“Yalnızca elitleri denetleyebilen bir halk özgür kalabilir.”
Niccolò Machiavelli
Bugün sokakta, otobüste veya bir fabrikada kime dokunsanız aynı derin “bozukluk” hissiyle karşılaşıyorsunuz. Sandıklar kuruluyor, hükümetler değişiyor, nutuklar atılıyor; ancak akşam eve dönüldüğünde değişmeyen bir şey var: Yaşamın iplerinin bir başkasının elinde olduğu gerçeği. Demokrasilerin evrensel paradoksu tam olarak burada kristalize oluyor: Siyasi haklar kâğıt üzerinde genişlerken, gündelik hayat üzerindeki gerçek kontrol; demokratik denetimden uzak piyasalara, denetimsiz sermaye odaklarına ve kapalı devre sistemlere akıyor. Bu, sadece Türkiye’ye özgü bir durum değil. Uluslararası anketler, gelişmiş demokrasilerde bile insanların büyük çoğunluğunun ekonominin “zengin ve güçlülerin yararına düzenlendiğine” inandığını gösteriyor. Toplumsal sözleşme aşınıyor. Cumhuriyetimizi kurarken “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” dedik; fakat bu egemenliği siyasetin dar koridorlarına hapsettik. Oysa tarihsel ve ekonomik bir gerçek her geçen gün suratımıza daha sert çarpıyor: Siyasi cumhuriyet, ekonomik cumhuriyetle taçlandırılmadığı sürece tamamlanmış sayılmaz.
Bu yazı yalnızca teorik bir tartışmanın ürünü değil. Türkiye Varlık Fonu (TVF) ve bünyesindeki kurumum PTT üzerine çalışırken düştü bu notlar kâğıda. Bir zamanlar halkın olanın, kamunun en köklü hafızasını taşıyanın, nasıl giderek denetimden uzak bir kutunun içinde eridiğini izlerken gelen bir sorgulama bu. Kurum koridorlarında yürürken hissettiğim yabancılaşma, aslında tebaalaştırılan bir toplumun mikro düzeydeki yansımasıydı. Bizler, o devasa binaların içinde çalışırken aslında mülkiyeti parça parça bizden uzaklaştırılan bir yapının içinde “isimsiz birer birim” haline geliyoruz. Buradaki sessizlik, dışarıdaki güçsüzlük haykırışının tam yankısı.
Imperium ve Dominium: İktidarın İki Yüzü ve Sauron-Saruman İttifakı
Cumhuriyetçi gelenek özgürlüğü sadece “müdahale edilmemesi” olarak değil, “tahakkümün yokluğu” olarak tanımlar. Klasik cumhuriyetçiler egemenliği iki temel terimle tanımlamışlardı: Imperium ve Dominium. Imperium, kralların, bakanların ve devletin, halkın rızası olmadan emir verebilme kapasitesi, yani keyfi kamu gücüydü. Dominium ise mülk sahiplerinin, efendilerin ve işverenlerin kendilerine bağımlı olanlar üzerindeki keyfi özel otoritesiydi. Erken modern cumhuriyetçiler genellikle devlette özgürlüğün, ancak toplumda hiyerarşinin savunucusuydu. Onların özgürlüğü, başkalarının (kölelerin, kadınların, mülksüzlerin ) özgür olmaması üzerine kuruluydu.
Bu ikili tahakkümün doğasını anlamak için, J.R.R. Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi'ndeki o unutulmaz ittifakı düşünebiliriz: Sauron ve Saruman. Sauron, mutlak, merkezi ve uzaktan her yeri kuşatmaya çalışan görünürdeki nihai kötülüktür; bu, imperium'un ta kendisidir. Saruman ise başlangıçta bağımsız ve bilge görünen, ancak gizlice Sauron'un gücüne kanıp kendi alanını (Isengard'ı) bir endüstriyel tahakküm ve zulüm merkezine dönüştüren figürdür. O, dominium'dur: görünüşte özerk, kendi alanında hakim, ancak nihai amaçları büyük efendininkiyle örtüşen yerel bir tahakküm kaynağı. Burada asıl tehlike, tekil güçler değil, bu ikisinin kurduğu ölümcül ittifaktır.
