Yeni ve sisli bir gündem
Adana’da konuşlu 6. Kolordu bünyesinde NATO Çokuluslu Kolordu Karargâhı’nın (MNC-TÜR) kuruluş aşamasında olduğu, Karargâhın çekirdek kadrosuna Türk subayların atandığı ve bunun hemen sonrasında Ukrayna Gönüllüler Koalisyonu kapsamında Beykoz’da Deniz Unsur Komutanlığı’nın faaliyete geçirilmesinin planlandığı yolundaki haberlerin yayılması üzerine kamuoyumuzda canlı bir tartışmanın başladığı görülmekte.
Birçok meselede olduğu üzere herhangi bir gelişmenin arka planını irdelemek zahmetine katlanmayan veya kendi meşreplerinin rahatlığı içinde pervasız yorumlar yapmak itiyadını mesken edinmiş kimi çevrelerin, bir yandan kendi önyargılarını tatmin etmek, diğer yandan toplumu kendi zihin kalıplarına göre şekillendirmek yolunda yine yoğun bir uğraş içine girdikleri gözlenmekte. Bu ortamın oluşmasında başta MSB olmak üzere resmî kurumların gerekli hallerde kamuoyunu yeterince ve zamanlıca bilgilendirmekten kaçınmalarının oynadığı rolü de elbette hafife almamak gerekiyor. Resmî çevrelerin bu tür meseleleri sis perdesi altında tutmaktan ne umdukları, bundan ne yarar sağladıkları ise sorgulanması gereken bir yaklaşım teşkil etmekte.
Arka planda ne olmuştu?
Bu noktada her şeyden önce şunun bilinmesinde yarar var: NATO’nun, yeni döneme uyarlanmış Stratejik Konsept’lerini ilân ettikten sonra komuta-kontrol-kuvvet yapılarında değişikliğe gitmesi geleneksel bir uygulamadır. Bu çerçevede NATO komuta-kontrol-kuvvet yapıları, Soğuk Savaş sonrası dönemde sırasıyla 1991, 1999, 2010 ve 2022 Stratejik Konsept’lerinin açıklanmasından sonra uyarlanmışlardır. Bu olgusal gerçeklik, zamanında TSK bünyesinde görev almış, bugün emekli bulunan ve kimi kesimi son dönemlerde sanki bu gerçeklikle zamanında yaşamamış gibi yorumlar yapan kurmay subaylar tarafından esasen çok iyi bilinmektedir.
Soğuk Savaş sonrasında NATO kendisini yeni güvenlik ortamına uyarlarken hayata geçirdiği ilk girişimlerden biri 1994 NATO Brüksel Zirvesi’nde açıklanan Birleşik ve Müşterek Görev Kuvveti (BMGK/CJTF) konseptiydi. Buna göre, yeni dönemde icra edilecek operasyonlar için hem birleşik (hava, kara, deniz gibi birden çok kuvvete dayalı) hem müşterek (çok uluslu) bir çerçeve uygulamaya geçirildi.
Bir sonraki aşama 2002 NATO Prag Zirvesi’nde NATO Mukabele Kuvveti’nin (NRF) tesis edilmesi kararıydı. NRF, BMGK konsepti temelinde yüksek hazırlık seviyesindeki 40.000 personeli bulunan bir kuvvet olarak öngörüldü.
NATO, 2002 Prag Zirvesi kararlarına bağlı olarak Yüksek Hazırlık Seviyesindeki Kuvvet Karargâhları’nı (High Readiness Forces-HRF) hayata geçirmiş; bunlardan birinin de İstanbul’da bulunan 3. Kolordu bünyesinde çok uluslu bir şekilde kurulması (NRDC-T) kararlaştırılmıştır. NRDC-T’ye ilişkin kararın alınması tabiatıyla Türkiye’nin isteği ve onayıyla olmuştur.
Rusya’nın 2014’te Kırım’ı işgâl ve ilhak etmesi üzerine NATO ilk planda Rusya’dan algılanan tehditi karşılamak üzere üye ülkeler için önce güvence (assurance), bilahare caydırıcılık (deterrence) önlem paketleri açıklamış; sonrasında özellikle kendisini Rus tehdidine yakın hisseden Türkiye dahil üye ülkeler için Kademeli Mukabele Planları’nı (Graduated Response Plans-GRP) hayata geçirmiştir.
