Hafta sonu sosyal medyanın popüler içerik üreticilerinden birisinin yeni bir belgeseli yayınlandı. Konu; Mustafa Kemal Atatürk, tek partili dönem ve Kemalist ideolojiden tevarüs eden zihniyet kalıplarının güncele bıraktığı “miras davası” idi.
Genellikle Türkiye’yi anlama noktasında nitelikli belgesellere imza atan kanal, iş tarihe gelince biraz çuvallamış aslına bakarsanız. Belgeselin eleştirilecek çok yönü var, fakat uzun uzadıya hepsini masaya yatırmak, bu tarz bir yazının sınırlarını epey aşabilir.
Psikolog, politikacı, gazeteci ve stratejist (O da ne! Hey hat! Ne stratejiliyor?) gibi meslek kollarından gelen konuşmacılar yer alıyordu belgeselde. Ağırlıkla da 1990’larda yükselişe geçen Post-Kemalist dalgadan etkilenmiş, hatta önemli aktörü olmuş ve Türkiye’nin demokrasiyle buluşması için Kemalizmden kurtulması gerektiği kabilinden fikirleriyle ön plana çıkan kimselerdi bunlar.
Aynı kişiler, sizi Kemalist vesayetten kurtarıp demokratikleştireceğiz diyerek bütün ülkeyi otoriterizmin dibine bıraktılar. Türkiye’nin demokrasi karnesi ortadadır.
Oysa belgesel için Kemalizm konusunda uzmanlaşmış birkaç tarihçi düşünülebilirdi. Ancak muhtemelen, bu bilinçli bir tercihti ve belirli bir paradigmayı aktarmayı amaçladı.
Söz konusu içerikte dikkatimi çeken bir nokta vardı; Kemalizm ve dolayısıyla Türkiye’nin yakın tarihi hakkında konuşma ehliyetini kendisinde gören bir konuk; Atatürk’ün hiç gerçek seçim yapmadığını söyledi.
Açıkçası bu tür iddialar; bazı Siyasal İslamcı çevrelerde geçmişten beri dillendiriliyordu. Ama kendi dar odalarında, toplumu tahrik etmek ve kamplaşmayı derinleştirmek adına yapıyorlardı.
Totale hitap eden bir yayında kullanılmasına şaşırdım doğrusu. Bu nedenle Osmanlı’dan cumhuriyet dönemine uzanan seçimler bağlamında, Türkiye’nin demokrasi serüveni üzerine biraz tartışmak istedim.
Osmanlı’da Seçimler
Atatürk’ün hiç gerçek anlamda bir seçim düzenlemediği, zaten seçime de katılmadığı ve seçimlerin “yapmacık” olduğu gibi kimi söylemlerin anlaşılabilmesi açısından Osmanlı geçmişine kadar uzanmak gerekiyor.
Türkiye’nin modern anlamda demokrasi serüveninin başlangıcı bakımından Tanzimat’ı milat alabiliriz. Tanzimat döneminde yetişen Ali Suavi, Namık Kemal, Şinasi ve Ziya Paşa gibi Osmanlı aydınları, o tarihlerde hürriyet olarak nitelendirilen, monarşiyi daraltarak anayasal parlamenter demokrasinin alanını genişletmeye başlamıştır.
Arkasından daha sonraki aydın kuşakları benzer bir çizgiyi sürdürmüştür. Buna paralel olarak aynı tarihsel aralıkta, ilk defa belediye meclisi için seçimler yapılmıştır.
İlerleyen süreçte bütün kanunların temeli anlamına gelen Kânûn-ı Esâsî –yani anayasa- 1876 yılında yürürlüğe konulmuştur. Söz konusu anayasa gereğince ilk defa genel seçimler düzenlenerek bir parlamento oluşmuştur. Ancak meşruti monarşi şeklinde ifade edilen anayasalı ve parlamentolu idare fazla uzun sürmemiştir. İkinci Abdülhamit, savaş bahanesiyle anayasadan aldığı yetkiye dayanarak meclisi feshetmiştir.