Türkiye’de bizler, imperium’u, yani kamu otoritesinin keyfiliğini dizginlemek için uzun mücadeleler verdik. Anayasa mahkemeleri, kuvvetler ayrılığı, basın özgürlüğü… Tüm bunlar bu mutlak gücü sınırlamak içindi. Fakat çoğu zaman gözden kaçırdığımız, Saruman’ın ihaneti kadar sinsi bir tehlike vardı: Özel iktidarın, ekonomik gücün tahakkümü. 19. yüzyılın ekonomik cumhuriyetçileri (Thomas Hodgskin, John Francis Bray, Pierre-Joseph Proudhon) gibi isimler tam da bu ikili oyunu görmüşlerdi. Thomas Hodgskin’in 1823’te söylediği gibi, eski aristokrasinin yerini yeni bir “kapitalist” sınıf almıştı. Özgürlük mücadelesi artık yalnızca Sauron’a (krallara) karşı değil, Saruman’lara (emeği ve kamusal mirası yönetme hakkını kendinde gören yeni ekonomik otoritelere) karşıydı. Onlar için, patronun keyfi iradesine tabi bir işçi, prensin keyfi iradesine tabi bir tebaadan özünde farklı değildi. Bugün bir kamu çalışanı, kurumunun bir “fon” mantığı içinde anonimleştiğini, kararların şeffaf olmayan mekanizmalarda siyasi çıkarlar uğruna alındığını görüyorsa; keyfi olarak işten çıkarılabilen bir işçi, güvencesiz bir kiracı, alacaklıya bağlı bir borçlu, bir platform algoritmasının insafına terk edilmiş bir çalışan hayatını sürdürmeye çalışıyorsa, orada cumhuriyetin özgür vatandaşından değil, “ekonomik bir tebaa”dan söz ederiz. Her biri, görünürdeki efendinin (iktidarın,patronun, bankanın, algoritmanın) ardında, daha büyük bir tahakküm sistemine hizmet eden bir yapının dişlisi. Giderek artan bir şekilde, kamusal ve özel tahakküm biçimleri birbirinden ayrı durmak yerine stratejik ittifaklar halinde hareket ediyor; Sauron ile Saruman’ın ittifakı gibi, iki güç birleşiyor, birbirini besliyor ve vatandaşı çift taraflı bir mengene içinde tutuyor.
Kayıp Halkalar ve Emek Cumhuriyeti: Yerli Nüvelerin Kaybı
Bizim topraklarımızda da ekonomik cumhuriyet arayışının, yurttaşı ekonomik bir özne haline getirme çabasının izleri yok değildi. Köy Enstitüleri, yalnızca bir eğitim projesi değil, aynı zamanda üretici, aydın ve kolektif bilinç sahibi yurttaşlar yaratma, onları toprak ve emek üzerinde söz sahibi kılma ütopyasıydı. Bu kurumlar, teori ile pratiği, kültür ile üretimi birleştirerek, cumhuriyetin sadece siyasi değil, sosyo-ekonomik temellerini atmayı amaçlıyordu. Benzer şekilde, Erken Cumhuriyet dönemindeki kooperatifçilik hamleleri (tarım ve tüketim kooperatifleri) halkı ekonomik olarak ayağa kaldırma, piyasa karşısında güçlendirme ve dayanışma kültürünü yaygınlaştırma girişimleriydi. Bunlar, “ekonomik cumhuriyet”in kendine özgü, yerli ve umut verici nüveleriydi.
