Yarın 28 Şubat. Bundan tam 29 yıl önce, 28 Şubat 1997’de toplanan ve 8,5 saat süren Milli Güvenlik Kurulu (MGK), aldığı kararlarla 11 aylık Refahyol Hükümeti’nin istifasının yolunu açtı. Bu toplantı ve kararları, Türk siyasi tarihinde "28 Şubat Post-modern Darbesi" olarak anıldı. Biraz geriye dönüp 28 Şubat’a giden süreci kısaca hatırlayalım.
Refah Partisi (RP), 27 Mart 1994’te yapılan yerel seçimlerde İstanbul ve Ankara’nın da aralarında bulunduğu illeri kazanarak Türkiye’nin 1. partisi oldu. Bu başarıyı yaklaşık 1,5 yıl sonra, 24 Aralık 1995’te gerçekleşen genel seçimlerde de göstererek aldığı yüzde 21,4 oy ile 158 milletvekili çıkardı. Aynı seçimde RP’yi yüzde 19,7 ile 132 milletvekili çıkaran Anavatan Partisi (ANAP) ve yüzde 19,2 ile 135 milletvekili çıkaran Doğru Yol Partisi (DYP) izledi.
Seçimlerden sonra hükümeti kurma görevi verilen RP lideri Necmettin Erbakan, önce ANAP lideri Mesut Yılmaz ile koalisyon kurmak için görüştü ancak bu görüşmeden sonuç çıkmadı. Seçimden iki ay sonra bu kez ANAP ve DYP ortaklığıyla ANAYOL Hükümeti kuruldu. Bu koalisyon, Yılmaz ve Çiller’in anlaşamaması ve Anayasa Mahkemesi’nin hükümetin aldığı güven oylamasını iptal etmesi nedeniyle kısa sürede sona erdi.
Yeniden hükümeti kurma görevi verilen Erbakan, bu kez Çiller ile anlaşarak Refahyol Hükûmeti’ni kurdu. Daha az oy ve milletvekili olmasına rağmen Tansu Çiller Başbakan, seçimden 1. parti çıkan RP lideri Erbakan ise Başbakan Yardımcısı oldu. Yaklaşık 11 ay süren Refahyol Hükümeti, 28 Şubat 1997 tarihindeki MGK toplantısı kararları sonrasında istifaya zorlandı ve bunda da başarılı olundu.
28 Şubat’a giden dönemde hükümet ortağı RP’nin izlediği politika, söylemler ve dış politikada gerçekleştirdiği ziyaretlerde ortaya çıkan görüntüler; o dönem birden ortaya çıkan Aczimendiler başta olmak üzere bazı grupların dinsel kıyafetleriyle kamusal alanda boy göstermeleri medya ve toplumda tartışılmaya başlandı. Bu durum RP’ye olan eleştirileri artırdı.
TOPLUM DEĞİL DEVLETİN TEPKİSİ
Peki bu eleştiriler toplum kaynaklı mıydı, yoksa devlet merkezli miydi? Ben bunun cevabının daha çok ikincisi olduğunu düşünüyorum. Bunun temel nedeni, sadece RP’nin değil öncüllerinin, yani muhafazakâr siyasi geleneğin devlet için sürekli bir “olağan şüpheli” olmasıdır. Yani muhafazakâr siyasi gelenek, devletin her zaman “yasaklı çocuğu”ydu. Devletin diğer yasaklı çocuğu ise kuşkusuz Kürt siyasi partileri ve geleneği idi. Nitekim AYM’nin bu iki gelenekten kapattığı partiler kayıtlarda duruyor.
Bu açıdan RP’ye yönelik siyasi baskı, partinin iktidar olduğu 11 aydaki uygulamalardan değil, 1995 –hatta 1994 yerel– seçimlerinden 1. parti çıkmasıyla başlamıştı. Sonuçta devlet, RP öncülü tüm partileri kapatmış ama bu siyasi hareketin seçimlerde 1. parti çıkmasına engel olamamıştı. Partinin iktidar ortağı olmasından sonra da uygulanan yöntem, siyaset dışı araçlarla siyaseti yok etmek oldu.
Peki, 28 Şubat Süreci’nin zihniyeti neydi ve bu zihniyetin ana taşıyıcıları kimlerdi?