Abdülhamit’in parlamentoyu kapatmasıyla, otuz yılı aşkın bir süre devam edecek olan, yoğun baskı ve sindirme politikalarının hâkim kılındığı istibdat rejimi ortaya çıkmıştır. Bu süre zarfında aydınlar, hürriyet mücadelesinden geri adım atmamıştır.
1908 yılına gelindiğinde, daha önce 1876’da ilân edilen Meşrutiyet tekrar yürürlüğe konulmuştur. Başka bir deyişle anayasalı ve parlamentolu idare berdevamdı.
İkinci Meşrutiyet
Meşrutiyet ikinci kez ilân edilince, meclisin toplanması amacıyla genel seçimler düzenlenmiştir. Bunun için 1876’dan devralınan ve aksaklıkları fazlasıyla göze çarpan seçim sistemi uygulamaya konulmuştur.
Osmanlı’dan cumhuriyete de intikal edecek olan seçim sistemi, iki dereceliydi.
Atatürk’ün gerçek bir seçim yapmadığına dair iddiaların kaynağı, ağırlıkla bu iki dereceli seçim sistemine dayanıyor.
İki dereceli seçim sisteminde müntehib-i evvel ve müntehib-i sani adı verilen iki tip seçmen vardır. Müntehip, intihab kelimesiyle aynı kökten gelmektedir. Güncel Türkçe’deki karşılığı seçmendir.
Müntehib-i evvel, önceki, yani birinci seçmen; müntehib-i sani, ikinci seçmen anlamındadır.
Seçim sistemine göre birinci seçmenler, ikinci seçmenleri seçiyor; onlar da meclise gönderilecek milletvekillerini belirliyordu. Birinci seçmenlerle ilgili cumhuriyet öncesine dair veriler oldukça kısıtlıdır. Bu nedenle kimlerin neye göre birinci seçmen olup da ikinci seçmenlere yetki verdiğini tam bilemiyoruz.
İkinci seçmelerse genellikle bölgenin ileri gelenleri, iyi-kötü mürekkep yalamış ya da asker-memur-bürokratlardan seçiliyordu. Yani halkın tamamı seçimlerde sandık başına giderek oy kullanamıyordu.
Zaten günümüzdeki gibi seçimler, bir Pazar günü yapılıp bitmiyordu. Seçim, uzun bir zaman dilimine yayılan periyodu ifade ediyordu.
Siyasal İslamcı çevrelerde “ecdad” olarak nitelendirilen Osmanlı devrinde uygulamaya konulan söz konusu sistem, cumhuriyet döneminde de kullanılmıştı.
Bu kapsamda İkinci Meşrutiyet’in ilk seçimleri 1908 yılında yapıldı. Bugün hemen herkesin ismine aşina olduğu İttihat ve Terakki ile Ahrar Fırkası yarıştı. Başka parti yoktu.
İkinci Meşrutiyet için kullanılan yaygın bir ifade vardı; hürriyet deniliyordu.
Ahrar da dönemin ruhuna uygun biçimde hürriyetle aynı kökten geliyordu. Özgürlüğü simgeliyordu.
Ama gelin görün ki, Ahrar’ın seçimlerdeki varlığı sembolikti. Çünkü İttihat ve Terakki kadar örgütlü olmadığı için kazanma şansı pek yoktu. Nitekim seçimlerde ipi İttihat ve Terakki göğüslemişti.
İkinci Meşrutiyet döneminde seçimler tamamlandıktan sonra Osmanlı monarşisi; anayasalı ve parlamentolu bir idareye geçmişti. Bu tarih Türk demokrasi tarihi açısından parlamenter demokrasiye kesintisiz biçimde geçişi ifade etmektedir.
Gerçi 27 Mayıs’ta yaklaşık altı aylık, 12 Eylül’de de ortalama iki buçuk yıllık bir inkıta süreci görülmüştür. Ancak her ne kadar tasvip etmesem de darbeci aktörlerin demokrasiye geçişi vaat etmesi ve görece mümkün olan en kısa sürede sözlerini tutmaları, söz konusu süreçleri “istisna” kapsamına alıyor.
