Türkiye’deki en yaygın eleştirilerden biri de “burjuvazi” eleştirisidir. Fransa’da kiliseyi ve Krallığı alaşağı eden Burjuvazi Türkiye’de düzenin dümen suyunda giden kendi çıkarından başkasını dert etmeyen bir kesim olarak eleştirinin hedefindedir.
Dünya’da ilerlemenin ateşleyicisi olmuş Burjuvazi bizde kahiren 20. Yüzyıl gibi oldukça geç bir zamanda ve ekalliyetten arındırılmış bir ortamda sahneye girmesinin de etkisiyle daha çok muhafazakârlığın, soğuk savaş sağcılığının yanında görülmektedir.
Dünyadaysa müzikten resme heykelden edebiyata kadar pek çok sanatın koruyucusu olarak da ulusların gelişimine ve geniş kitlelerin bilinçlenmesine katkı veren bir burjuva geleneği vardır.
Türkiye’de Burjuvazi denince akla ilk gelen Koç Grubudur. Koç Grubu’nu İmparator romanında 1960’ların Soğuk Savaş ikliminde resmeden Erol Toy’un anlatısı tam da muhafazakar sağ geleneğe verilen katkıyı açık sözlü biçimde resmeder.
Türkiye Dünyanın neresinde ve neden gerisinde sorusunun yanıtını aradığınızda ön cephesinde Koç’un olduğu Türkiye burjuvasinin tercihlerini bulmak sürpriz değildir.
Türkiye’de siyasi iktidarını kültürel iktidarla taçlandırmak isteyen anlayış demokratik cephede söz alan TÜSİAD Başkanına kelepçe takmakta tereddüt etmedi. Türkiye Burjuvazisi ise hayatta paradan da önemli şeyler olduğunu oldukça geç farketti.
Bugün Türkiye’de ötekinin pek çok halini toplumdan dışlamak isteyen bir iktidar oluşun gücü ile tanışmış durumdayız. Ötekisiz bir toplum ya da sadece izin verilen ötekiye tahammül edileceği utangaç olmayan biçimde ve yüksek sesle tekrarlanıyor.
Ötekinin kültürel sınırlarını yıllar önce AKP’yi AKP yapan 2 numaralı isimden duymuştuk. “Tükürürüm böyle sanata” diyerek ifade etmişti kendini. O zamanlar tükürmekten fazlası yapılamıyordu. Bugün tükürükle değil ama yasayla boğulma noktasına geldik.
Çok mu karamsar şeyler yazdım?
Sanırım az bile yazdım.
Buna karşılık hakkını teslim etmem gereken biri var. Hem de İmparator’un neslinden. Vehbi Koç’un büyük torunu Ömer Koç.
Hayatta paradan daha önemli şeyler olduğunun farkındalığını bize farklı şekillerde anlatmıştı Ömer Koç.
Bunun son örneğini kapılarını yeni kapatan Folia Sergisi ile gösterdi .
Önce sergi mekanından bahsetmeliyim. Altunizade’de kocaman bir korunun içinde yer alan Abdülmecid Efendi Köşkünde gerçekleşti sergi. Köşk adını aldığı aynı zamanda son halife ünvanı taşıyan Abdülmecid Efendi’nin sanata olan ilgisi ile tarihe geçmiş.
Köşkü aktifine alan Yapı Kredi Bankası kurucusu Kazım Taşkent’in bankayı Koç Grubuna devretmesi ile bugünkü sahiplerinin olmuş.
Sanata tüküren bugünlerin sözde “din savunucuları”ndan farklı olarak sanatla ilgisini ölene kadar kesmeyen bir İslam ehli olarak 1944’de Paris’te dünyaya veda eder Abdülmecid efendi. Gayet seküler konuları sanatla resmetme yetenek ve bilgisi vardır.
Cumhuriyet’in Osmanlı ile bağları kesme konusundaki kaba tutumunu ne kadar eleştirsek az. Meydanı sanat tükrükçülerine bırakmanın yanlışlığını her geçen zaman daha iyi anlıyoruz.
Sergi hem Ömer Koç koleksiyonundan hem de geçici olarak ödünç alınmış eserlerden oluşuyordu.
2 gün üstüste gittim sergiye. Eserlerin yoğunluğu ile tek mekanda bienal hissi yaşatan etkinliği tek bir bakışla içselleştirmek olası değil zaten.
Sergi kataloğu sergiyi şu sözlerle tanımlıyor :
“Folia sergisi, “ağaç yapraklarına” gönderme yaparken…. doğanın canlılığı ile hayal gücümüz arasında köprü kuran çok duyulu bir deneyim sunmayı amaçlıyor.”(*)
Daha çok okul günlerinden ve sonrasından folyo diye adlandırdığımız kırtasiye malzemesinin öz anlamına doğru çıkılan bir yolculuk Folia.
100’ü bulan yerli yabancı sanatçının dahil olduğu bir olimpiyat. Doğaya verilen selamın gizli saklı olmadığı açık ve net bir teması var. İstanbul’un ve İstanbul’a öykünen 80 şehrin betona yolculuğuna karşı bir manifesto tadında. İnsanın özünde doğanın parçası olduğunu hatırlatmaya kendini adamış. Eserlerin ortak teması doğa. Montaigne’in her şeyi yapabilir ve yapar dediği doğa.
Bazı kusurlarım olsa da üşengeçlik bunlardan biri değil.
Üşenmedim sergide eseri olan tüm sanatçıların sanatsal linklerini, sergide çektiğim fotoğrafları ve tabii ki serginin kendi katalog linkini ve yukarıda alıntıladığım sergi tanıtımını blog yazısı içeriğine ekledim. Meraklısı bu linke tıklar çektiğim fotoğraflara ve sanatçıların maceralarına yolculuk yapabilir.
Sergi artık sona erdiği için uçtan uca anlatmak nafile olacak. Muhtemel ki ilerleyen zamanlarda sergideki işler başka sergilerin parçası olarak göz önüne gelecek. Ama Abdülmecid Efendi köşküne yayılan eserlerin birbiriyle olan ilişkilerini içeren varlıkları da yok olmuş bir varlık gibi zihinlerde eriyecek.
Sergiyi özellikle ikinci gezişimde herkesin birkaç dakika kaldığı eserlerin karşısında uzun süre durdum. Eminim bunu yapan başkaları da vardır ama çoğunluk için yoğun sergiyi gezmek biraz da zamanla yarışmak.
Sanatçıların uzun eğitimlerin yanında dünyaya kişisel bakışlarını, toplumsal konumlarını da içeren eserlerin belki çok daha uzun süreleri hak ettiğini düşünmek gerekiyor.
Sergide yine de kaçırdığım pek çok şey olduğunu biliyorum. Aslında hayat da öyle değil mi? Her şeyi gördüğümüzü kontrol ettiğimizi zannederiz ama aslında önümüzden geçer gider.
Hayatta paradan daha önemli şeyler olduğunu bilmek ve ülkenin çağın ruhu ile bağını hep diri tutmak yolunda Ömer Koç üzerini düşeni yapıyor. Bunu benim söylememe ihtiyacı da yok zaten. Yine de Montaigne’in felsefesi üzerinden 2026 Türkiye’sine yapılan bu hatırlatmanın kıymetini bilmek gerek: Doğa her şeyi yapabilir ve yapar.
* https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2026/02/folia.html



































Yorum Yazın