NATO 2014 sonrasında komuta-kontrol-kuvvet yapılarında da uyarlamaya gitmiştir. Bu çerçevede, başlangıçta 40.000 personeli bulunan NRF’in mevcudiyetinin 300.000 personele çıkarılması ve NRF bünyesinde Çok Yüksek Hazırlıklı Müşterek Görev Kuvveti (VJTF) tesis edilmesi kararlaştırılmıştır. Türkiye, VJTF yapılanması içinde de kendi iradesiyle yer almış ve 2021 yılı başında bu kuvvetin komutasını Polonya’dan devralıp, 2021 yılı sonunda komutayı Fransa’ya devretmiştir. Türkiye’nin komuta ettiği VJTF NATO tatbikatlarına da katılmıştır.
Yine 2014 sonrasında NATO komuta-kontrol-kuvvet yapılarındaki uyarlamaya bağlı olarak İzmir’deki NATO Kara Komutanlığı’nın yanısıra İngiltere’de (Northwood) Deniz Komutanlığı (MARCOM) ve Ramstein/Almanya’da Hava Komutanlığı kurulmuştur. Ayrıca, Brunssum/Hollanda ve Napoli/İtalya’da da Müşterek Komutanlıklar hayata geçirilmiştir.
Haziran 2022’de NATO’nun yeni Stratejik Konsept’i açıklandıktan sonra Temmuz 2023’te Vilnius/Litvanya’da yapılan NATO Zirvesi’nde, iki ana tehdit (Rusya ve terörizm) karşısında üçlü bir yapıya dayanan savunma planları kabul edilmiştir: Bunlar, stratejik seviyede genel savunma planı, alan odaklı (domain specific-kara, hava, deniz, siber uzay) savunma planları ve bölgesel savunma planlarıdır.
Vilnius Zirve Bildirisi’nin 34. maddesinde, diğer hususların yanısıra, yer alan şu ifadeler, Türkiye’de daha yeni gündeme gelen MNC-TÜR ve Deniz Unsur Komutanlığı’nın altında yatan gerekçelere ışık tutmaktadır:
“…Madrid Zirvesi’nde aldığımız kararları teyit ederek, NATO’nun Doğu Kanadı’nda mevcutlara ek olarak güçlü, uygun yerlerde konuşlandırılacak ve savaşa hazır kuvvetler oluşturma kararımızı yeniden vurguladık. Bu kuvvetler, mevcut muharebe gruplarından (battlegroups) gerektiğinde ve gerektiği yerde tugay büyüklüğünde birliklere genişletilecek olup, güvenilir ve hızlıca ulaşılabilir takviye kuvvetleri, önceden konuşlandırılmış teçhizat ve geliştirilmiş komuta ve kontrol yapısıyla desteklenecektir…”
Vilnius Zirvesi öncesinde Türkiye’deki karar vericiler ve kanaat önderi olarak geçinen çevreler, kamuoyunu İsveç’in NATO’ya üye olması sürecine kilitlemekle yetindikleri için o Zirvede NATO’nun savunma planlaması ile komuta-kontrol-kuvvet yapısındaki uyarlamaları es geçmeyi tercih etmişler ve resmî çevrelerin de göz yummasıyla, çoğu halde olduğu üzere, derin hamasetin engin ufuklarında tur atmayı yeğlemişlerdir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta Vilnius Zirvesi kararlarının bugün İran’a karşı devam eden savaştan üç yıl öncesine dayanmasıdır. Dolayısıyla, konuyu “İran kriziyle” irtibatlı kılmanın dayanağı yoktur. Yanlış verilmiş tepkiler olsa olsa gelişmeleri zamanlıca ve yeterince takip etmeyenlerin vardıkları hatalı ve yanıltıcı bir sonuçtur. Buna mukabil NATO konusundaki deneyim ve bilgi birikimi sağlam olanları bu gözlemden tenzih etmek gerekir.
Benzer şekilde üç yıl önce bu kararlar alınırken, Karadeniz’de bugünkü denli insansız deniz araçlarının neden olduğu bir durum da bulunmamaktaydı.
Hal böyle olmakla birlikte komplo teorilerinin toplumun yumuşak karnını oluşturduğunu fırsat bilen kimi askerî ve sivil kökenli şahısların, kamuoyunu kendi kişisel eğilimleri ve köhnemeye yüz tutmuş zihinsel kalıpları doğrultusunda şekillendirmeye gayret ettikleri gözlenmektedir.
