Aslında artık kimse benim okuduğum yazarların izinde dolaşmıyor Edinburgh’u, varsa yoksa bir Harry Potter, yok burada yazıldı, yok şuradan geçti, “kaymak birası” içti…
Benim o taraklarda bezim olmadığı için İskoçya edebiyatı deyince Robert Burns, Sir Walter Scott ve Robert Louis Stevenson geliyor aklıma.
Sanırım Edinburghlular da benimle hemfikir çünkü Royal Mile’ın üstünde her birine birer kat bahşettikleri üç katlı bir Yazarlar Müzesi oluşturmuşlar.

Pek tabii ki, üst kat, İskoçların milli şairi Robert Burns’e (1759-1796) ayrılmış.
Bu katta Burns’e dair çeşitli objeler sergileniyor.
Glasgow’da Robert Burns’ün doğduğu eve dair bir resimden söz etmiştim, burada, Burns’ün doğumgününün resmi tatil olarak kutlandığını öğrendim -25 Ocak, Burns Gecesi.
Burns, şiirleriyle bazı kitapların isim babası da olmuş; Steinbeck, Fareler ve İnsanlar’ı, Salinger daÇavdar Tarlasında Çocuklar’ı onun mısralarından çekip almış.
Orta kat ise Sir Walter Scott’a (1772-1832) ayrılmış.
“Tarihi romanın” mucidi olmasının yanısıra, Walter Scott, Edinburgh Üniversitesi diplomalı bir avukattı, Almancanın yetkin bir çevirmeniydi, yayıncılık faaliyetindeydi.
İskoç halk şiiriyle, çocuk felci geçirdiği için topal kalmasının ardından İskoçya’nın güneyine gönderilince tanıştı.
Kendisine büyük şöhret kazandıran Waverley romanlarının yazarı olduğunu epey geç bir tarihte açıkladı.
Walter Scott’un Edinburgh’da bir de anıtı var -Waverley durağının az ilerisinde.

Walter Scott Anıtı (Edinburgh)
Müzenin alt katı ise Robert Louis Stevenson’ın.
Ama eğer tanınırlık, satış ya da dünya dillerine çevirilmişlik gibi kriterleri baz alsaydık, Define Adası ve Dr. Jekyll ve Bay Hyde’ın Tuhaf Hikâyesi gibi kitapların yazarı olan Robert Louis Stevenson’ın en yukarılarda olması kaçınılmazdı.
Stevenson, İskoçların en bilinen ve eserleri dünyanın her diline çevrilen yazarıdır.
O da Burns gibi erken denebilecek bir yaşta, akla hayale gelmez bir yerde vefat etti -44 yaşında, Samoa’da.
Edinburghlu olmasa da yolu bu şehirden geçtiği için değinmek istediğim bir diğer yazar da James Hogg (1770-1835).
Fakir bir aileden gelen Hogg, okulu terk etmek zorunda kalmıştı.
Çobanlık yapıyordu.
Bir çiftliğe girip çalışmaya başladı.
Okumaya olan merakını fark eden çiftlik sahibinin verdiği kitaplar hayatını değiştirecekti.
23 yaşında yayımlanan ilk şiir kitabı Walter Scott’ın beğenisini kazandı.
40’larına geldiğinde artık Edinburgh’da yaşıyordu ve bütün adanın tanıdığı bir yazar olmuştu.
Walter Scott’ın ölümünün ardından Sir Walter Scott’ın Ev Hali ve Özel Yaşamı adlı bir kitap yazdı.
Ben Hogg’dan BağışlanmışBir Günahkârın Özel Anılarıve İtirafnamesi’ni okudum.
Hogg’un diğerlerinden en büyük farkı kentli bir yazar olmayışıdır.
Edinburgh’un bu yıllarda bir kültürel çekim ve cazibe merkezi olduğu aşikar.
Mesela, Thomas De Quincey de buraya taşınıyor -1826’da.
Şimdi romanları bir kenara bırakalım ve bir başka kitabın hikâyesine bakarak 18. yüzyılda Edinburgh’un kültür hayatı açısından neden bu kadar bereketli olduğunu anlamaya çalışalım.
Dr. Samuel Johnson (1709-1784) genellikle “alçakların en son sığınağı vatanseverliktir” sözüyle bilinir.
Oysa, Dr. Johnson deyince biyografi türünü de konuşmamız gerekir.
Dr. Johnson’ın ölümünden yedi sene sonra arkadaşı James Boswell (1740-1795) Samuel Johnson’ın Hayatı adlı bir kitap yazarak yeni bir türün ilk büyük eserini vermiş oldu.
Boswell’den önce biyografi sadece dini konularda, peygambere, havarilerine dair yazılırdı.
Boswell, arkadaşı Samuel Johnson’ın hayatını yazmaya değer bularak bireyin yaşamının önemini herkese göstermiş oldu.
Akla hayale gelmedik bir işti bu.
Bir yandan yavaş yavaş Sanayi Devrimi başlıyor -burada da en büyük pay gene bir İskoç’a ait: James Watt.
Öte yandan, ağırlıkla İngiltere’nin İskoçya hududundaki kuzey şehirlerinde “çevirme” denen yöntemle yersiz yurtsuz kalan köylülerin şehirlere doluşması işçi sınıfını doğuruyor.
Bu çok sancılı bir süreç olsa da, bütün bu gelişmeler, “bireyin” git gide önem kazanmakta olduğu bir dönemi de ortaya çıkarıyor.
Dolayısıyla, ilk biyografinin burada yazılması bir tesadüf olmasa gerek diye düşünüyorum.
Yine Royal Mile üzerinde, Yazarlar Müzesi’nden Kale’ye doğru yürürken biraz ileride solda, Witchery diye şık bir lokanta var.
Boswell’le Johnson’ın burada buluştukları, yemek yedikleri yazıyor.
Ben ne yazık ki bu lokantaya gidemedim, sizin yolunuz düşerse benim yaptığım hatayı tekrar etmeyin.





























Yorum Yazın