2008 yılının Mart ayında, Milan’dan yola çıktı Pippa Bacca.
Gerçek adı Giuseppina Pasqualino di Marineo olan sanatçının üzerinde bembeyaz bir gelinlik vardı. Bu bir düğüne değil; insanlığa duyulan güvene doğru atılmış bir adımdı.
Bugün çoğumuz onun adını hatırlamakta zorlanıyoruz. Oysa çıktığı yol, unutulacak bir yol değildi.
Sanatçı arkadaşı Silvia Moro ile başlattıkları “Brides on Tour” (Gezen Gelinler) performansı, Avrupa’dan Orta Doğu’ya uzanacak bir barış yolculuğuydu. Amaçları hem sade hem sarsıcıydı:
Savaşın, yıkımın ve güvensizliğin izlerini taşıyan coğrafyalardan geçerek insanlara güvenmenin hâlâ mümkün olduğunu göstermek… Sessiz çığlıklara ortak olmak… Toplumsal hafızayı diri tutmak.
Yola, Leonardo da Vinci’nin The Last Supper ( Son Akşam Yemeği) eserinin bulunduğu şehirden çıktılar. Bunun son yolculukları olacağını bilmiyorlardı.
Önce Slovenya.
Sonra Hırvatistan.
Ardından Bosna-Hersek.
Bosna… Daha on üç yıl önce Srebrenica’da bir soykırım yaşanmıştı. Toprak suskundu ama hafıza konuşuyordu. Beyaz mezar taşları göğe doğru yükselirken, bir başka beyazlık onların arasından geçiyordu: bir gelinlik.
O gelinlik, kaybedilmiş oğulların, eşlerin, babaların yasının içinden geçti. Barışı soyut bir temenniden çıkarıp yaşayan bir bedene dönüştürdü. Sessiz çığlıklara sessizce eşlik etti.
Sonra Sırbistan. Milliyetçiliğin sert yüzü, yakın geçmişin ağır yükü.
Ardından Bulgaristan.
Balkanlar, 20. yüzyılın en kanlı sayfalarından bazılarını taşıyan bir coğrafyaydı. Etnik temizlikler, kuşatmalar, parçalanmış hayatlar… İşte o topraklarda bir kadın, gelinliğiyle otostop yapıyordu. Tanımadığı insanların arabalarına biniyor, gözlerinin içine bakıyor ve insanlığın özünde iyilik olduğuna inanıyordu.
İnsana güven, en kırılgan yerde sınanıyordu.
Ve sonra İstanbul.
Doğu ile Batı’nın kesiştiği, imparatorlukların mirasını taşıyan şehir… Buradan Kapadokya, Nemrut Dağı, Balıklıgöl ve insanlık tarihinin yeniden yazıldığı Göbeklitepe üzerinden Suriye, Lübnan, İsrail ve Filistin’e ulaşmayı planlıyordu. Silahların gölgesinde büyüyen çocuklara, savaşın ortasında hayatta kalmaya çalışan kadınlara bir mesaj götürmek istiyordu:
“Size güveniyoruz. İnsanlığa güveniyoruz.”
İstanbul’da kendini daha güvende hissettiği söylenir. Anadolu’nun kadim misafirperverliğine inanıyordu.
Ama olmadı.
Yolculuk burada son buldu.
Bir barış performansı trajediye dönüştü.
Onun ölümü yalnızca bir sanatçının kaybı değildi; bir aynaydı. Çünkü bu topraklarda kadınlar hâlâ öldürülüyor. Hayat ise çoğu zaman hiçbir şey olmamış gibi akmaya devam ediyor. Her 8 Mart’ta sözler veriliyor, kürsüler kuruluyor; ama istatistikler değişmiyor. Değişen yalnızca isimler ve mekânlar oluyor.
Kadınlar “fazla” yaşamak istediği için, “fazla” özgür olmak istediği için, “fazla” konuştuğu için cezalandırılıyor. Gelinlikleri kana bulanmasa bile umutları, güvenleri ve yaşam hakları her gün biraz daha aşınıyor.
Acaba bu hikâyede, Leonardo de Vinci’nin bugün Paris’de sergilenen Mona Lisa’nın o derin ve anlamlı bakışıyla Anadolu’da hayatına son verilen Pippa Bacca’nın son bakışı arasında görünmez bir bağ var mıydı?
Son Akşam Yemeği.
Son Yolculuk.
Son Bakış…
Bu bakışlar ne ilkti, ne de böyle giderse son olacak.
Onun beyaz gelinliği bugün hâlâ bir soru gibi duruyor önümüzde:
Biz neye inanıyoruz?
Kadınların yaşam hakkına mı, yoksa susarak süren düzene mi?
Bembeyaz gelinlikler yeni başlangıçların simgesi olmalıydı. Ama biz sustukça o beyaz biraz daha kirleniyor. Kadınların yaşam hakkını savunmak artık bir tercih değil; insan kalmanın asgari şartıdır.
Barış yalnızca bir dilek değildir.
Bedel isteyen bir duruştur.
Bir toplum, kadınlarının korkmadan yaşayamadığı bir yerde ne kadar güçlü görünürse görünsün, içten içe çürür. Çünkü barış nutuklarla değil, en kırılgan olanı koruyabildiğimizde gerçektir.
Ve biz her sustuğumuzda, o beyaz biraz daha kararır.
Sessizlik ağır bir lekedir.
Ve o leke, beyazdan daha hızlı yayılır.





























Yorum Yazın