Son bir yılın, hatta son iki yılın anket ortalamasına bakıldığında CHP Türkiye’nin birinci partisi. Bu durum apaçık olgusal bir gerçek, ama aynı zamanda politik bir söylem olarak bir boş gösteren. CHP’nin birinci parti olma gerçeği değerli bir yalnızlıktan başka bir anlama gelmiyor. Bu temel gerçek biraz da büyük bir başarıyla tamamlanan yerel seçimdeki muhalefet içi dengesizlikle ilgili. CHP o seçimde AKP’yi açık ara geçti, büyükşehirlerin çoğu başta olmak üzere en fazla belediyede yönetimi üstlendi. Ama bu seçim başarısı önemli ölçüde Halk Partisi dışındaki muhalif unsurlardan verilen ödünç oylar ile sandığa gitmeyen AKP seçmeni sayesinde mümkün oldu. İyi Parti, Zafer Partisi, TİP, hatta kısmen HDP/DEM’li seçmeni kendi adaylarına destek noktasında konsolide etti CHP liderliği. O günden bugüne ana muhalefete verilen ödünç oyların bir ölçüde kalıcı olduğunu görüyoruz. İyi Parti bir daha %10 seviyesini göremedi. Kürt hareketi ve Zafer Partisi ise güçlü, ama aynı zamanda kırılganlar. Ancak CHP’nin diğer muhalefet partilerini eriterek elde ettiği bu üstünlük yine de geriledi. AKP ile CHP arasındaki oy farkının giderek azalması ve iki partinin başa baş bir konuma gelmesi bazı ödünç oyların eski partilerine veya kararsızlar bloğuna gitmesiyle ilgili.
Partiler bakımından şöyle ilginç bir tabloyla karşı karşıyayız: Bu hafta seçim olsa AKP, CHP ve DEM’in yeri garanti. MHP, İyi Parti, Zafer Partisi ve Yeniden Refah ise barajı aşamayabilir. Beklenti her zamanki gibi anketlerde düşük seyreden MHP oyunun sandıkta yüksek çıkması. Geriye kalan muhalefet partileri ise aralarında ittifak yapmak zorunda. Aksi taktirde muhalefetin mecliste temsil gücü bugünkünden de zayıf olacak. Tabii başkanlık koşullarında meclis çoğunluğu nispi bir öneme sahip. Asıl belirleyici olan başkanlık seçimi. Muhalefet ise o noktada bocalıyor. Erdoğan karşısında adaylaştırılan İmamoğlu hapiste.
Herkesin bildiği ama muhalefetin resmen söylemediği şey seçime kadar İmamoğlu’nun hapisten çıkmasının imkansız olduğu. Ceza dosyalarından daha fazla mahkumiyet kararı gelecek. Mevcut cezalar da kesinleşebilir. Ayrıca diplomayı geri alma ihtimali sıfıra yakın İstanbul’un eski başkanının. Bu şartlar altında yeni bir seçenek yaratmak gerek. Ancak Özgür Özel yönetimi böyle bir adımı atmaya yanaşmıyor. Çıkıp açıkça adayımız Mansur Yavaş demesi gerekirdi. Ama bunu yapmıyor. Parti ve muhalefet adım adım ikinci Kılıçdaroğlu vakasına doğru ilerlemekte.
Anketlerde birinci olma olgusunu anlamsızlaştıran başka hususlar da var şüphesiz ki. Öncelikle partinin diğer muhalefet partileriyle nasıl bir ittifak ilişkisi kuracağı meselesi belli değil. CHP’nin oy oranı bir önceki genel seçimin ilerisinde, yerel seçimin gerisinde yatay bir seyir izliyor. Oylar AKP’den fazla da olsa, %30-35 aralığıyla başkan seçtirmek olanaksız. Üstelik Kürt hareketinin açılım nedeniyle Cumhur İttifakı bileşenleriyle birlikte hareket etme ihtimali de var. Peki aradaki devasa oy farkı nasıl kapanacak? Bu soruya kestirme bir yanıt vermek elbette kolay değil. Ama geçen sene bugünlerde, seçimlerin yapılmasına 3 yıl varken cumhurbaşkanı adayını ilan eden bir partinin karşı hegemonya inşasına daha fazla özen göstermesi gerekirdi. Ancak bu konuda adım atılmadığı, AKP’nin uzun erimli stratejilerine aynı düzeyde karşılık verilemediği görülmekte.
CHP’nin iktidar yarışında iki ciddi dezavantajı daha var: Öncelikle dış konjonktür AKP iktidarının lehine sonuç doğurmakta. Trump ve Putin başta olmak üzere popülist liderler Erdoğan’la çalışmaktan memnun. Şam-SDG uzlaşmaz çelişkisinin Şam lehine çözülmesi örneğinde bir kez daha görüldüğü üzere büyük devletlerin Ankara lehine kararlar alması hükümette olan parti ve lideri iç politikada güçlendiriyor. Sağ seçmenlerin ağırlıklı bir kısmı Erdoğan’ı dünya lideri bir devlet adamı, rakiplerini ise yerel siyasetçiler olarak görmekte. Tabii muhalif kesim “bu bir algı, gerçekleri yansıtmıyor” argümanını kullanabilir. Ama siyaset epey süreden beri olgu değil algı temelinde ilerliyor. Bu arada politik gündem üzerinde dış politika hakimiyetinin apolitik bir iklime yol açtığı da söylenebilir. Dış politika devlet ve hükümeti ön plana çıkarmakta. Sınıfsal rekabet ve partiler arası rekabet, yani gerçek çatışma ve uzlaşmazlık alanları dış politikanın ağırlığı karşısında önemsizleşiyor. Sürekli dış politika konuşulduğu ve Erdoğan’ın dünya lideri görüldüğü bir politik iklimde muhalefetin iktidarla yarışması imkansız.
Birinci parti CHP ile ikinci parti AKP arasındaki oy farkını anlamsız kılan bir diğer unsur ekonomi. Enflasyonla mücadele programının geniş halk kitlelerini bir hayli sıktığı açıkça ortada. Kredi ve para muslukları da kapalı. İnsanlar geçinmekte zorluk çekiyor. Yatırım yapmak ve bugüne göre daha parlak bir gelecek inşa etmek hiç de kolay değil. Ancak bir hayli ağır bir tempoda ilerlese de ekonomik programın başarılı sonuçları göz ardı edilemez nitelikte. Enflasyon düşüyor. Bu temel hedefe doğru aşama kaydedilirken başta işsizlik olmak üzere diğer önemli parametreler kötüye gitmemekte. Bu durum seçime doğru popülist bir ekonomi politiğin devreye girmesine olanak sağlayacak koşulları yaratabilir. Şu an böyle bir imkan yok. Ama emeklilere seyyanen zam, memurlara yeni haklar, asgari ücretin beklentilerin üstünde artması ve kredi kısıtlamalarının kaldırılması gibi seçenekler o kadar da imkansız değil. Böylesi bir tablonun muhalefeti daha da zor durumda bırakacağı ise kesin.
Sonuç olarak CHP tabii ki ülkenin birinci partisi. Ama AKP ile arasındaki fark o kadar da fazla ve dolayısıyla anlamlı değil. Ayrıca Erdoğan’ı yenecek başkan adayı meselesi hala askıda. Bu şartlar altında ve metinde daha önce ifade edildiği üzere CHP’nin birinciliği bir tür değerli yalnızlıktan başka bir anlama gelmemekte.




























Yorum Yazın