İkinci Meşrutiyet’in anayasal parlamenter demokrasisine paralel biçimde çeşitli düşünce akımları görünür oldu. Osmanlı’da Marksizm, Komünizm/Sosyalizm, Liberalizm, Milliyetçilik ve Feminizm gibi akımlar tartışılmaya başlandı. Siyasî içerikli gazete ve dergiler kuruldu; kimileri partileşti. Seçimlerde meclise milletvekili soktular.
Ama bu demek değildir ki, Osmanlı’da oturmuş ve renkli bir demokrasi vardı. Çünkü bir tarafta bu canlılık ilgi uyandırırken diğer yanda İttihat Terakki müthiş otoriter bir rejim kuruyordu. Bâb-ı Âli baskını düzenleniyor, sopalı seçimler yapılıyordu.
Üstelik yerleşik bir sistem oluşmamasından öte padişah halen tek mutlak otoriteydi.
Cumhuriyet
Peki, Cumhuriyet ne yaptı?
Cumhuriyete sarkan demokrasi serüveni bakımından zihinleri en çok kurcalayan soru bu sanırım. Ya da belki kasten “kurcalatılan” demeliyim.
Erken cumhuriyet döneminin demokrasi tarihi, 1920 yılında toplanan TBMM ile başlamaktadır. 1920’deki ilk meclis, İstanbul’daki parlamentonun işgal kuvvetleri tarafından dağıtılmasıyla meydana gelmiştir.
Anadolu illerinden seçilerek gelen milletvekilleri ve İstanbul’dan kaçabilen mebuslardan oluşmuştur. Gene iki dereceli seçim sistemi uygulanmıştır.
Ancak 1920 meclisinin şöyle bir önemi vardır; Türkiye’de demokrasiye geçişi simgeler.
Genellikle Türk siyasî tarihinde demokrasiye geçiş için iki farklı tarihten bahsedilir; 1908 İkinci Meşrutiyet ve 1950’de Demokratların iktidara gelmesi…
Oysa 23 Nisan 1920 günü açılan TBMM, İkinci Meşrutiyet’ten farklı olarak üstünde padişahın gölgesi yoktur. Günümüze kadar uzanan yerleşik sistemin kurgulayıcısıdır. Öyle sopalı seçimler, baskınlar falan görülmemiştir.
Kendi anayasasını yapan, egemenliği tanrı katından yeryüzüne indirerek doğrudan doğruya millete veren, devrimci yapısıyla önce çıkan bir meclistir. Gene çok sayıda fikir atışmasının yaşandığı, ciddi bir muhalefetin oluştuğu ve yeri geldiğince Atatürk’ün bile yetkilerinin kısıtlanabildiği bir parlamentodur.
Öbür taraftan 1950, Türk demokrasi tarihi açısından önemli bir kavşak noktasını simgelemektedir kuşkusuz. Ancak “demokrasiye geçiş” değildir. En temelde 1920’nin açtığı yolun bir sonucudur. Halkı sadece sandık başına götürmek demokrasi anlamına gelmez. Zira 14 Mayıs 1950 günü iktidara gelen Demokrat Parti, Türkiye’nin demokratikleşmesi adına vadettiği pek çok reformu uygulamaya koymak bir yana daha da geriye götürmüştür.
Tek Parti Dönemi
1920’de toplanan TBMM’den sonra Türkiye’de seçimler muntazam yapılmıştır. 1923, 1927, 1931, 1935, 1939, 1943 ve 1946 yıllarında düzenli sandık başına gidilmiştir. Hatta erken seçim ve ara seçim bile görülmüştür.
Ancak buradaki eleştiri konuları, çoğunlukla iki dereceli seçimlerin gerçek olmadığı ve Atatürk’ün seçimsiz cumhurbaşkanı olduğu yönündedir.
Bir kere iki dereceli seçim sistemi, içinde bulunulan tarihsel koşullar gereğince kötü ya da hafife alınabilecek bir sistem değildir. Küresel ölçekte dikta rejimleri, bir koldan Balkanlar üzerinden Avrupa’nın batısına kadar uzanırken; diğer koldan İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dahi Doğu Avrupa’dan Rusya’ya ve Çin’e dek yayılırken, Türkiye’de Atatürk ve İsmet İnönü’nün iki sözünden birisi demokrasidir.
