Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu sacayağını oluşturan tekçiliğe dayalı üniter yapı, laiklik ve sosyal devlet ilkeleri, tarih boyunca tartışma, gerilim ve çatışma konusu olagelmiştir. Bu ilkeler zaman zaman isyanlara ve direnişlere de konu olmuştur. Bugün ise bu üç ilkenin de mayasının tam anlamıyla tutmadığını, çeşitli ölçülerde aşındığını kabul etmek durumundayız.
Son günlerde Millî Eğitim Bakanı’nın yayımladığı Ramazan genelgesi, laiklik ilkesini uzun bir aradan sonra yeniden yoğun bir tartışmanın merkezine yerleştirdi. Farklı tepkiler ve eleştiriler gündeme geldi.
Genelgeye karşı yayımlanan ve 168 imzayla duyurulan “Laikliği Birlikte Savunacağız” bildirisi sonrasında iktidar cephesinin tartışmayı büyütmek ve tepkileri konsolide etmek üzere harekete geçtiği görülüyor.
Her şeyden önce şu noktayı gözden kaçırmamak gerekir: AK Parti, 1990’ların son çeyreğinde laiklik ilkesinin yanlış temellere dayandırılması ve yanlış bir eksende uygulanmasının yarattığı toplumsal tepkinin içinden doğdu. 28 Şubat süreci ve Çevik Bir’in simge isimlerinden olduğu post-modern müdahale, siyasal İslamcı hareketin mağduriyet anlatısını güçlendirdi. Başka bir ifadeyle, “Türk usulü laiklik” ya da devlet laisizmi olarak adlandırılan anlayışın yarattığı gerilim, AK Parti’nin yükselişine zemin hazırladı.
AK Parti, çeyrek asırlık iktidarı boyunca devlet laisizmini politika ve uygulamalarıyla önemli ölçüde aşındırdı. Ancak bu anlayışla hesaplaşma söylemini de hiçbir zaman tamamen terk etmedi. “Dindar nesil yetiştirme” hedefi partinin gündeminden hiç düşmedi. Nitekim parti liderinin zaman zaman dile getirdiği hayal kırıklıklarının başında da bu mesele yer aldı.
Bu duyarlılık, her politika ve uygulamada görünür olduğunda seküler kesimlerde kaygı ve tepki üretmeye devam etti. Özellikle son dönemde bu gerilim eğitim alanında belirginleşti. 168 imzalı bildiri de bu birikimin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Ancak aynı zamanda iktidara, arayıp da bulamayacağı bir siyasal fırsatı da sundu.
Bu fırsatın niteliğini anlamak için AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çarşamba günü yaptığı grup konuşmasına bakmak yeterlidir. Konuşma, bildiriyi yayımlayanlara ve ardından destek açıklaması yapan sendika ve meslek örgütlerine yönelik sert bir dil içeriyordu. Toplumu kutuplaştıran, kendinden olmayanı ötekileştiren ve çoğulculuk yerine tekçilik siyasetini tahkim eden bir üslup hâkimdi. Sorun çözme kapasitesinin zayıfladığı bir siyasal dil öne çıkıyordu.
Benzer bir tutumu, bir gün önce MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de partisinin Meclis grup toplantısında sergiledi. Son yıllarda olduğu gibi iktidar partisinin yanında konumlanarak imzacıları ağır ifadelerle hedef aldı. Bu tutum, devlet laisizmi çizgisinden zaman zaman sert çıkışlarla uzaklaşır gibi görünse de, iktidarın gayriresmî ortağı olmanın siyasal avantajlarını korumaya dönük bir pozisyonu yansıtıyor.
İktidar bloğu, eleştirilemez bir siyasal alan inşa etmeye; kendisini dokunulmaz ve kutsal bir konuma yerleştirmeye çalışıyor. Özgürlükten, maneviyattan ve şaşmaz doğrulardan söz edilirken çoğulculuk alanı daralıyor. Otoriter yönetim anlayışı tekçilik ekseninde yeniden biçimlendiriliyor. Güç arttıkça, bu yaklaşım daha görünür hâle geliyor.
Oysa Türkiye’de ne eğitim sistemi tartışması ne de laiklik gerilimi bu iktidar döneminde ortaya çıktı. Din dersi tartışmaları, imam hatip okullarının yaygınlaştırılması, 1980’lerdeki “Türkiye İran olmayacak” söylemi ve 1990’larda siyasal İslam’ın “yakın tehdit” olarak kodlanması; tüm bu süreçler devlet laisizmi ekseninde yürütülen tartışmalardı.
Laiklik, hukuk ile hak ve özgürlükleri belirleyen temel bir ilke olmaktan çıkarılıp çoğu zaman araçsallaştırıldı. Oysa özgürlükçü laiklik; dinin siyasallaştırılmasına karşı, devletin herhangi bir dinî tercihle özdeşleşmesini engelleyen, çoğulcu bir toplum düzeninin güvencesi olarak kurgulanmalıdır. Çok kültürlü, çok inançlı ve çok etnisiteli bir ülkede tekçilik elbisesi yerine çoğulcu bir yönetim anlayışı esas alınmalıdır.
Devlet Laisizmi mi, Özgürlükçü Laiklik mi?
Bugünkü temel sorun, iktidarın çoğulculuğu reddeden çoğunlukçu bir cumhuriyet modeli inşa etmesidir.
Millî Eğitim Bakanlığı’nın Aleviler ya da Hristiyanlar için benzer içerikte bir genelge yayımlaması mümkün müdür? Büyük ihtimalle hayır. Çünkü devlet, kendisini belirli bir inanç alanıyla özdeşleştirdiğinde eşitlik ilkesini zedeler.
Devlet okullarının, tüm inançlara olduğu gibi İslam inancına ait ritüel pratiklere de kurumsal mesafe koyması, özgürlükçü laik eğitimin hem ilkesel hem pedagojik gereğidir. Genelge yalnızca din kültürünün öğretilmesiyle sınırlı değildir; bu pratiklerin kamusal okul alanında yaşanmasını ve teşvik edilmesini öngörmektedir. Üstelik bunun gönüllülük esasına dayandığına dair açık bir güvence de bulunmamaktadır. Böyle bir ortamda farklı düşünenlerin ya da katılmak istemeyenlerin dolaylı biçimde dışlanma riski ortaya çıkar.
Millî Eğitim, farklı inançlara ilişkin olgusal ve karşılaştırmalı bilgi sunmakla kendini sınırladığında özgürlükçü laik bir çerçeve oluşturabilir. Herhangi bir dinî pratiğin icrası ise bireyin tercih alanına bırakılmalıdır.
Ramazan Genelgesi, bir kültürel faaliyet olmanın ötesinde, Cumhurbaşkanı’nın ifade ettiği “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” çerçevesinde dinî bir pratiğin kamusal dolaşımını artırmayı hedefleyen bir yaklaşım izlenimi vermektedir. Siyasal kriz ortamında bu tartışmanın iktidar açısından mobilize edici bir işlev gördüğü de söylenebilir. Buna karşılık, özgürlükçü laiklik ile devlet laisizmi arasındaki ayrımı netleştiremeyen muhalefet de bu zemini iktidara kolaylaştırmış görünmektedir.





























Yorum Yazın