir Bağımsızlık Mücadelesinde bu mazlum ülkenin yanında yer almıştı. Zamanın Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle “Sartre’ı hapse atamazsınız, o Fransa’nın entelektüel ve düşünsel sembollerinden biridir” demişti.
Önemli olan insanların, aydınların, entelektüellerin tamamı içinde hangi oranda aklı “saf hale getirebilme” çabasıdır. Sartre örneğinden anlaşıldığı gibi Batıda bu oran Doğuya nazaran daha fazla görünüyor. Sadece Fransa değil AB ve ABD’’ de “aykırı entelektüellere” saygı duyan devlet adamları oranının fazla olduğuna tanık olmaktayız.
Bizdeki eğitim sistemi içinde elmaları ayıklamak bir hayli zor anlaşılan… Her şeyden önce Descartes’ın “cogito ergo sum” yöntemi ne bireysel psikolojide ne de kitle psikolojisinde kabul görmüştür. Üstadın dediği gibi büyük oranda hepimiz Allah’ın adilane dağıttığı aklımız ve sağduyumuzdan memnun yaşamaktan öte akıl vermeğe bayılırız. Beynimizi “belli oranda saflaştırmak” felsefe, sosyoloji, “nesnel” ve genel tarih, psikoloji gibi konulara önem verilmesiyle olanaklıdır. Oysa tüm bu dersler orta-lise eğitiminde ya kaldırılmış, ders saatleri azaltılmış ya da seçimlik hale getirilmiştir. Tüketim toplumunun özendirildiği medya yapılanmaları, köşeye dönmenin erdem olduğu; Orta Asya’dan Viyana’ya kadar hükmedeceğimiz , Akdenizi yeniden Türk gölü haline getireceğimiz anlayışı içinde , bu gidişle Akıl Çağının başlangıç noktasında kalmaya devam ederiz. Evvel Allah biz “gâvur takımı gibi kartezyen“ olmakla değil kahramanlık menkıbeleri anlatıp güçlü kimliğimizle övünürüz.






































Bahaeddin bey, klasik felsefi çizgi ve Aydınlanma troplarından uzaklıkları sebebiyle 20. yy. filozoflarının akil ve aydın olmadıklarını söylemek doğru değildir. Bizim söylemiyor olmamız da mühim değildir. Fransız kamuyounda Sartre, Lyotard, Foucault, Deleuze ve niceleri zaten aydın kabul edilmiş kimselerdi. Aydınlanma gerçek manasıyla 19. ve 20. asırda oldu. Bu ne demektir? Platon'dan beri felsefi düşünce var. Aydınlanma hareketi aynı zamanda politik bir harekettir. İnsanların dogmalara karşı toplum olarak rüştünü ispatladığı öğretisini kabul eder. Başka bir safsata argüman da: Kant'ın öngördüğü şekliyle. Hume bugün pek çok kıta avrupası ve analitik filozofun ampirist düşüncesinin temelinde yer alır. Kant sanki bir nokta işaret etmiş herkes oraya koşmuş gibi düşünüyorsunuz. Nietzsche, Kant eleştirisi yapmasına karşılık dini dogmalara karşı değil miydi mesela? Dolayısıyla hatanız Aydınlanma felsefesini yekpare bir ekol, yekpare bir düşünce biçimi gibi görmenizdir.
Turan Argun
14-02-2026 04:11