Hitler, Mussolini, Salazar, Stalin ve Franco’nun otoriterizm ve totalitarizmi tırmandırdığı, demokrasiyi alaya aldığı bir dünyada ileri demokrasiden söz etmek bile önemlidir.
Diğer taraftan Lozan sonrasında cumhuriyetin elindeki toprakların önemli bir kısmı her yönüyle geri kalmış Osmanlı taşrasıydı. Okuma-yazma oranlarının yerlerde gezdiği, türlü hastalıkların kol gezdiği, politik bilinçten yoksun ve Osmanlı’nın asırlar boyunca ihmal ettiği taşrada halka doğrudan siyasal yetki vermek zaten dönemin ruhuna uygun değildi. Hiçbir realiteyle bağdaşmazdı.
Dünyada demokrasilerin şekillenmesi genellikle büyük ve kanlı siyasal mücadelelerle meydana gelmiştir. Oysa Anadolu taşrasında böyle bir gündem bile yoktur.
Genç Cumhuriyet’in de öncelikli amacı elindeki kaynakları verimli biçimde kullanarak nüfusu vatandaş haline getirmek, belirli bir bilinç aşılamak, eğitim ve sağlık gibi hizmetleri götürmek, hızla kalkınmayı sağlamak olmuştur. Bununla beraber demokrasiden geri adım atılmış değildir.
Önce Fırsat Eşitliği
Demokrasiye giden yolda Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin ilk icraatı, fırsat eşitliğini temin etmektir. Dünyada daha doğru dürüst yaygın eğitim yokken Atatürk, okullaşmayı köylere kadar götürdü.
Eğitim, dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi belirli bir zümrenin veya sınıfın tekelinde değildi. Kaliteli bir eğitim almak için para dökmek gerekmiyordu.
Cumhuriyetin sunduğu eğitim imkânlarından tüm vatandaşlar eşit şekilde faydalanabiliyordu. Bir yerlere gelmenin tek koşulu çalışmaktı.
Başka bir ifadeyle aristokrasi kaldırılmıştı.
Demokrasiye Isındırma Turları
Cumhuriyet döneminin ilk çeyreğindeki genel seçimler, Osmanlı’dan devralınan iki dereceli sisteme göre yapılmıştır. Seçimlere katılan tek bir parti bulunduğu için CHP’nin bir parti listesi, bir de seçim listesi oluyordu.
Parti listeleri, CHP’nin milletvekillerini belirleyecek olan seçmenlerin yazılı olduğu bir listeydi. Müntehib-i evveller, milletvekillerini seçecek kişiler için tercihini bu yolla yapıyordu.
Müntehib-i evveller, müntehib-i sanilerin yazılı olduğu, yani seçimlerde oy kullanma yetkisine sahip olacak kişilerin listesini belirledikten sonra genel seçim aşamasına geçiliyordu. Genel seçimlerde, ikinci seçmenlerin önüne bir hafta kadar önce netleşmiş seçim listeleri konuluyordu.
CHP’nin seçim listelerinde, ilgili seçim çevresindeki partili adayların isimleri yazıyordu. Söz gelimi, on vekil çıkaran bir seçim bölgesinde on kişinin adının yazılı olduğu bir liste çıkıyordu. Bu on kişi de milletvekili seçiliyordu.
Aslına bakarsanız, adaylıklar kesinleştiği andan itibaren milletvekilliği garanti oluyordu.
Doğal olarak rekabet ya da seçim çalışması yapılmıyordu milletvekili adayları tarafından. Onun yerine örgütler seçim kampanyası yürütüyordu.
Burada küçük bir parantez açayım; tek partili dönemde, milletvekilliği günümüzdeki gibi avantajlı değildi. Mesela 1960’ların hatıratlarını bile okusanız, meclis çıkışında durakta otobüs bekleyen vekiller görebilirsiniz.
CHP, bir süre sonra milletvekili adaylarının yarışmasını ve seçim kampanyalarına katılmasını istedi. Bunun için söz gelimi gene on vekil çıkaran seçim bölgesine daha fazla adayın ismi yazılmaya başlandı. Böylece listedeki adayların oy kaygıları ortaya çıktı.
