George Orwell’ın 1984 romanı, çoğu zaman geleceğe dair karanlık bir öngörü olarak değerlendirilir. Oysa romanın asıl gücü, henüz yaşanmamış bir dünyayı tasvir etmesinde değil; iktidarın doğasına dair zamansız bir hakikati açığa çıkarmasında yatar. 1984, baskının nasıl kurulduğunu değil, nasıl sürdürüldüğünü, nasıl normalleştirildiğini ve en nihayetinde nasıl toplumun ortak davranış biçimi haline geldiğini anlatır. Bu nedenle roman, yalnızca edebi değil; doğrudan siyasal bir metindir.
Otoriter siyasal düzenler, iktidarlarını yalnızca zor aygıtlarıyla kurmaz. Sandık, yasa, polis ve ordu bu düzenin görünen yüzüdür. Asıl hâkimiyet alanı ise hakikatin tanımıdır. Gerçek, bu rejimlerde sabit ve değişmez bir değer olmaktan çıkar; iktidarın ihtiyaçlarına göre şekillenen, eğilip bükülen, gerektiğinde tamamen yok edilen bir anlatıya dönüşür. Böylece siyaset, toplumu yönetme faaliyeti olmaktan çıkar; algıyı yönetme pratiğine evrilir.
Bu düzenlerde hakikat bastırılmaz; yeniden üretilir. Dün söylenen bugün inkâr edilir, dün reddedilen bugün sahiplenilir. Bu çelişkiler bir kriz yaratmaz; çünkü çelişki bizzat sistemin parçasıdır. İktidar, tutarlılık iddiasından vazgeçtiği anda rahatlar. Artık söylediği şeyin doğru olması gerekmez; söylenmiş olması yeterlidir. Hakikat, doğrulukla değil, tekrar gücüyle ayakta kalır.
Orwell’ın 1984’ünde Winston’ın çalıştığı Gerçek Bakanlığı, bu siyasal pratiğin sembolüdür. Burada yapılan iş, geçmişi düzeltmek değil; geçmişi yeniden inşa etmektir. Arşivler, kayıtlar, belgeler sürekli güncellenir. Toplumun kolektif hafızası, iktidarın onayladığı versiyonla sınırlanır. Böyle bir düzende insanlar yaşadıklarından emin olamaz; yalnızca kendilerine anlatılanlara tutunur. Ve bu tutunma hali, zamanla bir alışkanlığa dönüşür.
Hafıza bu noktada bireysel bir yetenek olmaktan çıkar. Hatırlamak risklidir. Unutmak ise teşvik edilir. İnsanlara doğrudan “unut” denmez; ama hatırlamanın bedeli sürekli hatırlatılır. Bu bedel bazen hukuktur, bazen yalnızlıktır, bazen de görünmez bir dışlanma. Sonunda insanlar şu soruyu sormaya başlar: “Hatırlamaya değer mi?” İşte bu soru, iktidarın en büyük başarısıdır.
Dil bu düzenin en kritik araçlarından biridir. Otoriter siyaset, kelimeleri dönüştürerek düşünceyi dönüştürür. “Özgürlük”, “adalet”, “hukuk”, “milli irade”, “beka” gibi kavramlar sürekli tekrarlanır; fakat içerikleri boşaltılır. Bu kelimeler artık anlam taşımaz, işlev taşır. Birer slogan, birer etiket, birer politik aksesuar haline gelir. Ne kadar çok kullanılırlarsa, o kadar az hissedilirler. Çünkü anlam, tekrarın içinde değil; samimiyetin içinde yaşar.
Orwell’ın YeniSöylem kavramı tam da bu noktada politikleşir. YeniSöylem yalnızca kelime sayısını azaltmaz; düşünce alanını daraltır. Hangi soruların sorulabileceği, hangi konuların “makul”, hangilerinin “tehlikeli” olduğu belirlenir. Zamanla bu sınırlar dışsal olmaktan çıkar; insanlar kendi kendilerini sansürlemeye başlar. En güçlü baskı biçimi budur: İktidarın bireyin içine yerleşmesi.
