ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun ayrıntılı bir siyasi biyografisini yazma gereği duymamın nedeni, onun son dönemde hem Türkiye’de dikkati çeken bir siyasi figür olmasından hem de Amerikan siyasetinde artan ağırlığından kaynaklanmaktadır. Rubio, kısa süre önce Münih Güvenlik Konferansı yan etkinlikleri kapsamında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Genel Komutanı Mazlum Abdi, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi Dış İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed ve Suriye Geçiş Yönetimi Dışişleri Bakanı Esad Hasan eş-Şeybânî ile bir araya gelmişti. Bu buluşma, çeşitli açılardan Türkiye’de çok tartışıldı. Ayrıca konferansta yaptığı 1945 sonrası düzenin normatif temellerine meydan okuyan, emperyal restorasyon vurgusu taşıyan konuşmasıyla dikkat çekmişti. Bu konuşma üzerine tüm dünyada kapsamlı tartışmalar yürütüldü. Ben de bu konuşmanın muhtevasını tahlil eden iki bölümlük bir analiz kaleme aldım.[1]
Elbette, Rubio’nun önemini yalnızca bu iki vakayla sınırlamak yanlış olur. 2025 itibarıyla Dışişleri Bakanlığı görevine ek olarak Vekaleten Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’nı yürütmektedir. 2 Şubat 2026’ya kadar ABD Arşivciliği (Acting Archivist) görevini ve kapatılmadan önce USAID’in yöneticiliğini üstlenmişti. Ayrıca ABD Başkanı Donald Trump’ın sözde Gazze Barış Planı kapsamında kurulan sözde Barış Kurulu’nun üyeleri arasında yer alıyor. Bu tablo, Amerikan siyasetinde Kissingervari bir güç yoğunlaşmasına ulaşmış bir dışişleri bakanı profiline işaret ediyor. Trump’ın üçüncü kez aday olamaması durumunda, bizzat Trump’ın da belirttiği gibi, Başkan Yardımcısı JD Vance’in yanı sıra Cumhuriyetçi Parti’den öne çıkabilecek başkan aday adaylarından biri olarak anılması da bu konumu pekiştiriyor.
Amerikan sağının yeni muhafazakâr veya neo-konservatif (neocon) müdahalecilikten America First/Önce Amerika popülizmine uzanan son on beş yıllık ideolojik kayışının en rafine örneklerinden biri olan Rubio, Florida eyalet siyasetinden ABD Dışişleri Bakanlığı’nın zirvesine uzanan kariyeriyle dikkat çeker. 2016 ön seçimlerinde Donald Trump tarafından Little Marco (Küçük Marco) denilerek aşağılanan Rubio, bugün Trump yönetiminin dış politika vizyonuna kurumsal çerçeve ve entelektüel meşruiyet kazandıran başlıca diplomasi figürüdür.
Bu dönüşüm sadece bireysel bir pragmatizmle açıklanamaz. Amerikan hegemonyasının küresel liberal düzeni savunan bir dünya jandarmalığından, “medeniyet” temelli ve ham güce dayalı bir “Yeni Batı” muhafızlığına evrilişinin de yansımasıdır. Rubio artık “demokrasi ihraç etme idealizmi”ni aşmıştır. Amerikan hegemonyasını gerektiğinde güçle dayatmaya hazır bir şahindir o. Trump’ın öngörülemezliğini stratejik kaldıraç olarak kullanan bir diplomatik kolaylaştırıcıdır. İlaveten, en radikal adımları dahi sıradan ve hukuki süreçler gibi sunabilen bir doktrin uygulayıcısıdır.
Kurumsal devlet yapısını, Donald Trump’ın ‘Make America Great Again’ (MAGA - Amerika'yı Yeniden Harika Yap) sloganı etrafında şekillenen; ulusal egemenliği, ekonomik korumacılığı ve elit karşıtı söylemi önceleyen popülist-milliyetçi çizgiyle birleştirir. Bu sentez, 1945 sonrası inşa edilen çok taraflı uluslararası düzenin normatif iddialarını sarsar.
