Türkiye’de laiklik yıllardır bilinçli biçimde yanlış anlatılan ve yanlış anlaşılan bir kavram. Sanki laiklik dine karşı bir ideolojiymiş gibi sunuluyor. Oysa gerçek bunun tam tersidir: Laiklik en çok dini korumak için vardır. Devlet gücünün, iktidar mücadelelerinin ve siyasi çıkar hesaplarının kirli alanından dini uzak tutmak için vardır. Çünkü din siyasetle iç içe geçtiği anda hem anlamını hem de saygınlığını kaybetmeye başlıyor.
Bugün Türkiye’de son günlerde yaşanan tartışmalar bu gerçeğin ne kadar hayati olduğunu yeniden gösteriyor. Dini kavramların ve sembollerin siyasal söylemin merkezine yerleştirilmesi, kısa vadede bazı kesimlerde aidiyet duygusunu güçlendirebilir; ancak uzun vadede toplumun başka kesimlerinde mesafe, sorgulama ve hatta tepki üretir. Özellikle genç kuşaklar arasında inanç biçimlerinin değiştiğine dair gözlemler giderek artıyor. Kendini geleneksel dindarlık kalıpları içinde tanımlamayan, bireysel inanç arayışına yönelen ya da dini kimliğini daha mesafeli kuran kesimlerin görünürlüğü yükseliyor. Bu dönüşüm yalnızca küresel modernleşme süreçleriyle açıklanamaz; dinin siyasal tartışmaların merkezine taşınmasının da bunda payı olduğu açıkça görülüyor.
Nitekim kamuoyu araştırmaları bu değişimi sayısal olarak da ortaya koyuyor. KONDA verilerine göre son yaklaşık 15 yılda kendini “dindar” olarak tanımlayanların oranı yaklaşık 10 puan gerilerken, “dindar değilim” diyenlerin oranı birkaç kat artmış durumda. Daha dikkat çekici olan ise yeni bir kimlik kategorisinin yükselişi: “İnançlı ama dindar değilim.” Türkiye’nin Fikri araştırmasına göre toplumun yüzde 34’ü kendini bu şekilde tanımlıyor. Aynı çalışmada deistlerin oranı yüzde 7, ateistlerin oranı ise yüzde 5 olarak ölçülüyor. Yani toplamda yaklaşık yüzde 12’lik bir kesim kendini geleneksel dini kimliklerin dışında konumlandırıyor. Türkiye açısından tarihsel olarak bu oranlar oldukça dikkat çekici bir dönüşüme işaret ediyor. Üstelik genç kuşaklarda bu oranların daha da yüksek olduğu birçok araştırmada görülüyor.
Eğitim alanındaki gelişmeler de bu tartışmanın merkezinde yer alıyor. Son dönemde okullarda dini içerikli etkinliklerin teşvik edilmesi, Ramazan ayına yönelik faaliyetlerin resmi yazılarla duyurulması ve eğitim politikalarının değerler eğitimi başlığı altında daha fazla dini referansla şekillendirilmesi tartışma yarattı. Eğitim, doğası gereği devletin en tarafsız olması gereken alanlardan biridir. Çünkü burada şekillenen yalnızca bilgi değil, bireyin kimliği ve dünya görüşüdür. Devletin eğitim yoluyla belirli bir dini yaklaşımı öne çıkarması, kısa vadede ideolojik hedeflere hizmet edebilir; ancak uzun vadede genç kuşaklarda mesafe ve tepki üretme riskini büyütür. Nitekim imam hatip okullarında yapılan bazı araştırmalar, öğrencilerin önemli bir bölümünün dini pratiklere mesafeli olduğunu, hatta inanç sorgulamalarının arttığını ortaya koyuyor. Sosyolojide bu durum “ters etki” olarak tanımlanır: İnanç baskı altında verildiğinde güçlenmez, zayıflar. Çünkü inanç, doğası gereği özgür iradeye dayanır.
Dinin siyasete araç yapılmasının en somut ve ağır sonuçlarından biri ekonomi politikalarında görüldü. “Nas var” söylemiyle faiz politikalarının gerekçelendirilmesi, dini kavramların ekonomi yönetimine taşındığını gösterdi. Oysa İslam hukukunda faiz yasağı prensip düzeyindedir; oranının düşük ya da yüksek olmasıyla ilgili teknik bir ayrım bulunmaz. Modern bir para politikasını dini bir kavramla açıklamak ekonomik gerçekliği değiştirmediği gibi dini de tartışmalı hale getirir. Nitekim uygulanan politikaların sonucunda yaşanan yüksek enflasyon, kur şokları, yatırım düşüşü ve geniş kesimlerin yoksullaşması yalnızca ekonomik bir kriz yaratmadı; aynı zamanda dini referansların güvenilirliğine de zarar verdi. Son günlerde “Nas” politikasının sonuçlarını yaşarken, artan kur oranları ve faizleri görünce insan ister istemez şu soruyu soruyor: “Faizle mücadele adına bu politikayı uygulayanlar şimdi faizler yükseldiğinde dinsiz mi sayılacak?” İşte tam da bu noktada ortaya çıkan çelişki, dinin siyasal söyleme malzeme edilmesinin ne kadar riskli olduğunu gösteriyor.
Burada ortaya çıkan risk çok daha derin. Din siyasetle özdeşleştiğinde siyasi hataların faturası da dine kesiliyor. Ekonomik sorunlar büyüdüğünde, adalet duygusu zedelendiğinde, liyakat yerine sadakat öne çıktığında insanlar doğal olarak şu soruyu sormaya başlıyor: “Bu kadar dini söyleme rağmen neden ahlaki sorunlar artıyor?” Bu soru, dinin kendisine yönelen bir güvensizlik üretiyor. Oysa sorun din değil, dinin politik araç haline getirilmesidir.
Toplumda yolsuzluk algısının artması, gelir adaletsizliğinin büyümesi ve hukuka güvenin azalması gibi gelişmelerle birlikte dini söylemin yoğunlaşması ters etki yaratıyor. İnsanlar söylem ile gerçeklik arasındaki çelişkiyi gördükçe dini değerlerin toplumsal meşruiyeti de aşınıyor. Böylece din güçlenmek yerine tartışmalı hale geliyor; ahlakı güçlendirmesi beklenirken ahlaki tartışmaların merkezine oturuyor. Bu durum yalnızca bugünün değil, tarihin farklı dönemlerinde de görülmüş bir olgudur: Din devlet gücüyle birleştiğinde eleştiriler doğrudan inancın kendisine yöneliyor.
Laiklik tam da bu nedenle vazgeçilmezdir. Laiklik inananı da inanmayanı da korur; fakat en çok da dini korur. Din devlet gücüne yaslandığında zayıflıyor, özgür vicdanlarda yaşadığında güçleniyor. Tarihsel deneyimler de bunu doğrular: Devlet dini kontrol ettiğinde din bürokratikleşir; siyaset dini kullandığında ise araçsallaşır ve güven kaybeder. Buna karşılık laik düzenlerde din, bireyin iç dünyasında daha sahici bir yer bulur.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey, dini siyasetin malzemesi olmaktan çıkaran olgun bir laiklik anlayışıdır. Çünkü dine en büyük zararı dinden uzak olanlar değil, dini siyasal çıkar için kullananlar verir. Din toplumda saygınlığını koruyacaksa bunun yolu devlet gücünden değil, özgür bireylerin vicdanından geçer. Laiklik de tam olarak bu özgür alanın güvencesidir. Dini zayıflatan değil, aksine onu siyasetin yıpratıcı etkisinden koruyan temel ilke budur.





























Yorum Yazın