1930’daki yerel seçimlerde, iki dereceli seçmen şartı kaldırıldı. Genel seçimlerde değil ama yerel seçimlerde halkın tamamı sandık başına gidebiliyordu. Üstelik artık bir rakip de vardı; Serbest Cumhuriyet Fırkası.
Türk halkının seçmen derecesi gözetilmeden oylamaya katıldığı yerel seçimlerde, Serbest Fırka Samsun gibi bazı kritik belediyeleri almıştı. Üstelik bu seçimlerde kadınlara da ilk defa hak tanınmıştı.
Bu arada CHP’nin karşısına iki defa muhalefet çıkmıştı fakat başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Dönemin koşulları gereğince parlamento içi iktidar ve muhalefet ilişkilerine sistemin henüz hazır olmadığını gören CHP, kontrol mekanizmasını kendi bünyesine taşımayı denemiştir. Müstakil Grup diye bir yapı kurularak, muhalefeti önce kendi içerisinde denemiştir.
Görüldüğü gibi tek partili dönemde CHP, toplumu demokrasiye hazırlamak amacıyla çeşitli girişimlerde bulunmuştur. Çünkü tek partili dönem ilanihaye kalıcı bir sistem olarak tasarlanmamıştır. Daha ziyade demokrasiye geçiş noktasında ara bir formüldür.
Atatürk, Seçimlere Katılmadı mı?
Tek partili dönemde belirli aralıklarla düzenli bir şekilde yapılan seçimlere milletvekili adayı olarak Atatürk katılmıştır. Dokuz Eylül Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hakkı Uyar’ın araştırmalarına göre seçimlere katılım her dönemde yükselmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında yüzde yirmiler bandındayken bir anda altmışların üstüne çıkmıştır.
Atatürk, milletvekili olarak katıldığı meclisteki diğer vekillerin oyunu alarak cumhurbaşkanı seçilmiştir. O dönemde ve hatta yakın tarihe kadar, cumhurbaşkanları meclisten seçiliyordu.
Ancak buradaki eleştiri konusu; Atatürk’ün tek partili bir parlamentodan tek aday olarak seçilmesidir. Esasında bu nevi eleştiriler Atatürk üzerinde toplansa da cumhuriyet tarihi boyunca seçilen pek çok cumhurbaşkanı için benzer bir durum söz konusudur.
Asker kökenli cumhurbaşkanlarını bir kenara ayırıyorum. Politikadan cumhurbaşkanlığına geçen İnönü, Celal Bayar, Turgut Özal, Süleyman Demirel ve Abdullah Gül de aynı şekilde meclis çoğunluğu sayesinde cumhurbaşkanı seçilmiştir.
Mesela Bayar, dönemin seçim sistemi nedeniyle partisinin yüzde elliyi biraz geçen oyuyla parlamentoda dört yüzün üstünde sandalyeye sahip olurken rakibi CHP kırk puanlık oyuyla ancak altmış dokuz vekil alabilmiştir. Bu orantısız dağılımda cumhurbaşkanı seçilmiştir.
Benzer bir durum 2002’de de yaşanmıştır. AKP’nin iktidara geldiği ilk seçimde, barajı sadece iki parti aşabilmiştir. Toplamda yüzde elli beş civarı oy alan iktidardaki AKP ve muhalefetteki CHP, baraj altı kalan diğer yüzde kırk beşi de temsil etmiştir. 2007’nin Nisan ayında başlayan cumhurbaşkanlığı oylamaları, bu orantısız dağılımda gerçekleşmiştir.
Özal’ın cumhurbaşkanlığı seçiminde muhalefet protesto ederek oylamaya katılmamıştır. Rakip çıkmayınca Özal’ın partisinden göstermelik başka bir aday konulmuştu.
Uzun sözün kısası, mecliste çoğunluğa sahip partilerin genel başkanları doğal olarak başbakanlık koltuğuna oturduğu gibi cumhurbaşkanı da seçilebilir. Meclis dağılımı onları gayrimeşru yapmaz.
Atatürk üzerinden kurulan “mantık” başka cumhurbaşkanlarına da uyarlanabilir ki, bu durum Türkiye’ye bakış açısından sorunludur.