Rubio’nun siyasi kimliğinin merkezinde ailesinin Küba kökeni yer alır. Rubio, bir ara ailesinin 1959’da Castro zulmü nedeniyle kaçan sürgünler olduğunu söyledi. Oysa gerçekte ailesi, Batista rejimini sonlandıran devrimden önce, 1956 yılında ekonomik nedenlerle ABD’ye göç etmişti. Bu yanlışa rağmen Rubio’nun “sürgün travması” anlatısı Florida siyasetinde güçlü bir karşılık buldu. Aile geçmişindeki bazı tartışmalı unsurlara rağmen Rubio, saf ve çalışkan mülteci ailesi imajını siyasi sermayeye dönüştürmeyi başardı.
Küçük Marco'dan Güç Merkezine Bir Siyasi Dönüşüm
Marco Rubio, 2010 yılında muhafazakâr tabanda vergi karşıtlığı, küçük devlet ve federal harcamaların kısıtlanması gibi ilkelerle yükselen Çay Partisi (Tea Party) hareketinin genç ve parlak yüzlerinden biri olarak ulusal siyasete adım attı. Başlangıçta Rubio geleneksel muhafazakâr Cumhuriyetçi çizgide konumlanıyor ve dış politikada neocon (yeni muhafazakâr) yaklaşımı benimsiyordu. Onun için 2016 başkanlık ön seçimleri bir kırılma oldu. Kendisini “Küçük Marco” diyerek aşağılayan Donald Trump’a kendi eyaleti Florida’da 20 puan fark yiyerek yenilmesi, Rubio’nun ulusal ölçekte yükselen Cumhuriyetçi yıldız imajının ağır darbe almasına neden oldu. Florida yenilgisi, Rubio için başkanlık rotasından Senato merkezli, Trump’la uyumlu bir yeniden konumlanmaya geçiş anlamına geldi. Bir dönem Trump’ı “tehlikeli ve dengesiz” olarak nitelendiren Rubio, değişen siyasi dengeler içinde Trump’ın en güçlü destekçilerinden birine dönüştü.
Siyasi kariyerine, Rubio 1999’da Florida Temsilciler Meclisi’ne seçilerek başladı. Kısa sürede Meclis Başkanlığı’na kadar yükseldi. Bir dönem akıl hocası Florida Valis Jeb Bush’un kendisine verdiği “altın kılıç” ise onu muhafazakâr bir savaşçı figürü olarak konumlandırdı.
2011’de ABD Senatosu’na seçilen Rubio, Senato’daki görev süresince milli güvenlik ve istihbarat alanlarında uzmanlaştı; kendisini Ronald Reagan’ın mirasçısı olarak sundu. Ancak siyasi iklim değiştikçe Trumpçı çizgiye yöneldi. Bugün Amerikan dış politikasını Kissinger’dan bu yana en geniş yetkilerle yöneten son derece etkili bir figür haline geldi.
Kökenler ve Küba Diasporası
Rubio’nun siyasi kimliğinin merkezinde ailesinin Küba kökeni yer alır. Rubio, bir ara ailesinin 1959’da Castro zulmü nedeniyle kaçan sürgünler olduğunu söyledi. Oysa gerçekte ailesi, Batista rejimini sonlandıran devrimden önce, 1956 yılında ekonomik nedenlerle ABD’ye göç etmişti. Bu yanlışa rağmen Rubio’nun “sürgün travması” anlatısı Florida siyasetinde güçlü bir karşılık buldu. Aile geçmişindeki bazı tartışmalı unsurlara rağmen Rubio, saf ve çalışkan mülteci ailesi imajını siyasi sermayeye dönüştürmeyi başardı.
Rubio’nun Küba diasporasının bir üyesi olması, onun Latin Amerika politikasındaki “maksimum baskı” yaklaşımının ideolojik temelini oluşturur. Rubio için Küba, Venezuela ve Nikaragua rejimleri yalnızca jeopolitik rakipler değil, “özgürlük ve sosyalizm” arasındaki mücadelede tasfiye edilmesi gereken yapılardır. Soğuk Savaş’tan miras anti-komünist refleks, onun Küresel Güney’e bakışını da şekillendirir.