Fakat zamanla siyaset “devlet” ve “piyasa” ikiliğine sıkıştırıldı.Sol, bana göre başta toplumsal dönüşümü, esas olarak devlet aygıtını ilerici bir iradeyle donatmakta ve onun jakoben, bürokratik koridorlarında aradı.Modernleşme paradigmasıyla kurduğu tarihsel bağ, özgürlük mücadelesini çoğu zaman 'devleti kurtarmak' sınırlarına hapsetti. Bu, halkın doğrudan ekonomik iktidarını (fabrika, toprak, kooperatif) inşa etmek yerine, devlet eliyle yukarıdan bir kalkınma ve sosyal adalet modelini merkeze koydu. Sağ ise, piyasa ve birey özgürlüğünü savunurken, bunu sıklıkla devletle iç içe geçmiş bir kapitalizm ve geleneksel değerlerin bekçiliği! üzerinden tanımladı. Bu nedenle, neoliberal rekabet söylemi, geniş halk kesimlerini güvencesizliğe terk eden ancak ekonomik iktidarı gerçekten demokratikleştirmeyen bir araç haline geldi. Her iki yaklaşım da vatandaşı, ekonomik kaderi üzerinde gerçek ve doğrudan söz sahibi olan, karar alma süreçlerine katılan bir özne olarak görmekten uzaktı.
John Francis Bray’in 19. yüzyılda hayal ettiği “Emek Cumhuriyeti”ni hatırlayalım: Yerel konseylerle birbirine bağlanan kooperatif atölyelerinden oluşan bir federasyon… Ona göre ekonomik planlama, teknokratların ofislerinde yapılan soyut bir işlem değil, doğrudan bir yurttaşlık eylemiydi; özgür bir halkın maddi geleceği hakkında kolektif kararlar alabildiği, katılımcı bir süreçti. Bizde ise ekonomi ve kamu kurumları, giderek halkın sadece sonuçlarına katlandığı, iç işleyişine vakıf olamadığı, kararlarına etki edemediği bir kara kutuya dönüştü.Mesela PTT gibi köklü, toplumsal hafızaya ve güvene kazınmış kurumların Türkiye Varlık Fonu gibi şeffaflıktan uzak, siyasi atanmışların denetimindeki bir yapıya devredilmesi, bu kara kutunun kapağının toplumun üzerine tamamen ve neredeyse geri dönülmez biçimde kapanmasının sembolik bir örneği. Bu, mülkiyetin ve kontrolün kamusal alandan, kamu gözetiminden çekilip, şeffaflıktan uzak bir yapının içinde konsolide edilmesi. Nihayetinde kamunun ortak mirası, özel bir yönetim alanının konusu haline getirilmiş durumda.
“Bir ülkenin topraklarının küçük bir sınıf tarafından sahiplenileceğini söylemek, o sınıfın onu yöneteceğini söylemek demektir; genel oy hakkı, onların gücünü ne azaltır ne de ortadan kaldırır, sadece kullanımını kolaylaştırır. Toprak mülkiyeti, siyasi iktidarın temelidir... Bir avuç insan mutlak toprak sahibi olduğu sürece, evrensel oy hakkına dayalı bir cumhuriyetçilik imkansızdır.”
Henry George, İlerleme ve Yoksulluk (1879)
Henry George’un 1879’daki bu uyarısı, bugün Türkiye’de barınma krizinden bu devasa mülkiyet yoğunlaşmasına kadar her alanda yankılanıyor. Bu sadece toprak için değil, doğal kaynaklar, stratejik kamu varlıkları, iletişim altyapıları ve veri için de geçerlidir. Rantın ve tekelci kontrolün olduğu yerde demokratik müzakere, katılım ve hesap verebilirlik değil; oligarşik pazarlıklar, kapalı kapılar ardında alınan kararlar ve kaynakların siyasi iktidarla iç içe geçmiş çıkarlar lehine dağıtımı hüküm sürer. Bu, tamamlanmamış cumhuriyetin en açık ve acı verici kanıtıdır: Ekonomik iktidarın bu denli yoğunlaşması ve kamu denetiminden çıkması, siyasi iktidarı da kaçınılmaz olarak çarpıtır, onu genel çıkar yerine özel çıkarların hizmetkârı haline getirir ve nihayetinde demokratik sürecin kendisini aşındırır. Siyasi temsil, ekonomik tahakküm karşısında etkisiz kalır.
