Hafta başında medyada Tophane Çeşmesi’nin yakıldığı haberleri basında yer aldı. Çeşmenin yakınlarında geceleyen bir evsiz soğukta ısınmak için ateş yakmış. Kamera kayıtlarında ateşin parladığı saatlerde çeşmenin çevresinde hala yayaların ve yoğun bir trafiğin olduğu gözlemleniyor.
Yangını çıkaran kişi yakalanmış. İlk vukuatı değilmiş. Tartışmalar böylesine önemli bir anıtın çevresinde neden bir önlem alınmadığı, ya da hemen yakınındaki İstanbul Modern ve Galataport giriş noktasındaki güvenliğin neden müdahale etmediği üzerine odaklandı.
Geçmişteki haberlerde ise çeşmenin su haznelerinin “berduşların yatmaması” için kırılmış olduklarından söz ediliyor.
Tophane şehrin surların dışına çıkan modern anlamdaki ilk resmi kamusal alanıdır. Tophane adını taşıyan bölge modernleşme sürecinde Osmanlı imparatorluğunun başkentinin Akdeniz’le, Avrupa’yla ilişki kurduğu en önemli merkezdi.
İmparatorluk Tophane Çeşmesi’nden başlayan bu hat üzerinde modern kamusal alan kavramını inşa ediyor, anıtlarıyla tanımlıyor.
Su gibi şehre hayat veren bir değeri döneminin dünyadaki en ilginç mimari özelliklere sahip örnekleriyle kamusal alana taşıyor. Bu açıdan hatta Roma'dan, Floransa'dan ileri olduğu bile söylenebilir.
Tarihi Yarımada dışında ilk defa bir meydan çeşmesi yapılıyor, mekanın anlamını tanımlayacak şekilde (1732). Tophane Çeşmesi gibi sembolleşen şehirsel ögelerin -bugün zannedildiği gibi- yalnızca su ihtiyacını karşılamak, ya da bulunduğu “mekanı süslemek” gibi işlevler üstlenmedikleri çok belli. Su ve mimarinin ilişkisi onun şehirsel bağlamı hakkında bir fikir veriyor.
Çeşme de, diğerleri de edilgin varlıklar değil. Onların çok yönlü varlıkları ile bölge anlam kazanıyor ve etkileri günümüze kadar devam ediyor. Burası bir bakıma tarihi bir başlangıç noktası.
Tophane meydanı Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk modern kamusal alanıydı
Tophane elçilik saraylarının denizle bağlantı kurdukları yerdir. İstanbul’daki ilk elçilik sarayı Fransa’nındır ve Tophane’ye uzanan yolun tepesinde yer alır. Fransa ile ilk diplomatik ilişkiler Kanuni Sultan Süleyman zamanında başlamıştır. Geniş bir araziye inşa edilen ve 19. yüzyıla gelinceye kadar defalarca yenilenen aynı zamanda Fransa'nın yurtdışında açtığı ilk elçilik binasıdır. Diğer elçilik sarayları da bunu izlemiştir.
İlk resmi kamusal alanın Tophane’de, elçilik saraylarının denizle irtibat kurdukları noktada gerçekleştirilmesi bir tesadüf değildir. Bu bölge modernleşme sürecinde daha sonraki gelişmeleri de etkilemiştir.
1852 yılında Abdülmecit Han tarafından aynı tarihlerde İngiltere Elçilik Binası’nı (Pera House) yeniden tasarlayan İngiliz Mimar William James Smith’e Tophane Kasrı’nı yaptırması bu nedenledir. Bu alan gelen yabancı konuklar için bir karşılama mekanıdır.
İmparatorluğun tarihindeki sur dışına çıkan ilk meydan çeşmesi, Nusretiye Camii, ilk saat kulesi, ilk resmi tören alanı ve Tophane askeri yapıları kadar öncesinde İtalya kökenli Kılıç Ali Paşa’nın Camisi… Bu kıyı bölgesi maddi olarak, bir mimarlık ve şehircilik tarihi müzesi olduğu kadar günümüze kadar uzanan gelişmeleri etkileyen eşsiz bir belge özelliği taşır. Bu bölgede İmparatorluğun modernleşme döneminin önemli askeri yapıları yer alır. Tarihi bir kırılma noktasına işaret eden Nusretiye Camii’nin ve ilk saat kulesinin burada yer almıştır. Bundan sonraki resmi kamusal alanlar, camiler, saraylar bu dizinin devamıdır.