Neokonservatif Müdahalecilikten Jacksoncı Milliyetçiliğe İdeolojik Evrim
Marco Rubio’nun siyasi kariyeri, Cumhuriyetçi Parti’nin son on beş yıldaki ideolojik dönüşümünü yansıtır. “2010’daki Çay Partisi yükselişi sırasında Rubio, Amerika’nın tarihsel olarak benzersiz bir misyona ve evrensel bir ahlaki üstünlüğe sahip olduğunu savunan Amerikan istisnacılığı anlayışını benimsiyordu. Bugün ise devlet egemenliğini, ulusal onuru ve gerektiğinde sert güç kullanımını önceleyen; elit uzlaşmalara mesafeli, popülist ve güvenlik merkezli bir dış politika çizgisini ifade eden Jacksoncı milliyetçilikin —özellikle Trump döneminde belirginleşen biçimiyle— doktriner savunucularından biri olarak görülmektedir.
Senato’ya 2011’de girdikten sonra Rubio, neokonservatif çizgiye yakın bir profil çizdi. ABD’nin küresel liderliğini ve “Pax Americana” anlayışını savundu. Demokrasi ihracı ve rejim değişikliği politikalarına destek verdi. İran, Küba ve Venezuela gibi rejimlere karşı sert yaptırımlar ve askerî caydırıcılığı önceledi. Batı’yı evrensel değerlerin taşıyıcısı olarak konumlandıran bu yaklaşım, liberal müdahaleci bir çerçeveye dayanıyordu.
Ancak Trump döneminde Cumhuriyetçi Parti tabanı değişti. “Önce Amerika”, ulus-devlet vurgusu, ekonomik milliyetçilik ve küresel demokrasi misyonuna mesafe yeni yönelimi belirledi. Eski başkanlardan Andrew Jackson’a atfen “Jacksonian nationalism” (Jacksoncı milliyetçilik) olarak tanımlanan bu çizgi; ideolojik demokrasi yayma iddiasına mesafeli, fakat Amerikan çıkarları tehdit edildiğinde sert güç kullanımına açık bir anlayışı temsil eder.
Rubio bu yeni atmosferde söylemini kaydırdı. Çin’i sistemik rakip olarak merkeze yerleştirdi. Ekonomik güvenlik, tedarik zinciri bağımsızlığı, teknoloji rekabeti ve sanayi politikası başlıklarını ulusal güvenlik çerçevesine taşıdı. Böylece demokrasi ihracını da içeren küresel müdahalecilikten stratejik güç rekabetine yöneldi.
Bu dönüşüm, Samuel Huntington’ın Medeniyetler Çatışması tezinin güncellenmiş bir versiyonunu andırır. Batı artık evrensel değerlerin taşıyıcısı değil, korunması gereken etno-kültürel bir bloktur. Bu medeniyetçi perspektif özellikle göç politikalarında belirgindir. 2013’te, ABD Senatosu’nda iki partiden sekiz senatörün kapsamlı göç reformu hazırlamak üzere oluşturduğu “Gang of Eight” (Sekizler Grubu) girişimini savunan Rubio, bugün göçü ulusal dokuyu aşındıran bir “istila” olarak tanımlar; sınır kontrolünü ise egemenliğin temel şartı sayar.
Sonuçta Rubio tamamen neokonservatif çizgiyi terk etmiş değildir. Sertlik ve caydırıcılık devam eder; ancak artık küresel demokrasi misyonu yerine ulusal güç rekabeti ve medeniyet savunusu çerçevesinde temellendirilir.
Rubio’ya göre İslam dünyası, Batı’nın kutsal mirasına yönelik varoluşsal bir tehdit potansiyeli barındırır. Bu yaklaşım, Batı’yı seküler bir ittifak değil, teolojik temelleri olan bir "kale" olarak kurgular; bu kalede Hristiyan mirası, hem bir savunma kalkanı hem de bir üstünlük göstergesidir. Müslüman varlığını bu kutsal mirasa yönelik bir tehdit olarak resmederek, otoriter güvenlik önlemlerine zemin hazırlar.
Medeniyet Anlayışı ve Din Algısı
Marco Rubio, Batı medeniyetini rasyonel ya da seküler değerler üzerinden değil, kutsal bir miras ve Hristiyan kökenler üzerinden tanımlar. Ona göre Amerika Avrupa’nın çocuğudur ve din, Amerikan hegemonyasının hizmetine sunulan jeopolitik bir araç işlevi görür.
