Bir önceki yazımda “umut hakkı” hakkı olarak bilinen hakkın zorunlu yargı yetkisini tanımakta olduğumuz AİHM’in (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) müebbet hapis cezasına mahkûm kişileri ilgilendiren bir içtihadı olduğunun altını çizmiştim. AİHM özetle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) taraf ülkelerden, infaz yasalarında, müebbet hapis cezası mahkûmlarının cezalarını belirli bir süre çektikten sonra iyi hal durumlarının periyodik olarak incelenmesini ve koşullu tahliye dahil ceza indirimlerini öngören bir hüküm içermesini bekliyor.
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum da aynı gün yayımlanan “Umut hakkı tartışmasında netleştirilmesi gereken bazı hususlar” başlıklı yazısında, AHİM içtihatlarından yola çıkılarak yapılan umut hakkı nitelemesinin şartla salıverilme anlamında” olduğunu dile getiriyor ve şu hususların altını çiziyor: “öncelikle belirtelim ki umut hakkı olarak tartışılan husus, (…) kişiye özgü veya münfesih terör örgütü PKK'nın elebaşı Abdullah Öcalan'a yönelik bir tahliye imkanı değildir. Umut hakkı doğrudan tahliye de sağlamaz. Umut hakkı, bir af uygulaması ise hiç değildir.”
Uçum ’un bu hususları vurgulamasının başlıca nedeni, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Terörsüz Türkiye” adıyla desteğini açıkladığı devletin PKK’ya silah bıraktırma sürecinde, ağırlaştırılmış müebbete mahkûm lideri Abdullah Öcalan için yeterince tartışılmadan umut hakkından söz etmesinin başta milliyetçi partilerin tabanı olmak üzere toplumun çeşitli kesimlerinde büyük tepki çekmiş olması. Ortaya atılan af, tahliye hatta Öcalan’a siyaset imkânı tanınacağına ilişkin abartılı söylentiler nedeniyle DEM Parti dışındaki her siyasi partinin tabanında bu konunun bir ölçüde hassasiyet kazandığını söylemek mümkün.
Oysa geçen yazımda da belirttiğim üzere, AİHM, Türkiye’ye karşı açılmış davalarda 2014’ten beri verdiği kararlarda, terör gibi bazı suçlar açısından indirimsiz müebbet hapis cezası öngörmesi nedeniyle mevzuatımızı AİHS’in 3. maddesine aykırı buluyor ve düzeltilmesini istiyor. Türkiye hala gereğini yapmadığından 2024 yılından bu yana AK (Avrupa Konseyi) Bakanlar Komitesi de devreye girmiş bulunuyor. Sadece bu konuda değil, hala uygulanmayan Demirtaş, Kavala ve diğerleriyle ilgili kararlar nedeniyle de Avrupa Konseyi’nin hep sorunlu kurucu üyesiyiz. Tıpkı Strasbourg’da görev yaptığım askeri vesayetin hüküm sürdüğü yıllarda olduğu gibi. Kabul etmek gerekir ki ödevini yapmamış öğrenciler gibi Komite’nin önünde sürekli mazeret üretmek kimsenin hoşuna giden bir temsil görevi değil.
Bugüne kadar 80’li yıllardan bu yana edindiğim izlenim, istisnalar dışında Türkiye’de siyasetçilerin genel yaklaşımının saygın uluslararası kuruluşların içinde yer almakla övünmek ama üyeliğin gereklerini yerine getirmek için özel çaba göstermemek olduğu yönünde. AK’nin kurucu üyesiyiz, her organında temsil ediliyoruz, dolayısıyla alınan kararları uygulamamak için hiçbir mazeretimiz yok.
Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi (MDKD) Komisyonu’nun geçen hafta kabul edilen ortak raporunda, on yıldır gereğini yapmadığımız umut hakkıyla ilgili olarak “infaz mevzuatının AİHM ve AYM içtihatları ile tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmeler bağlamında gözden geçirilerek infaz adaletini esas alan bir temelde yeniden ele alınması önerilmektedir” deniyor. Geçen yazımda da işaret ettiğim 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nda gerekli düzenlemeler yapılmak suretiyle umut hakkından bile söz etmeden AİHM’in talebi karşılanmış olur. Ama müebbete mahkûm kişilere Uçum’ un ifadesiyle şartla salıverilme hakkı tanınırken, haklarındaki AİHM kararları uygulanmayan siyasetçi ve sivillerin cezaevlerinde kalmaya devam etmeleri, AK ve AİHM ile sorunları çözmeyeceği gibi, hakkaniyete de toplum vicdanına da uygun değildir. Bu nedenle, ortak metne “AİHM ve AYM kararlarına eksiksiz uyumun temini” için bazı önerilerin eklenmesi ne kadar isabetli olursa olsun, herhangi bir yasal düzenleme gerektirmeyen bu uyum için iktidarın önünde hiçbir engel bulunmuyor.
Cumhur İttifakı’nın yaklaşımı
Cumhur İttifakı’nın küçük ortağının Genel Başkanı Sayın Bahçeli olsun, Yardımcısı Sayın Yıldız olsun bu görüşümle uyumlu açıklamalar yapıyorlar. Nitekim geçen hafta gazeteci İsmail Saymaz ’ın sorularını yanıtlayan Feti Yıldız bu konuda “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uymak için rapora ihtiyaç yok ki. Bazı şeylerde yasaya da gerek yok” demişti. MHP’nin nereden nereye geldiğinin farkında olan bir demokrat olarak partinin bu yaklaşımını artı hanesine yazmak isterdim. Ne var ki MHP’nin ortağından farklı görüşler beyan etse bile Meclis’teki oylamalarda kendi görüşlerinin arkasında hiç durmaması, blok halinde AK Parti ile birlikte oy kullanması, ne pahasına olursa olsun İttifak içinde kalmayı öncelediği izlenimi veriyor. Bu da söylediklerinin bir bakıma AK Parti’nin onayına tabi olduğu sonucunu çıkartmamıza neden oluyor.
