Türkiye Avrupa ilişkileri Osmanlı'dan bu yana inişli çıkışlı, rüzgarlı dalgalı bugünlere kadar kör topal gelebilmiş…
Ancak bu ilişkilerin bugün geldiği nokta tüm zamanlar içinde en zor olan nokta olarak görülebilir.
AB ülkeleri liderleri bugün bir yanıyla düzensiz göç, diğer yanıyla Rusya’nın işgal tehdidi ve diğeri yanıyla da Trump’ın şantajlarıyla uğraşıp duruyor.
AB ülkelerinin gündeminde Rusya’nın işgal tehdidine karşı savunma ve güvenlik bütçelerinin arttırılması silahlanma başta olmak üzere yeni savunma politikaları geliştirmek ve bunu yaparken de Trump’ın NATO ve Transatlantik ittifakını tartışmaya açacak açıklamalar yapması AB liderlerini fazlasıyla tedirgin ediyor.
İşte tüm bu olanlara karşı AB liderleri daha fazla konsolidasyon ve daha fazla işbirliği stratejisi üzerinden ilişkilerini bu zeminde yeniden güçlendirmek arzusundalar.
Türkiye AB ilişkileri tüm bunlara rağmen bırakın yakınlaşmayı giderek birbirinden uzaklaşan bir seyir izliyor.
2016 yılında beri Türkiye AB ilişkilerinde milim ilerleme sağlanamadı desek başımız ağarmaz.
AP Türkiye Raportörü İspanyol Nacho Sanchez Amor bakın durumu nasıl özetliyor “Meslektaşlarıma Türkiye’nin katılım sürecinde ilerlediğini söylemek isterdim ancak durum öyle değil.” dedi.
Halbuki bu iki taraf arasındaki ilişkilerin tarihi arka planına bir göz attığımızda karşımıza kadim bir diplomatik, siyasi ve ekonomik ilişkiler bütünü çıkıyor.
Türkiye daha AB’nin temellerinin atılmadığı yıllarda kurulan 1949 yılında kurulan Avrupa Konseyinde kurucu üye ülke olarak karşımıza çıkıyor.
Akabinde 1951 kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Birliği anlaşmasıyla AB’nin kurulmasının ilk tarihi adımı atılıyor.
Bu gelişmenin arkasından 1957 tarihinde Roma anlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) kuruluyor.
Ve Adnan Menderes hükümeti AET üyeliği için başvuruda bulunuyor.
Bu başvuru AET ile yapılan 1963 Ankara anlaşmasıyla ilişkiler hukuki ve siyasi boyut kazanıyor.
AET Türkiye ilişkileri çoklu nedenlere 70 ve 80’li yıllarda şimdikine benzer bir durgunluğa giriyor.
Bunun en bilinen nedenlerinin başında Türkiye’de yaşanan toplumsal olaylar ve akabinde yapılan 12 Eylül 1980 askeri darbesi ve temel hak ihlalleri başta olmak üzere bunun yarattığı toplumsal travma olarak gösterebiliriz.
Askeri darbe döneminde sonra yapılan genel seçimlerle Türkiye normalleşme sürecine doğru gitmesi hem Avrupa ve hem de Türkiye için ilişkilerde yeni fırsatların ortaya çıkmasına neden oldu ve Turgut Özal hükümeti 1987 yılında AET tam üyelik için başvuruda bulundu.
Daha sonra 1992 Maastricht anlaşmasıyla AET artık Avrupa Birliği olarak yoluna devam etme kararı aldı.
Bu arada Türkiye AB ilişkilerini ekonomik ve ticari alanda gümrüksüz yürütülmesi de taraflar arasında 1.Ocak.1996 tarihinde yürürlüğe giren Gümrük Birliği anlaşması 1995 yılında imzalanmıştır.
Bu anlaşmayla Türkiye ekonomisi dışa açılmak ve uluslararası piyasalarda rekabet gücünü geliştirmek açısından önemli ticari ve ekonomik kazanımlar elde etmiştir.
Bu gelişmeler Türkiye AB ilişkilerini 1999 yılında Türkiye’yi aday ülke statüsüne kadar getirmiş, yapılan hazırlıklar sonucu Türkiye AB ile 2005 yılında tam üyelik müzakerelerine başlamış ve ne olmuşsa bundan sonra olmuştur.