Resmî olarak Roma Katoliği olan Rubio, kamuoyunda sık sık evanjelik çizgiye yakın algılansa da dini yaşamı farklı gelenekler arasında geçişlerle şekillenmiştir. Katolik bir ailede doğmuş, çocukluğunda Mormon Kilisesi’ne devam etmiş, bir dönem Güney Baptist çevrelerle temas kurarak evanjelik/Protestan kiliselerine katılmıştır. Güney Florida’daki bazı evanjelik megakiliselerle ilişkisi olmuş, ardından yeniden Katolik pratiğe döndüğünü açıklamıştır. Bu çeşitlilik, evanjelik seçmenlerle güçlü bağlar kurmasını kolaylaştırmıştır.
Rubio, evanjelik ve Hrıstiyan siyonist çevrelerle ideolojik uyum içindedir. İsrail’e verdiği güçlü destek, İran karşıtlığı ve kürtaj ile aile politikalarındaki muhafazakâr tutumu evanjelik siyasi gündemle örtüşür; ancak dış politika vizyonu yalnızca dini motivasyonla açıklanamaz.
Hristiyan mirasını sınırları belirleyen bir kimlik siyaseti aracı olarak kullanan Rubio’nun Müslüman dünyasına bakışı güvenlik merkezlidir. Doğrudan İslam’ı hedef almasa da "Radikal İslam" söylemini stratejik biçimde kullanır ve 11 Eylül sonrası güvenlik politikalarını kurumsal bir aşamaya taşımayı savunur. Amerikan-İslam İlişkileri Konseyi (CAIR) gibi kuruluşlara yönelik eleştirel ve dışlayıcı bir dil benimsemiştir. Rubio’ya göre İslam dünyası, Batı’nın kutsal mirasına yönelik varoluşsal bir tehdit potansiyeli barındırır. Bu yaklaşım, Batı’yı seküler bir ittifak değil, teolojik temelleri olan bir "kale" olarak kurgular; bu kalede Hristiyan mirası, hem bir savunma kalkanı hem de bir üstünlük göstergesidir. Müslüman varlığını bu kutsal mirasa yönelik bir tehdit olarak resmederek, otoriter güvenlik önlemlerine zemin hazırlar.
Nativizm ve Stephen Miller ile Stratejik Ortaklık
Marco Rubio’nun diplomatik dili ile Beyaz Saray Politika’dan Sorumlu Personel Şefi Yardımcısı ve İç Güvenlik Danışmanı Stephen Miller’ın[2] radikal ideolojisi, aynı projenin iki farklı yüzüdür. Miller, Trump yönetiminde beyaz milliyetçi ve dışlayıcı bir dünya görüşünün mimarıdır. Rubio ise bu sert içeriği diplomatik bir kabukla dünyaya sunmaktadır. Miller’ın "istila" olarak nitelendirdiği göç, Rubio’nun dilinde "egemenliğin korunması" haline gelir. İki isim arasındaki bu iş bölümü, radikal fikirlerin normalleşmesini sağlamıştır.
Rubio için uluslararası hukuk, barbarların arkasına sığındığı soyutlamalardan ibarettir ve çözüm Amerikan gücünün çıplak gerçekliğinde yatar. Miller’a göre de “…bu dünya güç tarafından, kuvvet tarafından, iktidar tarafından yönetiliyor. Bunlar dünyanın demir yasalarıdır.” Miller, başkanın otoritesi karşısında yargının denge ve denetim işlevini kabul etmez. Onun yargıya karşı tutumu, seyahat yasağını eleştiren mahkemelere verdiği yanıtta açıkça görülmektedir: “...başkanın ülkemizi koruma yetkileri çok kapsamlıdır ve sorgulanmayacaktır.“
Rubio, Miller’ın kültürel homojenlik vurgusunu "medeniyetin hayatta kalması" gibi süslü ifadelerle paketler. 1798 tarihli Yabancı Düşmanlar Yasası’nın yeniden gündeme getirilmesi, bu ortaklığın en somut sonucudur. Bu yasayla göçmenlerin yargısız bir şekilde sınır dışı edilmesi hedeflenmektedir. Rubio, Miller’ın ideolojik çerçevesini uluslararası alanda meşrulaştıran bir elçi görevi görür. Miller, Batı’yı kuşatma altındaki bir yapı olarak tasvir ederken, Rubio bu kuşatmayı askeri ve diplomatik güçle yarmaya çalışır. Miller ve Rubio, Amerikan devlet aygıtını "medeniyetçi bir restorasyon" için yeniden yapılandırmaktadır. Miller ideolojik çekirdeği kurarken, Rubio bu çekirdeği küresel müttefiklere kabul ettirecek diplomatik karizmayı sağlar.