Bu düzenin devamı için korku şarttır; ancak korku hiçbir zaman açık biçimde sunulmaz. Açık baskı direnç üretir. Bunun yerine belirsizlik yaratılır. Gözaltılar, soruşturmalar, davalar münferit olaylar gibi gösterilir. Oysa bu “istisnalar”, sistemin kendisidir. Amaç cezalandırmak değil; hatırlatmaktır. Hukuk, adalet üretme mekanizması olmaktan çıkar; siyasal bir mesaj aracına dönüşür. “Kim olduğuna göre” işleyen bir düzende hukuk, güven değil; tereddüt üretir.
Gözetim bu noktada yalnızca teknik bir mesele değildir. Toplum, kendi kendini denetleyen bir yapıya dönüşür. İnsanlar ne söylediklerini, nerede durduklarını, kiminle ilişki kurduklarını sürekli tartar. Sessizlik bile bir hesap işidir. Konuşmak risklidir ama susmak da yetmez; doğru şekilde susmak gerekir. Böylece iktidar, baskıyı dışarıdan uygulamak zorunda kalmaz. Birey, kendi gardiyanına dönüşür.
Otoriter siyaset bu süreçte yalnızca muhalefeti değil, toplumsal bağları da hedef alır. Dayanışma, örgütlenme, ortaklaşma tehlikelidir. Çünkü birlikte düşünen insanlar, alternatif bir hakikat üretir. Bu nedenle sivil alan daraltılır, insanlar yalnızlaştırılır. Yalnız birey, siyasetin öznesi değil; nesnesidir. Orwell’ın Winston’ı bu yüzden yenilir. Güçsüz olduğu için değil; yalnız olduğu için.
Bu düzen kendini asla baskıcı olarak tanımlamaz. Aksine, sürekli bir tehdit dili üretir. Güvenlikten, istikrardan, bekadan söz eder. Özgürlükler askıya alınmaz; ertelenir. Ama bu erteleme kalıcıdır. Olağanüstü hal mantığı, olağan yönetim biçimine dönüşür. Kriz, iktidar için bir sorun değil; meşruiyet kaynağıdır.
1984’ün en sarsıcı yanı, Winston’ın işkence görmesi değil; sonunda Büyük Birader’i sevmesidir. Çünkü bu, bedenin değil; zihnin yenilgisidir. Direnmekten vazgeçen birey artık sisteme yük değildir. Aksine, onun devamlılığını sağlayan bir parçaya dönüşür. Totalitarizmin en ileri aşaması budur: rıza yoluyla itaat.
Bu noktada sessizlik masum değildir. Hakikatin sistemli biçimde çarpıtıldığı, hukukun seçici işletildiği bir düzende susmak tarafsızlık değil; siyasal bir pozisyondur. Sessizlik, olan bitenin sürmesine verilen onaydır. Otoriter rejimler, en çok bu sessizlikten güç alır. Çünkü iktidarın en büyük başarısı, muhalefeti susturmak değil; toplumu susturmaktır.
1984 bu yüzden hâlâ günceldir. Çünkü roman bize “baskı gelirse ne olur?” sorusunu sormaz. Asıl sorusu şudur: “Baskı kalıcılaştığında, sen hangi noktada uyum sağladın?”
Bir ülkede insanlar artık gerçeği aramıyorsa, çünkü aramanın bedelini biliyorsa; bir ülkede adalet, umut değil ihtimal olarak görülüyorsa; bir ülkede sessizlik erdem, itaat ise makullük sayılıyorsa… orada iktidar zorla değil, toplumun rızasıyla hükmediyordur. Ve artık sorulması gereken soru şudur: Bizi kim yönetiyor değil; biz neye razı olduk?
























Yorum Yazın