Anlaşılan o ki AİHM kararlarının hayata geçirilmesinde bugüne kadar ağırdan alan taraf AK Parti. İktidar partisinin de nereden nereye geldiğini, demokratlar olarak gözlemliyoruz. Negatif anlamdaki bu değişimin nedenleri ayrı bir tartışma konusu kuşkusuz ama bunun AK Parti’ye hiçbir getirisi olmadığı, bir yıldır CHP ve belediye mensuplarına yönelik birçok hukuksuzlukla birlikte değerlendirildiğinde eksi hanesine yazılacağı açık. Ekonomide esasen kırıklarla dolu karnesine küçük ortağının çabalarıyla yürüyen bu sürecin artısının eklemlenmesinin sandıktan çıkması için yeterli olması son derece kuşkulu.
CHP ve muhalefet partilerinin yaklaşımı
Yılmaz Özdil Sözcü’deki köşesinde geçen hafta “Hazmede, hazmede” başlıklı bir yazı yayımladı. Özdil, bu sürece karşı görüşünü dile getirdiği yazısında, Özel’in desteğiyle kurulduğunu belirttiği MDKD Komisyonu’nun ortak raporuyla Türkiye’nin şelaleye sürüklenen bir sala bindirildiğini savunuyor ve “AKP-MHP ittifakına karşı CHP’ye oy veren herkesin niye şimdi iktidarın dümen suyuna girildiğini merak ediyor” diye yazıyor. Böyle düşünenler mutlaka vardır, ne kadardır bilmem ama herkes değil, parantez içinde not düşmekte yarar var. Devamla “makarayı geri saran” Özdil özetle CHP’nin 2009’daki ilk açılıma MHP ile birlikte nasıl karşı çıkmış olduğunu, bundan memnun olmayan küresel güçlerin Baykal’ın tasfiyesi için nasıl kaset kumpası yaptığını ve Genel Başkan Yardımcısı emekli Büyükelçi Onur Öymen’in önceden haber vermiş olduğu gibi, CHP’nin başına nasıl Kemal Kılıçdaroğlu’nun getirilmesini sağladığını anlatıyor.
Ayrı bir tartışma konusu ama ana muhalefet partisindeki gelişmelere Kopenhag siyasi kriterlerinin karşılanması için mutfakta çalışmış sade bir demokrat olarak baktığımda, Baykal CHP’sinin 2007 yılında askeri/yargısal vesayetten yana aldığı tutum nedeniyle övgüden çok eleştirilmeyi ve o yıl yapılan genel seçimlerde oyunun yüzde 20’nin altına düşmesini hakkettiği görüşündeyim. Ayrıca İspanya’nın terörle mücadele politikasını ve ETA’ya silah bıraktırma sürecini kitaplaştırmış bir yurttaş olarak, çözüm süreçlerine kategorik olarak karşı çıkmanın demokratik bir tutum olmadığı düşüncesindeyim.
PKK’ya ABD’nin destek vermiş olduğu 90’lı yılların başından beri biliniyor kuşkusuz. İsrail’in güvenliği bahanesiyle bölgenin yeniden dizayn edilmekte olduğu da. Ama AK olsun, üye ülke yargıçlarından oluşan AİHM olsun, emperyalizmin hizmetinde mi ki umut hakkının infaz mevzuatımızda yer alması Türkiye’yi şelaleye sürükleyecek olsun. AİHM kararlarına uymanın demokrasinin ve anayasamızın gereği olduğunu kabul eden her demokrat bu kararların alakart olmadığını bilmek durumunda.
Kılıçdaroğlu CHP’sinin vesayet odaklarından değil, demokrasiden yana tutum almasını sağlayan bir değişim geçirdiğini söylemek çok güç. Ama başta Özgür Özel olmak üzere Özdil’in saydığı birçok ismin onun döneminde CHP’ye katılmış olmaları en büyük başarısı olsa gerek. Çünkü Özel CHP’sinin demokrasiyi tümüyle sahiplenen bir eksene oturduğu görülüyor. Kılıçdaroğlu döneminde partinin oy oranının yüzde 25 civarında kilitlendiği, buna karşılık Özel ile yerel seçimlerde yüzde 35-40 düzeyine ulaştığı dikkate alındığında, değişimin başarılı olduğu da. Bu başarıda protest oyların da etkili olduğu kuşkusuz ama anketlerin bir türlü ölçümleyemediği demokrat seçmenin oylarını da hesaba katmak gerekir.
Özdil’in dile getirdiği farklı, benim gibi düşünenlere göre eski CHP’ye ait görüşün az da olsa partinin bölünmesi sonucunu doğurma riski var. Aslında bu görüş Komisyon’a katılmamış olan İyi Parti ile Meclis’te temsil edilmeyen Zafer Partisi’nin bu konuya ilişkin yaklaşımlarıyla da örtüşüyor. Dolayısıyla CHP’de olmasa bile muhalefetin bölünmesi riskini içinde barındırıyor. O bakımdan ne kadar zor olsa da bu iki partinin başta ekonomi olmak üzere diğer konulardaki ortak görüşlerini ön plana çıkarmak suretiyle İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nun önerdiği gibi bütünleşik muhalefet duruşundan sapmamalarında, Türkiye’de, anayasada yazdığı gibi, “laik, demokratik, sosyal, hukuk devletinin pekişmesi açısından yarar var kuşkusuz.





























Yorum Yazın