Küresel Rekabet: Avrupa, Çin ve Rusya
Marco Rubio’nun küresel güç doktrini, Soğuk Savaş sonrası Amerikan muhafazakâr düşüncesinin güncellenmiş bir versiyonudur. Bu yaklaşımda realist güç dengesi hesapları, değer merkezli bir Batı savunusuyla birleştirilmiştir. Çin ve Rusya’yı sistemik meydan okumalar olarak konumlandırırken uzun vadeli bir stratejik seferberlik çağrısı yapar. Yeni Batı Yüzyılı söylemi, yalnızca jeopolitik değil, ideolojik bir iddiadır: Batı’nın yıkılmadığı ama yeniden organize olması gerektiği tezi. Bu yönüyle Rubio’nun doktrini, 21. yüzyılın büyük güç rekabetini medeniyetler arası bir dayanıklılık sınavı olarak okuyan bütüncül bir güvenlik paradigması sunar. Bu çerçevede Avrupalılara, kaçınılmaz olarak saflarının “Avrupalıların çocuğu” olan Amerika’nın yanı olduğu uyarısını yapar.
Uluslararası hukuku bir soyutlama olarak kabul eden Rubio’nun dış politika vizyonunda küresel rekabet, gücün hâkim olduğu bir alandır. Bu sebeple, Münih Güvenlik Konferansı’nda ilan ettiği ve Avrupalıların da içinde yer almaları gerektiğini söylediği "Yeni Batı Yüzyılı", müttefiklerine eşit bir ortaklık değil, bir vassallık teklif etmektedir. Rubio, Avrupa’yı Amerikan çıkarlarının maliyetini üstlenen bir bekçiye dönüştürmek istemektedir. Avrupalı liderlere sosyal refah harcamalarından vazgeçmelerini ve ordularını güçlendirmelerini öğütler. Ona göre Avrupa, stratejik özerklik arayışından vazgeçip Amerika’ya itaat etmelidir. Münih’te alkışlanan bu vizyon, aslında Avrupa’nın bağımsız bir aktör olma iddiasına veda etmesidir.
Rubio, Çin’i ABD’nin en tehlikeli sistemik rakibi olarak görmektedir. Çin ile olan rekabeti bir rejim savaşı olarak kodlar. Teknoloji ve tedarik zincirleri üzerinde mutlak kontrol arzular. Nvidia gibi şirketlerin Çin’e gelişmiş mikroçipler satmasına karşı çıkar. Çin’in nadir toprak mineralleri üzerindeki hakimiyetini kırmak için Küresel Güney’de agresif bir kaynak savaşı yürütür. Çin’e yönelik sert tarifeleri savunur ve bu ülkeyi kuşatacak bölgesel ittifaklar kurmaya çalışır.
Rubio’nun Rusya politikası zaman içinde büyük bir esneklik göstermiştir. Geçmişte Putin’i bir "haydut" olarak nitelerken, bugün Trump’ın müzakereci çizgisine eklemlenmiştir. Ukrayna’ya yönelik askeri yardımların sınırlandırılması yönünde oy kullanmıştır. Vlodimir Zelenski’nin Trump tarafından aşağılandığı toplantılarda sessiz kalarak bu yeni pragmatizmi benimsemiştir. Rubio’ya göre Ukrayna’daki savaş bir çıkmazdır ve Amerika’nın kaynaklarını tüketmektedir. Bu nedenle Ukrayna’yı toprak tavizi vermeye zorlayan bir yaklaşımı el altından destekler. Rubio için Çin ve Rusya arasındaki stratejik iş birliği, "Yeni Batı Yüzyılı" önündeki en büyük engeldir ve bu iki güçle mücadele, ABD’nin ekonomik ve askeri olarak yeniden tahkim edilmesini gerektirmektedir.