Tophane meydanı İmparatorluğun Akdeniz ve Avrupa kurduğu ağ ilişkilerini gösteren, ilk modern kamusal alanıdır. Yer seçimi de dediğim gibi tesadüf değildi. Belirttiğim gibi bu bölge elçiliklerin denizle irtibat noktasıydı. Tophane’nin günümüzde yeniden yapılandırılan çevresinde şehrin en önemli sanat kurumları bulunuyor.
İstanbul’un Akdeniz ve Avrupa ile ilişki kurduğu bu müstesna mekan şehirden nasıl koparıldı?
Bu açıdan bakıldığında Tophane Çeşmesi, bugünden bakıldığında -belki de diğerlerinden, hepsinden daha fazla- “olay yaratıcı” bir nesnedir. Onun başlattığı “olay” daha sonra radikal bir takım gelişmeler dizisi olarak kamusal alanda ve tarihte devam eder. Gravürlerde, belgelerde, fotoğraflarda hatta sözlü tanıklıklarda bu çeşmenin çevresinde canlı bir şehir hayatının olduğunun izleri sürülebiliyor.
Ancak bu “olay” yakın tarihlerde mimarlığa hakim olan ve şehir planlama ve mimarlığın işaretsizleştirici, ilişkisizleştirici ve nesneleştirici bakışıyla kayda geçmez. Kayda geçilmediği gibi silinmeye çalışılır. Şehrin en değerli kıyı şeridi neredeyse bir hapishane duvarı gibi kapatılır. Bu eşi benzeri olmayan kıyı bölgesi ile onun hayat verdiği yerleşim alanları arasından altı şeritli bir otoyol ve raylı sistem hatları geçer.
Klasik dönem çeşmeleri kendileri bir mimari tasarım içermeyen taşlarla yapılırlar. Oysa bu dizi içinde yapılan bütün çeşme ve sebillerin tıpkı Avrupa’daki gibi Barok ögelerle oluşturulduğunu, yani mermerlerin üretilirken yerine göre tasarlandığını görülüyor.
Yapı ögelerinin temsil teknikleri ile tasarlanması mimarlıkta modernleşmenin izleridir.
Bu da “Batılılaşma” denilen şeyden çok daha geniş bir süre içinde yalnızca biçimlerin değil, mimarlık deneyimlerinin Akdeniz üzerinde dolaştığını gösterir.
Tophane gibi bir yerin anlamını, değerini fark etmeyen, adeta onu tarihten silmeye çalışan, imtiyazlı çıkar zümreleri olarak iktidar erkiyle örtüşen şehircilik ve mimarlık yöntemlerinin şehre nasıl zarar verdiklerini anlamak için yalnızca çeşmelere bakmak yeter. Bu yok edilen eşsiz tarihi eserleri hayal etmek için bir tanesine, parçalanıp hurdalığa atılan ve unutulan 1788 tarihli Silahtar Yahya Çeşmesi’ni örnek verelim. Restorasyon çalışmaları yapılırken bu bölgeden alınıp hurdalığa atılan bu anıtları kimse hatırlamaz.
Oysa temsil edilenleri kendisine dahil eden ve anlamaya çabalamayan günümüzün şehir planlama anlayışına göre çeşmeler, kuleler, camiler, meydanlar, külliyeler sanki bir ihtiyacı karşılamak için yapılmışlar. Bugün de “ecdad yadigarı” oldukları için varlıklarına tahammül edilmekte -yol genişletme falan gibi gerekçeler olmadığı takdirde- adeta varlıklarına tahammül edilmekte, “restorasyon” adı verilen çalışmalarla itaat altına alınmaktalar.
Hatta böyle bir yaklaşım “olay yaratan” bu tür şehirsel ögeleri edilginleştirmeye çalışıyor. Meydanları düzenlemek onlara göre yeni yer kaplamaları yapmak, oraya buraya birtakım banklar, aydınlatma elemanları serpiştirmek.