Kütük Marifetli Seçimler
Türkiye’nin çok partili siyasî hayata geçişi, 1946 seçimleriyle olmuştur. Bu seçim aynı zamanda iki dereceli sistemin kalkarak, halkın doğrudan sandık başına gittiği ilk oylamadır. Biraz da şaibelerle anılır tabi…
1946 yılında düzenlenen genel seçimlerde, bazı bölgelerde Demokratlara oy vermesi muhtemel kimselerin kütükleri kaydedilmemiştir. İlk defa böyle bir seçim yapıldığı için önceden kontrol edilmemiştir. Bu nedenle kütükleri kaydedilmeyen kimi seçmenler oy kullanamamıştır.
Burada CHP’ye kara çalmak gibi bir alışkanlık peyda olmuştur. Fakat aynı seçim yolsuzluğunu bu sefer bilinçli bir tercihle Demokratlar da yapıyor. 1957 seçimlerinde CHP’ye oy verme potansiyeli bulunan bazı seçmenler kütüklere kaydedilmemiştir. CHP seçmenleri, sandığa gittiğinde oy atamamıştır. Hatta İnönü, buna “kütük marifetiyle yapılan seçim yolsuzluğu” diye isim de takmıştı.
1946’daki başka bir şaibe, CHP’nin bazı ağır toplarının milletvekili seçilememe durumu ortaya çıkmıştır. Normalde dönemin seçim sistemine göre bir ilde diğer partilerden çok oy alan parti, o seçim bölgesindeki tüm milletvekillerini çıkarıyordu.
Örneğin İstanbul, TBMM’ye yirmi üç vekil gönderiyordu. İstanbul’daki oyların çoğunluğunu Demokrat Parti almıştı. Bu durumda yirmi üç milletvekilinin tamamının Demokratların sırasında olması gerekiyordu.
Ama öyle olmadı.
On sekiz vekil Demokrat Parti alırken CHP de beş milletvekili çıkardı. Bunlar Kazım Karabekir ve Recep Peker gibi CHP’nin ağır toplarıydı.
Peki, seçim sistemine rağmen nasıl olmuştu?
Oylar tutanağa geçirilirken sayımdakinin aksine yer yer CHP’nin reyleri fazla yazılmıştı. Gene dönemin kanunu gereğince tutanağa kısıtlı bir itiraz yapılabiliyor fakat oylar yeniden sayılamıyordu. Çünkü oylar sayılınca yakılıyordu.
Böylece tutanağa geçirilenler muteber kabul ediliyordu.
Bir de açık oy gizli tasnif diye bir oylama yöntemi vardı. Vatandaş oylama için sandık başına gittiğinde partilerin listeleriyle karşılaşıyordu. Hangi partiye oy vermek isteniyorsa, sandık görevlisinden onun listesi alınıyordu. Kimin hangi partiye oy verdiği herkesçe biliniyordu.
Gizli tasnife gelince; oylama bitince sandığı sadece görevliler açıyordu. Sayım yapıldıktan sonra tutanağa geçiriliyordu. Oylarsa imha ediliyordu.
Son Söz
Türkiye inişli çıkışlı bir demokrasi serüveni geçirmiştir. Tabanda mayalanmak yerine yukarıdan aşağı biçimde sisteme özümsetildiği için bazı aksak yönleri görülmüştür. Ancak kazanılan tecrübeler neticesinde bunlar hızla giderilmiştir. Mesela Yüksek Seçim Kurulu, Türkiye’nin demokrasi ve sandık deneyimlerinin bir sonucudur.
Bununla beraber her şeye rağmen Türkiye’nin demokrasi geçmişi batılı ülkelerle kıyaslandığında fena sayılmaz. En basitinden Avrupa’nın pek çok ülkesinde demokrasiye geçerken yaşanan sancıların izlerine Türkiye’de rastlanmamıştır.
Çeyrek asrın muktediri CHP, kaybettiği ilk seçimlerde koltuğundan kalkmasını bilmiştir. Aynı demokratik olgunluğu bugünün muktedirlerinden de bekliyoruz.




























Yorum Yazın