Latin Amerika ve Arka Bahçe Diplomasisi
Rubio’nun Latin Amerika bakış açısının, Soğuk Savaş’ın antikomünist güvenlik paradigmasının bir uzantısı olduğu gözden kaçmaz. Bu anlayışta Küba, Batı yarımkürenin “komünist diktatörlüğün kalıcı sembolü”dür. Latin Amerika’ya bakışı, Rubio’nun dış politika yaklaşımının en kişisel ve ideolojik köklerini taşır. Venezuela’daki Chávez ve Maduro dönemleri, Küba modelinin bölgesel uzantısıdır. Küba kökeni ve Miami’deki anti-komünist sürgün topluluğuyla derin bağları, onun Küba, Venezuela ve Nikaragua’daki solcu yönetimlere karşı “maksimum baskı” politikasını şekillendirmiştir. Rubio için bu rejimlerle mücadele etmek, basit bir dış politika tercihiyle sınırlanamaz. Ailesinin geçmişinden gelen bir “özgürlük davası” olarak bakar meseleye.
Latin Amerika’daki otoriter yapıları İran ve Hamas gibi aktörlerle ideolojik bir ortaklık içinde gören Rubio için bölge ABD’nin stratejik arka bahçesidir. Bu nedenle, Amerikan çıkarlarını korumak için her türlü baskı aracının kullanılmazının meşruluğu tartışma konusu olamaz.
Rubio’ya göre,1823 tarihli Monroe Doktrini’nin 21. yüzyıla uyarlanmış versiyonu olarak sunalan “Trump Corollary/Donroe Doktrini”[3] kapsamında Latin Amerika bir jeopolitik mücadele alanıdır. Çin’in ekonomik ve Rusya’nın diplomatik varlığı, söyleminde yeni bir rekabet cephesi oluşturur. Bölgeyi Çin etkisinden arındırılmasından ve Amerika’ya sadık ve ekonomik bağımlı bir blok hâline getirilmesinden asla taviz verilemez.
Bu bağlamda Rubio, Venezuela’daki Maduro rejimini devirmeyi en büyük tutkusu olarak görmüştür. Ülkenin petrol ve mineral kaynakları, müdahalenin önemli sebepleri arasında olduğu inkar edilemez. Petrol altyapısının Amerikan şirketlerinin kontrolüne verilmesinin amaçlandığı açıktır. Küba ve Nikaragua, “zorbalık üçlüsü”nün parçaları olarak değerlendirilir; ambargoların sıkılaştırılması ve ekonomik baskı savunulur. Ayrıca göçmen kontrolünü merkeze koyduğu sınır güvenliği anlaşmalarıyla, El Salvador gibi ülkelerle “eşi görülmemiş” göç ve adli işbirliği anlaşması imzalamıştır.
İsrail Politikası ve Orta Doğu Stratejisi
Marco Rubio, Amerikan siyasetindeki en şahin İsrail destekçilerinden biridir. Onun için, “İsrail’in güvenliği” Amerikan dış politikasında merkezi öneme sahiptir. Filistin meselesinde İsrail’in tezlerini tamamen benimser. Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı, işgal, apartheid ve soykırım gibi kavramlar onun kelime dağarcığında yer almaz. Gazze’deki insanî felaketi bir "güvenlik parantezine" alarak meşrulaştırmaktan çekinmez. Rubio’ya göre İsrail, bölgedeki tek demokrasidir ve ne pahasına olursa olsun korunmalıdır.
Ona göre, İran bölgedeki tüm kötülüklerin anasıdır. İran’ın nükleer tesislerinin B2 bombardıman uçaklarıyla vurulmasını bir diplomasi aracı olarak görür. Trump’ın "Barış Planı"nı desteklerken Filistinlilerin kendi kaderini tayin etme hakkı, onun için dikkate alınmaya değmez.