Çok uluslu MNC-TÜR ve İstanbul Boğazı girişinde çok uluslu Deniz Unsur Komutanlığı’nın kuruluş hazırlıkları sürecinde resmî makamların zamanında ve yeterince kamuoyunu bilgilendirmemelerinin de bugünkü zihin karışıklığına meydan vermekte olduğu görülmektedir. Ülke güvenliğini ilgilendiren bu tür konuların açıklanmasının tesadüflere terkedilmesi devlet ciddiyetiyle bağdaşan bir yaklaşım değildir.
Öte yandan, Türkiye açısından da şekillenmekte olan kritik bir konunun geçmişini bilmeden ve süreci bütünlüğü içinde resmetmeden yapılan kimi çarpık yorumlara da itibar edilmemesi gerekir.
Bu temel gözlemler saklı kalmak kaydıyla MNC-TÜR ve Deniz Unsur Komutanlığı’na ilişkin olarak NATO bünyesinde ne tür düzenlemelerin öngörüldüğünü sorgulamak konuyu takip edenler için doğal ve meşrudur. Bu çerçevede, İstanbul Boğazı girişinde kurulması öngörülen Ukrayna Gönüllüler Koalisyonu kapsamındaki komutanlığın şimdilik özel bir yapılanma içinde olsa da ileride bir şekilde NATO’yla bağlantılı olarak faaliyet göstermesi öngörülebilir. Çünkü sözkonusu gönüllüler koalisyonunun her hâl ve kârda NATO içinde faaliyet gösteren ve kararlarını Türkiye dahil çoğu NATO üyesinin şekillendirdiği bir varlık olduğu kuşkusuzdur. Bu itibarla, sözkonusu yapılanmayı NATO’nun tamamen dışındaki bir oluşum olarak görmek yanıltıcı bir sonuç doğurur.
Öncelikle bu birimlerin NATO bünyesinde nasıl bir komuta-kontrol düzenine tabi tutulacağının açıklığa kavuşturulması gereklidir. Operasyonel komuta (OPCOM) ile operasyonel kontrol (OPCON) düzenlemeleri için nasıl bir yapılanmanın öngörüldüğü uygun bir çerçevede açıklanmalıdır. Bu düzenlemeye dair müzakerenin NATO içinde tamamlanmış olması gerektiği “bilinen bir sırdır”!
Bu karargâhların/komutanlıkların görev yönergelerinin (Terms of Reference) ana unsurlarının, iltisaklı bulundukları bölgesel savunma planlarının gizlilik derecesine halel getirmeyecek bir çerçeve içinde kamuoyuna açıklanması mevcut karmaşıklığın aşılmasında yararlı olacaktır. Keza, öngörüldüğü varsayımından hareketle her iki komutanlığın sorumluluk sahalarına (Area of Resposibility) açıklık getirilmesi de sağlanmalıdır. Her hâl ve kârda bunların sorumluluk sahalarının, NATO’nun temel bölgesel sorumluluk sahasını aşamayacağı, dolayısıyla örneğin Ortadoğu’ya uzanamayacağı açıktır. İttifakın korumaktan sorumlu olduğu alan kurucu antlaşma olan Washington Antlaşmasıyla belirlenmiştir. Uluslararası meşruiyetten yoksun bir temelde, dolayısıyla BMGK kararı olmaksızın, NATO’nun kendi sorumluluk sahası dışında operasyon yapması mümkün değildir. Trump’ın, NATO’yu İran operasyonuna müdahil etme yolundaki çağrısının Avrupalı müttefiklerde karşılık bulmamasının gerisinde yatan temel unsur esasen budur.
Kuşku yok ki herşey yerli yerine oturduğunda sözkonusu iki komutanlık birimine dair ana hususlar uygun bir çerçevede NATO tarafından kamuoylarıyla paylaşılacaktır. Bu da NATO’nun yaygın bir uygulamasıdır. Bu açıdan bakıldığında Türk resmî çevrelerinin şimdiden gerekli bilgileri kamuoyuna aktarmak suretiyle ön alması tabiatıyla tercihe şayan olurdu.
Deniz Unsur Komutanlığı’na gelince; 2014 sonrasındaki gelişmeler doğrultusunda özellikle Romanya Karadeniz güvenliğinde NATO’nun daha görünür olması yönünde bir çizgi izlemeye başlamış; Türkiye ise Montrö rejimini esas alarak Karadeniz’de artan gerilimle ilgili bilgilerin İngiltere’deki Deniz Komutanlığı bünyesinde değişimine/eşgüdümüne karşı çıkmamış, ancak Karadeniz’i odak alan daimî bir askerî yapılanmaya doğal olarak itiraz etmiştir. Bunun üzerine zamanında Northwood Karargâhında bir eşgüdüm hücresi kurulmasıyla yetinilmiş, sırf Karadeniz’e özgü bir NATO yapılanmasından kaçınılmıştır.