Kuşkusuz –devletçiliğin imkânları ile finanse edilen– medya başta olmak üzere siyasi muhalefet ve toplumsal tepkiler olsa da 28 Şubat, öznesinin devlet olduğu otoriter bir zihniyetin ürünüydü. Bu zihniyet; toplumda var olan siyasal ve kültürel çoğulculuğu yok sayan, homojen toplum varsayımına dayanan, siyasal doğruyu tekeline alan ve kamusal alanı sadece “Laik/Türk” vatandaşlık tanımını sahiplenen parti ve kurumlar için meşru gören bir anlayışa dayanmaktaydı.
Evet, 28 Şubat; siyasetin siyaset dışı araçlarla işlevsizleştirildiği, meşru kabul ettiği siyasal kimlik dışındaki temsil ve taleplerin kamusal alana çıkmasının önlenmesi süreciydi. O dönem başarılı da oldu. Takip eden süreçte RP’ye yönelik kapatma davası açıldı ve parti, AYM tarafından öncülleri gibi kapatıldı.
Devlet hedefine ulaşmış ve muhafazakâr görünürlüğü kamusal alandan sildiği zannıyla 28 Şubat’ın "bin yıl" süreceğini varsaymıştı. Bu; toplumu, toplumsal talepleri, çoğulculuğu ve değişimi görmeyen devletçi bir bakıştı; kamusal alanda ve siyasette sadece laiklere yer olduğu varsayımına dayanıyordu.
1997’DEN 2026’YA
28 Şubat 1997’nin üzerinden çok zaman geçti, yaklaşık 30 yıl...
“Bin yıl sürecek” denen süreç kısa sürede sona erdi ve Milli Görüş geleneğinden kopan AK Parti, 3 Kasım 2002’de tek başına iktidar oldu. AK Parti iktidarı, 28 Şubat’ın yenilgisi oldu. Sonuçta AK Parti, farklı toplumsal talepleri siyasete taşıma ve bu kesimlerin sorunlarını siyasal alanda çözme iddiasındaydı. İlk 10 yılı da böyle geçti. Bu dönem, bir anlamda toplumun siyasetle tanışması oldu ancak bu da uzun sürmedi.
AK Parti, 2015 Nisan-Mayıs aylarından itibaren adım adım devlete yaklaştı ve eklemlendi. Burada bir parantez açarak bu yönelimin bir anda olmadığını da dikkate almak gerekiyor. Sonuç olarak AK Parti’nin MHP ile kurduğu ittifak, aynı zamanda devlete eklemlenme çabasıydı ve bunu da başardı. Ancak AK Parti’nin eklemlendiği devlet; kendi öncülü partileri kapatan, otoriter özünü koruyan devletti. AK Parti de bunun farkındaydı.
O yüzden bugün AK Parti-MHP ittifakı olan Cumhur İttifakı, esas olarak devlete eklemlendiği ölçüde ve onun onayı/izni dahilinde kamusal alanı kültürel olarak dönüştürüyor. “Laik/Türk” makbul vatandaşlık tanımı yeni “Sünni/Türk” tanımına dönüşüyor.
Son olarak tartıştığımız Ramazan Genelgesi'ne bu perspektiften bakmak gerekiyor. Devlet, ideolojik özünü korumak adına kamusal alanın dönüştürülmesine itiraz etmiyor. CHP ise bu yüzden devletin "sahipliğinden", onun "yasaklı çocuğuna" dönüşüyor.
Evet, yarın 28 Şubat.
Bin yıl sürecek denen dönem AK Parti'nin 3 Kasım 2002'de tek başına iktidar olmasıyla bitti. Ancak 2015 ortasında MHP ile kurulan ideolojik ortaklı o süreci yeniden başlattı. Bu açıdan sadece son dönemde değil, son yıllarda zamana yayılmış "tersten" bir 28 Şubat Süreci yaşıyoruz. İdeolojik özü aynı olan ama sahiplendiği kültürel kimliğin farklı olduğu; toplumun yine yukarıdan aşağıya dönüştürülme hedefine dayanan siyasetsiz, toplumsuz bir siyasal iklimdeyiz, hepsi bu.
Yani 28 Şubat biz zihniyetti. Bugün öznesi aynı, nesnleri farklı biçimde ama siyasi pratikleri aynı olan o zihniyet bitmedi, sürüyor...





























Yorum Yazın