Suriye ve Kürt meselesinde Rubio, SDG’yi IŞİD’le mücadelede "etkili bir ortak" olarak tanımlar. Ancak bu ilişkiyi her zaman Türkiye ile olan NATO ittifakı ve İran’ın çevrelenmesi hedefleriyle dengelemeye çalışır. Rubio’nun zihninde Kürtler, Amerikan çıkarları için sahada mücadele eden kullanışlı bir enstrümandır. Türkiye ile olan ilişkilerde ise bir denge arayışı içindedir. Türkiye’yi vazgeçilmez bir NATO müttefiki olarak tanımlar ama Ankara’nın bölgesel hırslarına da set çekmek ister. 2019’daki ani çekilme kararını, ABD’nin sahadaki ortaklarına karşı güvenilirliğini zedeleyeceği ve İran’a boşluk yaratacağı gerekçesiyle eleştirmiştir. Rubio için SDG, Kürt milliyetçiliğinin bir ifadesi olmanın ötesinde, İran’ın Suriye üzerinden Lübnan’a uzanan kara koridorunu kesen stratejik bir tampon niteliğindedir.
Ancak Rubio, hiçbir zaman açık bir Kürt özerkliği veya devletleşmesi savunucusu olmadı. SDG’yi her zaman araçsal bir güvenlik ortağı olarak konumlandırdı. Bu bakımdan, Münih’te Suriye heyetiyle gerçekleştirdiği temaslar bu denge siyasetinin bir parçası olarak, ABD’nin bölgedeki tüm paydaşlarla diyaloğunu sürdürme ve İran nüfuzuna karşı saha gerçekliğini masada tutma çabası olarak okunmalıdır. Suriye’de Kürtlerle (SDG/YPG) sürdürülen ortaklık şimdilik tamamen pragmatiktir. Orta Doğu’da müttefiklerin güçlendirildiği, düşmanların ise doğrudan askeri güçle imha edildiği bir savaş alanı olarak kurgusunun bir unsurudur.
Rubio’nun Ortadoğu Politikasında İsrail Lobisi ve Hristiyan Siyonizminin Etkisi
Rubio’nun İsrail yanlısı tutumunun sadece stratejik bir tercihle sınırlı olduğu söylenemez. Bu duruşun arkasında Evanjelik Hristiyanların/Hristiyan Siyonistlerin yanısıra İsrail lobisinin ve zengin bağışçıların etkisinin de olduğunu kabul etmek gerekiyor. ABD’de Evanjelik hareketin önemli bir kısmı, teolojik olarak “dispensasyonalizm” ve “İncil temelli İsrail teolojisi” üzerinden İsrail devletine güçlü destek verir.[4] Bu çizgi, yaygın biçimde Hıristiyan Siyonizmi olarak adlandırılıyor. Rubio’nun İsrail’e yönelik söylem ve politikaları, bu çevrelerle yüksek ölçüde örtüşüyor.
Kariyeri boyunca Rubio, İsrail lobisi AIPAC ve milyarder Adelson ailesi gibi odaklardan milyonlarca dolar bağış aldı.. Ancak İsrail yanlısı duruşu ve İsrail’e şartsız desteği sadece finansal bir zorunluluktan kaynaklanmaz. Rubio, Batı medeniyetinin Hristiyan köklerine vurgu yaparken, İsrail’i bu medeniyetin Orta Doğu’daki kalesi olarak görür. Hristiyan Siyonistlerin apokaliptik dilini kullanmasa da onların jeopolitik hedefleriyle tam bir uyum içindedir. İsrail’e verilen desteği bir "değerler birliği" olarak pazarlar.
Çin’in Uygurlara yönelik muamelesini insan hakları üzerinden eleştiren Rubio, Filistin’deki hak ihlallerine sessiz kalarak muazzam bir çifte standart sergiler. Rubio için İsrail’in güvenliği, Amerikan hegemonyasının o bölgedeki varlığıyla eşdeğerdir. İsrail Lobisi’nin talepleriyle neredeyse yüzde 100 uyum içinde olmasını ve bu lobinin de ona karşı çok cömert davranmasını tahlil ederken olaya sadece parasal bağımlılık ilişkisi açısından bakmak doğru olmaz.
