Bodo Glimt’in İnter’i iki maçta da yenmesi üzerine pek çok kişi bu takımın 54 bin nüfuslu bir şehrin takımı olmasından yola çıkarak Türkiye’de neden böyle bir başarı sağlanmadığını sorguladı.
Gerçekten de tek bir sitede bile 3100 konut bulunan bir ülkede yaşıyoruz. 54.000’i bırakın bir şehir İstanbul’un ilçeleri kulağına damlatır.
Meşhur boyu değil işlevi tanımını sayısına bakma kalitesine bak diye çevirebiliriz. Nufusu milyonu bulan ilçeleri İstanbul’un acaipliği olarak tanımlasanız bile 100.000 leri aşan taşra ilçelerini ne yapacaksınız.
Üstelik bir de nüfus artık artmıyor , öldük battık replikleri var. 85 milyona kadar geldik ama buradan ilerisi zor görünüyor diye neredeyse milli yas ilan edilecek.
Türkiye’nin 85 milyonluk nüfusu ile Norveç’in 6 milyonluk nüfusunu mukayese etmeyenler Bodo’nun 54.000 lik nüfusunun nasıl böyle özmal bir takım ile başarılı olduğuna hayret ediyorlar.
800.000 km2 lik ülkenin %1’ine ülkenin neredeyse üçte biri yığılmış durumda. Son 25 yılda hızlanan trend ise bütün çeperlerin de merkeze doğru yönelmesine yol açtı. Anadolu ve Trakya’nın şehir merkezleri betona doyarken küçük yerleşimler boşalmaya yüz tuttu.
Bodo’nun başarısının bu şehirden 10 kat 20 kat kalabalık şehirlerimizden çıkmayışına hayıflananlar aslında çok temel bazı konuları göz ardı ediyor.
Türkiye belki kağıt üzerinde 85 milyon kişiden oluşuyor ama bu 85 milyonun ihtiyaçlar hiyerarşisi ile olan ilişkileri hiç de benzer değil. Türkiye Şampiyonlar Liginde pek görünür değil (Galatasaray’ı kutlamayı es geçmeyelim) ama eşitsizliğin Şampiyonlar Liginde ilk üçte yer alıyor.
Paradır bugün yoktur yarın kazanılır ama asıl sorun ise kültürel gelişim düzeyinde. Nüfusun sadece %10’unun pasaportu var ve bunların önemli bir kısmı da bu pasaportu sadece ibadet maksatlı gezilerde kullanıyor.
54.000 kişinin yaşadığı bir şehirden Bodo gibi bir takım çıkabilir ama Türkiye’de sporun geniş kitlelere yayılıp bunların arasından iyi sporcular çıkmasını sağlayacak bir insani gelişim modelinin varlığından söz edemeyiz.
Bütün bu anlattıklarının bu yazının başlığı ile ne alakası var diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Biz sinema yazısı okuyacaktık sen neler anlatıyorsun diyorsunuz muhtemelen.
Hamnet filminin Oscar’a da aday olmasına karşın çok izlenmesine hayret edenler bu filmin aşırı dramatik olmasından şikayet ediyorlar. Oyuncuların deyim yerindeyse attıra attıra oynamaları, duyguları büyütmeleri üzerinden filmin bu konudaki istismar yükünün fazlalığının altını çiziyorlar.
Bu eleştirilerin kendince haklı yönleri olsa da filmin insanlık tarihinin en önemli yazarlarından birinin hatta birincisinin hayatından bir kesit olduğunu göz ardı edildiğini düşünüyorum.
Bu filmi Shakespeare’in değil sıradan bir Strafford’lunun hayatından bir parça olsa eleştiriler haklı olurdu. Zaten muhtemel ki böyle bir film de olmazdı. Oysa karşımızda William Shakespeare ve onun hayat arkadaşı Anne Hathaway var.
Türkiye’nin bu filmle ilgilenen entelektüel kesimleri bile yorumlarında filmin omurgasında Shakespeare olduğunu göz ardı ediyorlar.
Hikayenin gerçekte yaşanmış olup olmaması da önemsiz aslında. Dünyaya şekil vermiş bir adamın yani Shakespeare’in hikayesini izliyoruz.
Filmin tüm yabancı yorumlarında hikayenin Shakespeare’le olan bağı merkezdeyken burada Shakespeare’den bile söz etmeden yorumlar başlayıp bitebiliyor.
Türkiye Dünyanın Neresinde sorusunun yanıtı aslında bu filme verilen tepkilerle anlaşılıyor. Türkiye 85 milyonluk bir ülkenin tüketmesi gereken sporu da kültürü de tüketmiyor.
1071’den beri Anadolu’dayız ama göçümüz hala devam ediyor. Kendi evimizi bulamadık bulsak kat çıkıyoruz hep köye ev yapma derdindeyiz. Bazen evimiz tepemize de yıkılıyor ama yine de aynı güvensiz yaşamlarda ısrar ediyoruz.
En kültürlümüz bile Shakespeare’in hayat hikayesinden çok kendi gözümüzden düşen yaşa odaklanmış durumda.
Türkiye’nin en önemli sorunu bu kendiyle dolu olma hali mi yoksa? İhtiyaçlar hiyerarşisinin hep tabanında gezme. Hiçbir zaman emekli olamayan politikacılar da acaba yapacak daha eğlenceli iş yokluğundan mı evlerine gidemiyorlar?





























Yorum Yazın