Soğuk savaş döneminin en önemli kuramsal tartışmalarından birisi, siyasetin hakikatle olan ilişkisi üzerineydi. Platon’dan bu yana süregelen ve siyasetin bir hakikat iddiası taşıması (ve adaleti amaçlaması) gerektiğini vaaz eden gelenek, yirminci yüzyıl liberal düşünürlerinin yoğun eleştirileriyle karşılaştı. Özelde Sovyetler Birliği karşıtlığının, daha genel olaraksa totalitarizm eleştirisinin bir parçası olan bu yaklaşım, hakikatin epistemolojik kesinliğinin, politik alanın kurucu muğlaklığını ortadan kaldıran, bir anlamda siyaseti imkansızlaştıran doğasına dikkat çekiyordu. Buna göre siyaset, her şeyden önce karşılıklı diyalog ve müzakere demekti. Bu da siyasetin, İskoç kuramcı Walter B. Gallie’nin ifadesiyle, “özünde tartışmalı kavramlar” (essentially contested concepts) üzerine inşa edilmesini zorunlu kılıyordu. Kavramların ve olguların özündeki gerçeğe eriştiğini iddia eden her ideolojik hareket, siyasi konuları tartışılabilir olmaktan çıkartarak aslında politikayı imkansızlaştırmaktaydı. Zira böylesi bir durumda “sosyal adaletin nasıl sağlanması gerektiği” sorusunun, “ikinin karesi nedir?” sorusundan farkı kalmıyordu.Bir matematik probleminin sonucunu demokratik siyaset yoluyla belirlemek ne kadar absürt ise, toplumsal sorunlarda da çözümü demokratik müzakere ve karşılıklı tavizlerde aramak o kadar anlamsız oluyordu.
Liberal eleştirmenler, geçtiğimiz asrın totaliter rejimlerinin tam da bu hatayı yaptığını ileri sürdü. Bu rejimlerin baskıcı karakterlerinin altında, politikayı epistemoloji ile ikame etmiş olmaları yatmaktaydı. Gerçeğin bilgisine zaten sahip olduğunu düşünen köktenci idareciler, siyaseti de bu hakikat uyarınca geliştirilen bir dizi bürokratik sürece indirgemişti. Böylece bireyin aklına ve kamusal müzakerelere ayrılan alan alabildiğine daralıyordu. Batı demokrasilerinin kaçınması gereken ana tehlike işte buydu. Demokrasiler kırılgan, hakikat iddiaları tehlikeliydi. Şüphecilik eğilimi, post-modern eleştiriler ve yapı söküm, modern kitle demokrasilerini totaliter eğilimlerden koruyan olmazsa olmaz unsurlardı.
Tüm bu eleştirilerin demokrasinin doğasına dair çok önemli bir noktaya işaret ettiği açık. Öte yandan bugün deneyimlediğimiz popülist rejimler ve bunların olguları tümüyle değersizleştiren ve “alternatif gerçekler” öneren yaklaşımları, hakikatin siyasal sistemlerimizdeki rolünü bir kez daha düşünmemizi gerektiriyor. Zira yönetenlerin hakikati temellük etmeleri katılımcı siyasal sistemler için ne kadar tehlikeliyse, olguların siyaset sahnesinden silinmesi ve hakikate olan referansların tümüyle değersizleşmesi de bir o kadar tehlikeli. Burada “hakikati bilmek” ile “hakikati aramak” arasında bir ayrım yaparak konuya yaklaşmalıyız. Bunların ilki anti-politik bir tavır iken, ikincisi demokrasilerin vazgeçilmez unsuru.
Nihayetinde demokrasi, beraber düşünüp ortak karar almayı gerektiren bir siyasal sistem. Ortak karar alabilmek ve mümkün olduğunca geniş bir tabanda uzlaşabilmek için, öncelikle herkesin hakikatin peşinde olması, olgulara değer vermesi gerekiyor. Aksi takdirde üzerinde durup birbirimizle konuşabileceğimiz ‘minimum bilişsel zemini’ yitiriyoruz. Bunu, bir maçın başlamasından önce, iki takım oyuncularının oyunun kuralları, hakemin kimliği, topun ne olduğu gibi çok temel konularda anlaşmak zorunda olmalarına benzetebiliriz. Kuşkusuz bu takımlar birbirinin rakibidir. Ancak karşılıklı mücadele edebilmek için, oyuncular öncelikle ortak bir bilişsel zemine ihtiyaç duyarlar. Benzer biçimde seçmen grupları da güncel siyasi konularda atılması gereken somut adımlara dair birbirleri ile uzlaşamayabilirler. Ancak tek bir politik bedenin parçası olmayı sürdürebilmek için, müzakereyi üzerine kuracakları olgular üzerine uzlaşmak zorundadırlar. Örneğin Türkiye’de iktidar ve muhalefet destekçisi seçmenler arasında keskin görüş ayrılıkları olabilir. Ancak bu görüş ayrılıkları politik değerlendirmelere ve politika önerilere dair olmaktan çıkarak, altta yatan somut olgulara doğru ilerlemeye başlarsa, bu durum iki seçmen bloğu arasındaki iletişimi imkansızlaştıracaktır. Bu da siyasal toplumun bölünmesini beraberinde getirir.