2005 yılını gelindiğinde Türkiye her açıdan gelişmeye çalışan bir ülke kimliğiyle öne çıkmış başta demokratikleşme ve yeni anayasa arayışları olmak üzere temel haklar konusunda önemli anayasal ve yasal değişikleri yapmış, dışa açık piyasa ekonomisini koşullarını yerine getirmeye çalışan gelecek için umut vaat eden bir ülke görünümüne ulaşmıştır.
Türkiye AB üyeliği müzakerelerinde istenilen tempoya ulaşamamış ilişkiler soğumaya başlamış, 2016 yılına gelindiğinde 35 ayrı fasılda 16 fasıl müzakerelere açılmış bir fasıl kapatılmıştır.
Türkiye 2013 sonrası adeta içine kapanarak iç siyasi çatışmalar ile olan biten tüm siyasi ve toplumsal iyileşmelerden geriye doğru savrularak 2018 yılında parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçerek tüm denge ve denetleme sistemlerinin dışına çıkan otoriter bir siyasi rejim dönemine sokulmuştur.
Bugün artık AB’nin kapısında Gümrük Birliği anlaşmasının yenilenmesi için bekletilen ve vatandaşlarının vizesiz AB ülkelerine gidebilmesi için rica minnet davranan bir Türkiye var.
Ayrıca AB diğer ülkelerle imzaladığı STA anlaşmalarıyla ve kamu alımlarında “Made in Europe” tercih edecek olması Türkiye ekonomisini daha da zora sokacak duruma getiriyor.
Birlik üyesi olmadığımız ve Gümrük Birliği anlaşmasını yenileyemediğimiz için rekabet gücü bizden daha iyi olan ülkeler karşısında ekonomide bizi daha zor günler bekliyor diyebiliriz.
Yine AB ile 2013 yılında görüşmelere başladığımız Geri Kabul Anlaşması ve eşzamanlı Vize Serbestisi ve Yol Haritası görüşmelerinde 72 kriter 5 başlıkta gündeme alınmış ve bu kriterlerin 66’sında mutabakat sağlanmış ve geriye kalan 6 kriterde anlaşma sağlanamamıştır.
Nedir bu anlaşma sağlanamayan kriterler,
*Terörle mücadele yasasında değişiklik, burada anlaşmazlık konusu “Terörün, teröristin ve terör örgütünün tanımı” AB burada Türkiye mevzuatının AİHS ve evrensel hukuk tanımlarıyla uyumlu duruma getirilmesini istiyor.
*Avrupa Konseyi bünyesindeki Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (GRECO) yolsuzlukla mücadele alanındaki önerilerin uygulanması, bu konuda Türkiye GRECO ölçülerini ki en başta işin denetleme yanına itiraz ederek yolsuzluk yaptığını adeta kabul ediyor gibi.
*Kişisel verilere yönelik yasal düzenlemelerin AB standartlarıyla uyumu, yine burada kişisel verilerin güvenliği konusunda standartların yerine getirilmediği kaygısı nedeniyle talep var.
*Suç bağlantılı konularda tüm AB ülkeleriyle işbirliğine gidilmesi, yine burada uyuşturucu baronları ve mafya babaları için yapılan operasyonlar hakkında EOROPOL ile işbirliği öneriliyor. Kendi başına bildiğin gibi yapma diyor.
*Türkiye üzerinden kuraldışı şekilde AB ülkelerine geçiş yapan kişilerin geri alınmasına ilişkin Geri Kabul Anlaşmasının tüm unsurlarıyla birlikte uygulanması, anlaşılan anlaşmayla uyumlu olmayan Türkiye tarafından yapılan ihlalleri var, düzeltin diyorlar.
Peki işte tüm bunların gereklerini hükümet yerine getirmediği için bizim vatandaş AB ülkeleri kapılarında bekletilerek vize alamıyor.
Yani diğer bir ifadeyle vatandaşının AB ülkelerine vizesiz girememesinin sorumluluğu hükümetin omuzlarında duruyor.
Oysa ki üzerinde mutabakat sağlanamayan konuların tamamı hukuk devleti olmanın gereği olan konuları kapsıyor.
Son söz AB Türkiye Maslahatgüzarı Jurgis Vilcinskas’tan gelsin “Bu kriterler başarıyla tamamlanırsa tüm Türkiye pasaportu sahipleri diğer aday ülkelerin vatandaşlarının yararlandığı gibi vizesiz seyahat hakkına kavuşabilir.”





























Yorum Yazın