İsrail’in işgal ve yerleşim politikalarını görmezden gelerek, bölgeyi tamamen İsrail merkezli bir güç dengesiyle yönetmek ister. Bu tutum, onun "Yeni Batı" tahayyülünde İsrail’e biçtiği merkezi rolden kaynaklanmaktadır. İnancı jeopolitik bir araç olarak gören Rubio için İsrail, medeniyetler arası savaşın en ön cephesini oluşturur.
Sonuç olarak, Marco Rubio’nun siyasal serüveni, Amerikan muhafazakârlığının geçirdiği yapısal değişimi sergiler. Artık neokonservatif devlet anlayışı ile Trump döneminde öne çıkan, ulusal çıkarı ve sert güç kullanımını önceleyen Jacksoncı milliyetçilik harmanlanmıştır. Liberal evrensel değerleri merkeze alan dış politika anlayışından uzaklaşılması sonucu daha çok güç ve çıkar temelli yeni bir dış politika çizgisi benimsenmiştir. Uluslararası hukuk ve evrensel değerleri işlevsiz gören bu yaklaşım; güvenlik temelli karşılıklılık, sert güç kullanımı ve medeniyet blokları üzerinden tanımlanan bir dünya tasavvuruna dayanır.
Rubio’nun temsil ettiği “emperyal restorasyon” vizyonu, Batı’nın küresel liderlik iddiasını normatif bir düzen kurma çabasından, kaba güce yaslanan bir hegemonya arayışına taşır. Ancak bu stratejik yönelimin insani ve ahlaki maliyeti oldukça ağırdır. Evrensel değerlerin terk edildiği, uluslararası hukukun itibarsızlaştırıldığı ve güç siyasetinin meşrulaştırıldığı bir düzlemde, Amerika’nın kendi meşruiyet zeminini aşındırma riski artmaktadır.
Nihayetinde bu vizyon, Batı’yı kapsayıcı bir küresel düzen kurucusundan ziyade, içine kapanmış fakat dışarıya karşı sürekli teyakkuz hâlinde bir kale imparatorluğa dönüştürecektir. Tarihi tecrübe, sürdürülebilir bir liderliğin yalnızca askeri kapasiteye değil, ahlaki meşruiyete de dayandığını göstermektedir. Bu nedenle Rubio’nun güç merkezli gelecek tasavvuru, kısa vadede stratejik bir sertlik sağlayabilir; ancak uzun vadede Batı’nın kendi iç tutarlılığını ve küresel konumunu zayıflatma potansiyeli taşımaktadır.
[1] “Marco Rubio’nun emperyal restorasyon manifestosu: Yeni Batı Yüzyılı” https://medyascope.tv/2026/02/21/marco-rubionun-emperyal-restorasyon-manifestosu/; “Vassal kıta Avrupa ve entegre edilemez öteki: Rubio’nun dünya için tasarımı”, https://medyascope.tv/2026/02/21/vassal-kita-avrupa-ve-entegre-edilemez-oteki-levent-basturk-yazdi/
[2] Stephen Miller hakkında bkz: Levent Baştürk, “Trump’ın akıl hocası Stephen Miller: Bir otoriter popülizm modeli ve demokratik tehdit,” https://medyascope.tv/2026/01/11/levent-basturk-yazdi-trumpin-akil-hocasi-stephen-miller-bir-otoriter-populizm-modeli-ve-demokratik-tehdit/
[3] "Trump Corollary" (Trump Eki), ilk kez Aralık 2025'te yayınlanan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS) belgesinde resmen geçmektedir. Bu terim, 1823 tarihli meşhur Monroe Doktrini'nin 21. yüzyıl versiyonu veya güncellenmiş hali olarak tanımlanmaktadır. Medyada, Donald Trump'ın ismi ile Monroe Doktrini'nin birleştirilmesiyle türetilen "Donroe Doktrini" olarak da anılmaktadır.
[4] ABD’de Evanjelik hareketin önemli bir kısmı, Tanrı’nın insanlık tarihini farklı dönemler halinde yönettiğini ve İsrail’e verilen kutsal vaatlerin harfi anlamda geçerli olduğunu savunan dispensasyonalizm öğretisine dayanır. Bu yaklaşım, modern İsrail devletini ilahi planın ve “son zamanlar” kehanetlerinin bir parçası olarak görür.





























Yorum Yazın