Buna karşılık onların dışarıda bırakılmış olmaları yoklukları ya da hiçbir etkilerinin olmadığı anlamına gelmiyor. Bu tür mimari yöntemleri kullanan imtiyazlı elitler iktidar güçleriyle kenetlenerek, şehri körleştiriyorlar. Kimse şehrin neden böyle bir sonuca maruz kaldığını anlayamıyor.
Beyoğlu’nun yalnızca denizle değil, Akdeniz’in bütünü ile ilişki kurduğu bu müstesna mekan, bu eşsiz düğüm noktası bir anda şehrin kollarını, ayaklarını kesen bir otoyolun kenarında kalıyor.
Ama sıkı durun. Dahası hocalarının danışmanlığını yaptığı projelerle burada iki ayrı otoyol tüneli planlanıyor, tıpkı Sütlüce’de iki semti birbirinden koparan.
Taksim, Eminönü, Beşiktaş gibi meydanlarda uygulamalı müteahhitlik projelerinde görüldüğü gibi.
Şöyle bir hayal edin: Kilitlenmiş trafikte Galata Rum Okulu”nun önünden bir rampayla 12 metre aşağıya dalıyorsunuz ve Nusretiye Camii’nin önünden tekrar yeryüzüne çıkıyorsunuz. Ama o da ne? Biraz ilerleyince, Molla Çelebi Camii’ne gelmeden bir daha dalıyorsunuz, Dolmabahçe Camii önünden çıkıyorsunuz.
Aslında belediye bu akla ziyan projelerden vazgeçmedi. Sütlüce’de dolgu alanına yapılanın maliyetini fark edince, Kabataş’taki gibi tam uygulama aşamasında çark etti. Görüldüğü gibi anıtlar korunuyormuş gibi yapılsa da bu bölgenin tarihsel birikimi, hafızası sürekli kazınıyor.
Bu eşsiz tarihi bölgeyi, anıtları sahi kim yönetiyor?
Soru şu: Peki bu eşsiz anıt çeşmeyi de, diğerlerini de, bu tarihi önemi olan bölgeyi de kim yönetiyor?
Merkezi yönetim Tophane’nin şehirsel varlığını yok etmeye çalışıyor. Beyoğlu ve önemli tarihi alanın denizle ilişkisi koparıyor, yıllarca bir hapishane duvarı gibi kapatıyor.
Yıllarca şehir ekonomisini haraca bağlamak için kullandıktan ve keyfi bir şekilde kapalı tuttuktan sonra özelleştirme ile kendisine gelir elde etmeyi hedefliyor.
Büyükşehir Belediyesi ve onunla kapalı ilişkiler kuran plancılar, mimarlar ise akla ziyan projeler ile bu eşsiz maddi tarihin izlerinin yok edilmesi için uğraşıyorlar.
Şaşırtıcı ama ortada bu eşsiz bölgeyi sürekli parçalamaya, hafızasını yok etmeye çalışan muazzam bir girişim var.
Sonuç olarak bu yönetimsellik krizi yalnızca bir siyasal tercih, ya da bürokratik bir mesele değil. "Vakıflar" adı ile geçmiş değerleri çağrıştıran, tarihi bir misyonu varmış gibi gözüken bir devlet kurumu. Ama adıyla tam tezat teşkil edecek şekilde merkezi ve resmi bir yapıya dönüştürülmüş. Bu bölgeyi korumak için bir alan yönetimi planı ve organlaşması ihtiyacı var. Böylesine önemli bir şehir alanı tek tek yapılar olarak kavramak ve yönetmek mümkün değil.
Çeşmeyi yakan meczubun yakalandığını, suçlunun kim olduğunu haberlerden öğreniyoruz. Ama asıl bu müstesna mekanın denizle ilişkisi koparan, bütün canlılığını yitirmesine yol açan, şehirle arasına bir otoyol inşa etme cüretini gösteren, bu şehircilik cinayetini işleyen asıl suçluyu ne yazık ki hala bilmiyoruz.
“Meczup” olarak tabir ettikleri kişinin bu ilk vukuatı değil, bunu anladık. Peki ya şehir yönetimi açısından durum farklı mı?



































Yorum Yazın