Otoriterliğin Yükselişi ve Gerçek Çıkış Yolu: Bir Haysiyet Mücadelesi
Peki, neden otoriter ve popülist siyaset tüm dünyada olduğu gibi burada da bu kadar zemin kazanıyor? Bunun temel nedenlerinden biri, geleneksel demokratik ve liberal söylemin iktidar meselesini çoğunlukla “hukuk devleti”, “anayasa”, “seçim” ve “bireysel haklar” gibi formel ve soyut çerçevelere indirgemiş olmasıdır. Bu söylem, halkın günlük hayattaki derin ekonomik güçsüzlüğüne, gelecek kaygısına, pazarın ve Varlık Fonu gibi “denetim dışı” devasa yapıların insafına terk edilmişliğine ikna edici, somut, dokunabilir ve ilham verici bir yanıt, bir gelecek vizyonu sunamadı. İnsanların yaşam koşulları üzerindeki kontrol kaybı hissi, siyasi alana öfke ve güvensizlik olarak yansıdı. Yarattığı bu boşluğu, karmaşık sorunlara basit, otoriter ve milliyetçi çözümler vaat eden popülist söylemler doldurdu. Otoriter liderler, bu “kontrol kaybı” duygusunu ustaca istismar ederek, aslında daha fazla tahakküm getiren hayali bir istikrar, güvenlik ve yeniden kontrol vaat ettiler.
Oysa gerçek özgürlük ve gerçek kontrol, 19. yüzyılın düşünürlerinden Pierre-Joseph Proudhon’un dediği gibi “parayı ve krediyi cumhuriyetçileştirmekten”, yani finansal gücü ve kaynakları özel bir ayrıcalık veya siyasi bir arpalık olmaktan çıkarıp, kamusal yarara hizmet eden, şeffaf ve demokratik katılıma açık birer araç haline getirmekten geçiyordu. Finansın, verinin, temel altyapıların ve kamu kaynaklarının giderek dar bir alanda, siyasi iktidarla yakın ilişkili odaklarda toplandığı bir çağda özgürlük, ancak şeffaf, hesap verebilir, bağımsız yargı ve medya denetimine açık, sivil toplumun gözlemleyebildiği ve vatandaşların karar mekanizmalarına anlamlı şekilde dahil olabildiği kurumlarla mümkün olabilir.
Jeanne Deroin’in 1848 devrimleri sırasında ısrarla savunduğu gibi, ekonomik demokrasi yalnızca üretim veya bölüşüm meselesi değildi; evrensel bir katılım, tanınma ve haysiyet meselesiydi. Dışlanmışların, kadınların, gençlerin, güvencesizlerin, küçük çiftçilerin, işçilerin ve emeğiyle yaşayan herkesin toplumsal bütünün eşit ve saygın yurttaşları olarak kabul edildiği, sadece seçimle değil, gündelik ekonomik ve sosyal yaşamın örgütlenmesine doğrudan katılarak karar mekanizmalarına dahil edildiği bir sistemdi hedef. Cumhuriyet, üzerinde “adalet” yazan gösterişli binalar dikmekle veya anayasa metinlerinde güzel sözler yazmakla kurulamaz. Cumhuriyet;çalışanın aidiyet duyduğu kurumuyla gurur duyabildiği, gençlerin barınma hakkı için bir ömür boyu borç kölesi haline getirilmediği, çiftçilerin kendi toprağı ve emeği üzerinde söz sahibi olabildiği, emeğin egemenlerin lütfu değil, toplumsal hayatın, refahın ve ilerlemenin kurucu, onurlu öznesi olduğu bir düzendir bana göre.