Bugün hem Türkiye’nin hem de dünya demokrasilerinin önündeki en önemli epistemolojik tehlike tam da bu. Sosyal medyanın yarattığı yankı odaları ve kompartmanlara ayrılmış toplumsal gruplar, tümüyle farklı gerçekliklerden hareketle kendi değerlendirmelerini yapıyor. Ortak referans noktası olarak işlev gören olguların sayısı gitgide azalıyor. Eskiden somut ve nesnel gerçekler olarak siyasi değerlendirme konusu olan pek çok nokta artık bizatihi tartışmanın merkezi haline geldi. Enflasyon istatistiklerinden II. Abdülhamid döneminde toprak kaybedilip kaybedilmediğine, Covid-19 aşılarının etkilerinden Lozan anlaşmasının maddelerine değin hemen hiçbir konunun yalın gerçekliğinde uzlaşamıyoruz. Nirengi noktaları ortadan kalktığı için farklı toplum kesimlerinin birbiri ile diyalog kurması da zorlaşıyor. Böyle olunca da karşımıza, olgusuz (non-factual) bir siyaset tarzı ve onun getirdiği kutuplaşmadan beslenen otoriter popülist liderler çıkıyor.
Bu siyaset tarzı, gerçeğe olan sadakatten tümüyle vazgeçmek üzerine kurulu. Trump’un çok sevdiği fake news kavramını ele alalım. Hoşuna gitmeyen hemen her haberi sahte olmakla suçlayan Amerikan başkanı, aslında hakikate değil bilginin üretildiği kaynağın siyasi konumuna atıf yapıyor. Kendi çevresi dışından gelen tüm bilgileri potansiyel sahtelikle etiketleyen bu ‘epistemolojik kabilecilik’, aslında sloganlaşmış bir ad hominem’den fazlası değil.
Öte yandan bu tavır, Trump’ın ırkçı eğilimleri ile kuşkusuz uyum içerisinde. Dahası, onun “alternatif gerçekler” adını verdiği yalanları kitlelere pazarlamasını da sağlıyor. Neticede ortaya çıkan olgusuz demokrasi ortamında, liderler için artık yalan söylemenin maliyeti de yok denecek kadar az. Özellikle de popülist liderler, doğru olmadığı apaçık ortada olan iddiaları dile getirmekten ya da kendileriyle gün aşırı çelişmekten imtina etmiyorlar. Rus ressam Elena Gorokhova’nın anılarında yazdığı gibi, “bize yalan söylüyorlar, yalan söylediklerini biliyoruz; bizim yalan söylediklerini bildiğimizi biliyorlar; ama yine de bize yalan söylemeye devam ediyorlar.”
Böyle bir epistemolojik zeminde siyasetin de çehresi kuşkusuz değişiyor. Zira olgularla bağın koptuğu noktada siyaset çıplak bir güç oyununa, müzakereler bilek güreşine, seçim çalışmaları ise yalan ve manipülasyon kampanyalarına dönüşmek zorunda. Seçmenler politikanın aktif katılımcısı olmaktan çıkıyor. İkna edilecek, gönlü çelinecek, seçimler öncesinde bir süreliğine mutlu edilmesi yeterli bir güruha dönüşüyor. Neticede görüyoruz ki hakikate sadakat olmaksızın siyaset yapmak mümkün ancak demokratik bir toplum kurmak imkânsız. Olgulara olan bağlılık ortadan kalktığında demokrasi de özündeki katılımcılık idealinden uzaklaşıyor, seçim sandığındaki oy sayısı üzerinden yürütülen siyasi elitler arasındaki örtük bir savaşa dönüşüyor.





























Yorum Yazın