Bu esastan hareketle Türkiye, Soğuk Savaş sonrası dönemin başlamasından bu yana yapageldiği üzere, Karadeniz’e sahildar müttefik (Bulgaristan ve Romanya) ve ortak ülkelerin (Ukrayna ve Gürcistan) donanma kapasitelerinin ve yeteneklerinin geliştirilmesine diğer müttefik ülkelerle kıyaslanmayacak ölçüde önemli katkılar yapagelmiştir. Sahada gerilimin yükseldiği anlarda, örneğin serbest dolaşan mayınların etkisiz hale getirilmesi için Türkiye-Bulgaristan-Romanya üçlü işbirliğiyle mayın karşı tedbirleri görev gücünün kurulmasına ön ayak olmuştur. Bu suretle NATO’nun güney bölgesinin korunmasında ve caydırıcılığın idamesinde kendi iradesiyle önemli bir rol üstlenmiştir.
Son birkaç yıldır Karadeniz’de insansız hava ve deniz araçlarının savaşan taraflarca yoğun şekilde kullanılması ve bunlardan birkaçının ya Türkiye hava sahasını ihlâl ettikleri, ya da Karadeniz sahillerimize sürüklendikleri görülmektedir. İnsansız bu sistemlere karşı da gerekli önlemlerin alınması doğal olacaktır.
İnsansız hava ve deniz sistemlerini/platformlarını Montrö rejimi çerçevesine yerleştirmek mümkün gözükmemektedir. Çünkü, Montrö rejimi geleneksel deniz platformlarını kapsayan bir çerçevedir. Üstelik Karadeniz’e sahildar ülkeler başta Ukrayna olmak üzere bu sistemleri geliştirmeyi veya bunları edinmeyi hedeflemektedirler. Kıyıdaş olmayan ülkeler de örneğin Romanya ve Bulgaristan’ın bu yeteneklere erişimini kolaylaştırmakta veya bu ülkelerdeki tesislerden yararlanmaktadırlar. Bu bağlamda, Ankara’nın sözkonusu insansız sistemlerin kullanımını Karadeniz güvenliğini etkilemeyecek yönde bugünkü şartlarda tek başına kontrol etmesinin pratik zorlukları ortadadır. Bunların takibinin (istihbarat-keşif-gözetleme-ISR) eşgüdümünde Montrö rejimini sorgulatmayacak ve/veya tehlikeye sokmayacak bir çerçevenin tesis edilmesinde ön alması ise gerekli ve yerinde olacaktır. Zira, Türkiye bu süreçte ön alıcı bir rol üstlenmezse, mevcut olan veya bulunduğu varsayılan boşluğu bugünkü ortamda başkaları doldurmaya yöneleceklerdir. O takdirde Montrö rejiminin uygulanması bakımından güçlüklerle karşılaşılması olasıdır.
Geçmiş yıllardaki tecrübeler ve devlet geleneği ışığında Türk resmî çevrelerinin, Deniz Unsur Komutanlığı’ndan yola çıkarak hadimi (custodian) olduğu Montrö rejiminin gevşetilmesine göz yummaları beklenmemelidir. Bunun aksi bir yaklaşım izleneceğini varsayanların beklentilerinin gerçekleşmemesi galip olasılıktır.
Sonuç olarak ortada her iki çok uluslu komuta biriminin hayata geçirilmesi sürecinde resmî makamların gerekli ölçüde bilgi paylaşmamalarının meydan verdiği kimisi doğal ve meşru, kimisi ise hamaset illetiyle malûl yorumların dolaşıma girmesinde sözü edilen makamların büyük pay sahibi oldukları açıktır.
Bu tür meselelerde şeffaflıktan uzaklaşmaya veya çeşitli saiklerle bunları gölgelemeye dayalı tercihlerde bulunmanın hiç kimseye fayda sağlamayacağı anlayışını temel alan bir yaklaşım izlenmesinin daha doğru bir yöntem olacağı kuşkusuzdur.
Not: Bu yazı yazarın izniyle amp.org.tr'den alınmıştır
































Yorum Yazın