Yerel seçimler, seçmenle yönetici arasında kurulan en doğrudan siyasal sözleşmedir. Bu sözleşme, sandık günü verilen bir oyla sınırlı değildir; seçimden sonra kentin nasıl yönetileceğine, hangi siyasal dilin hâkim olacağına ve hangi güç ilişkilerinin kurulacağına dair bir yetkilendirmeyi içerir. Bu nedenle yerel yönetimlerde yaşanan siyasal yön değişiklikleri, basit bireysel tercihler olarak geçiştirilemez. Çünkü burada değişen yalnızca bir kişinin yönelimi değil, seçmenin iradesinin anlamıdır.
Türkiye’de son yıllarda tekrar eden bir pratik dikkat çekiyor: Muhalefetten seçilen yerel yöneticiler, özellikle de CHP’den seçilen belediye başkanları, seçimden sonra iktidar hattına yanaşıyor ya da doğrudan bu hatta geçiyor. Bu geçişler her defasında benzer gerekçelerle meşrulaştırılıyor. “Hizmet üretmek”, “kutuplaşmayı aşmak”, “kişisel siyasi özgürlük” gibi ifadeler, bu sürecin üzerini örten bir dil işlevi görüyor. Oysa bu gerekçeler, asıl sorunun konuşulmasını engelliyor: Seçmenin verdiği oy, neden ve nasıl başka bir siyasal merkeze taşınıyor?
Oy, kişisel bir bağış değildir. Oy, siyasal bir yetkilendirmedir. Seçmen, muhalefet kimliğiyle oy verdiğinde yalnızca bir yöneticiyi değil; merkezi iktidara karşı bir duruşu, farklı bir yönetim anlayışını ve başka bir siyasal dili onaylar. Bu oy, iktidarla uyumlanılsın diye verilmez. Aksine, iktidarın karşısında durulsun, yerelde alternatif bir yönetim inşa edilsin diye verilir. Seçimden sonra yaşanan yön değişiklikleri, bu talebin açıkça boşa düşürülmesi anlamına gelir.
Bu noktada “yetki” kavramı merkezi hâle gelir. Belediye başkanlığı yetkisi, seçildikten sonra sahibine ait bir mülk değildir. Bu yetki, belirli bir siyasal bağlam içinde, seçmen adına ve geçici olarak kullanılan bir emanettir. Yetkinin meşruiyeti, yalnızca sandıktan çıkmış olmaktan değil; sandıkta verilen vaatlerle ve siyasal duruşla uyumlu biçimde kullanılmasından kaynaklanır. Siyasal bağlam değiştiğinde, yetki de anlamını yitirir. “Ben seçildim” cümlesi, bu nedenle tek başına hiçbir şey ifade etmez.
Bu tür geçişlerin neredeyse tamamının tek yönlü olması tesadüf değildir. Muhalefetten iktidara doğru gerçekleşen bu akış, yerel siyasetin ideolojik bir alan olmaktan çıkarak iktidar merkezine yakınlık üzerinden yeniden kurulduğunu gösterir. Burada mesele fikir değiştirmek değil, güç merkezine yaklaşmaktır. Yetki, seçmenin iradesinden koparılır ve merkezi iktidarın cazibe alanına taşınır. Bu, bireysel bir tercih değil; süreklilik kazanan bir siyasal davranış biçimidir.
Bu davranış biçimi, yerel siyaseti bir temsil alanı olmaktan çıkarır. Belediye başkanlığı, seçmenin taleplerini merkeze alan bir görev olmaktan çok, merkezi iktidarla uyumlu bir yönetim pozisyonuna indirgenir. Bu durumda yerel yönetim, yerelin ihtiyaçlarına göre değil; merkezle kurulan ilişkilere göre şekillenir. Kent, seçmenin değil; iktidar dengelerinin nesnesi hâline gelir.
Bu noktada sıklıkla “hukuken serbest” argümanı devreye sokulur. Evet, bir siyasetçinin partisinden istifa etmesi hukuken mümkündür. Ancak siyaset, yalnızca hukuki sınırlar içinde değerlendirilemez. Yerel demokraside asıl mesele, hukuki serbestlik değil, siyasal ahlak ve temsil sorumluluğudur. Belediye başkanlığı, bireysel kariyer planlarının değil; kamusal emanetin alanıdır. Bu emanet, seçmenin verdiği siyasal yönelimle birlikte anlam kazanır.
Bu tür yön değişiklikleri normalleştirildikçe, sandığın anlamı hızla aşınır. Seçmen, oyunun seçimden sonra başka bir siyasal merkeze taşınabileceğini gördüğünde, demokratik katılım zayıflar. Sandık, yönetime karar verilen bir alan olmaktan çıkar; geçici bir prosedüre dönüşür. Bu durum yalnızca muhalefeti değil, demokrasinin kendisini zedeler. Çünkü temsil ilişkisi çözüldüğünde, yönetim meşruiyetini yitirir.
“Hizmet” söylemi, bu çözülmenin en sık kullanılan örtüsüdür. Oysa hizmet, siyasetten bağımsız bir teknik faaliyet değildir. Hangi mahalleye yatırım yapılacağı, hangi projelerin önceliklendirileceği, kaynakların kimlere aktarılacağı doğrudan siyasal tercihlerle belirlenir. Hizmet söylemi, siyasal yön değişikliğini masumlaştırmak için kullanıldığında, seçmenin iradesi bilinçli biçimde görünmez kılınır. Bu, seçmenin değil; iktidarın ihtiyaçlarını önceleyen bir dildir.
Burada mesele kişisel niyetler, bireysel savunmalar ya da “iyi niyet” iddiaları değildir. Kimsenin iç dünyası, gerekçeleri ya da bireysel hesapları belirleyici değildir. Mesele nettir: Seçmenin oy verdiği siyasal yönelim korunuyor mu, yoksa yetki başka bir siyasal adrese mi taşınıyor? Bu soruya verilen her kaçamak cevap, temsil krizini derinleştirir.
Yerel demokrasi, yalnızca seçim kazanmakla ayakta durmaz. Yerel demokrasi, seçmenin verdiği yetkiye sadakatle ayakta durur. Bu sadakat bozulduğunda, geriye yalnızca yönetilen ama temsil edilmeyen kentler kalır. Bu kentlerde kararlar alınır, projeler yapılır, ama siyasal meşruiyet zeminini kaybeder. Yönetim vardır; temsil yoktur.
Ve tam bu noktada soru artık daha sert sorulmalıdır: Oy sandıkta mı kaldı, yoksa iktidara doğru sessizce taşındı mı? Eğer ikinci ihtimal güçleniyorsa, sorun tekil vakalar değil; yerel siyasetin yapısal çürümesidir. Bu çürüme görmezden gelindikçe, sandığın anlamı da seçmenin sözü de giderek etkisizleşecektir.





























Yorum Yazın