Kendi hayatı, emeği, verisi, birikimi ve kamusal varlıkları üzerinde gerçek ve etkili bir söz sahibi olamayan bir halkın “hürriyeti” yalnızca bir illüzyondur; dört ya da beş yılda bir oy kullanma ayrıcalığına indirgenmiş, seçim günü verilen geçici bir role sıkıştırılmış bir maskaralıktır. Cumhuriyet bir varış çizgisi, tamamlanmış bir anayasa metni değil, her gün yeniden inşa edilmesi, savunulması, tartışılması ve en önemlisi, ekonomik temeller üzerinde sağlamca yükseltilmesi gereken sürekli bir özgürlük pratiği olmalıdır.
Son Söz: Zinciri Kırmak ve Yeni Bir Kardeşlik
Tamamlanmamış bu cumhuriyeti tamamlamak, yalnızca soyut bir sistem, anayasa veya hükümet tartışması değil, doğrudan bir haysiyet mücadelesi. Bu mücadele, yeni bir siyasi arayışı ve dili zorunlu kılıyor. Yeni arayışımız, bireysel olarak “kime bağımlıyız?” sorusundan, kolektif olarak “nasıl birleşir, nasıl örgütlenir ve kendimizi nasıl yönetiriz?” sorusuna geçtiğimiz an başlayacaktır.
Tolkien’in hikayesinde, Sauron ve Saruman’ın bu karanlık ittifafına karşı dikilen tek umut, Yüzük Kardeşliği idi. Elf, cüce, insan, hobbit… Farklılıklarına, geçmiş düşmanlıklarına ve birbirlerine yabancı olmalarına rağmen, ortak bir tehdit karşısında ve daha yüksek bir amaç uğruna bir araya gelen bir topluluk. İşçisi, çiftçisi, memuru, genci, emeklisi, kadını, erkeği ile bu toprakların insanları olarak bizim de böyle bir ‘kardeşliğe’, bir dayanışma ve ortak irade birliğine ihtiyacımız var. Bu, sınıfsal veya ideolojik bir homojenlik değil, farklılıklarını koruyarak ekonomik tahakküme karşı ortak mücadelede buluşabilme iradesi tam olarak.
Elbette ki somut adımları gerektiriyor: İşyerlerinde kooperatif ve çalışan katılımı modellerinin desteklenmesi; kamu kaynakları ve Varlık Fonu gibi yapılar üzerinde parlamentonun, bağımsız denetim kurumlarının ve sivil toplumun gerçek ve etkili denetiminin sağlanması; finansal sistemin kamu yararını gözeten, şeffaf araçlarla çeşitlendirilmesi; temel dijital altyapı ve hizmetlerin (PTT örneğindeki gibi) evrensel erişim ve sosyal adalet ilkeleriyle yeniden düşünülmesi. Bunlar ütopik hayaller değil, dünyanın çeşitli yerlerinde denenmiş veya tartışılan, somut politika önerileri.
Demem o ki geleceği başkalarının lütfuna, keyfi kararlarına, kapalı kapılar ardındaki pazarlıklarına ve görünmez algoritmaların insafına değil, kendi ortak aklımıza, irademize, dayanışmamıza ve örgütlü gücümüze emanet ettiğimiz gün, cumhuriyet nihayet tamama erecek, kâğıt üzerindeki bir vaatten yaşanan bir gerçeğe, bir haysiyet durumuna dönüşecektir.
Öyleyse, son soru: Yapmamız gereken hangi efendinin (Sauron’un mu, Saruman’ın mı) daha güçlü olduğunu tartışmak mı, yoksa onların ittifakına karşı, farklılıklarımıza rağmen bir araya gelebileceğimiz Yüzük Kardeşliği’ni -yani, özgür vatandaşların ekonomik dayanışmasını- nasıl kuracağımızı düşünmeye başlamak mı?


























Yorum Yazın