(Hiç savaşı canlı yayında izlediniz mi? Elbette izlediniz. Yemeğinizi yerken, telefonunuzu kaydırırken izlediniz. Modern savaş artık bir cepheyle sınırlı değil; ekranlarınızdan evlerinize bir sızıntı halinde.
Peki ya tam tersi? Ya asıl sızıntı, bizim evlerimizden çıkan, o savaşları mümkün kılan ve sürdüren nihai sessizlikse? Bu yazı, o sessizliğin anatomisini çıkarmaya ve onun demokrasiye ihanetini göstermeye dair bir deneme.
Naçizane…)
Halkın rızası olmadan savaşa girmek demokrasinin en ağır kusurudur.
Savaş insanlık kadar eskidir. Ama onu eskisinden ayıran şey artık yalnızca teknolojisi değil; görünürlüğü. Eskiden savaş cephedeydi; bugün ekranlardan evlerimize sızıyor. Hiroşima’nın küle dönmüş sokakları, Vietnam’dan gelmiş siyah-beyaz görüntüler, Buça’nın uydu fotoğrafı, Gazze’nin canlı yayınları… Bunlar yalnızca yıkımı değil, siyasal düzenin çözülüşünü de gösteriyor. Devletin Max Weber’in dediği gibi elinde tuttuğu “meşru şiddet tekeli”, burada en çıplak hâlini alıyor: kimin yaşayıp kimin öleceğine karar verme yetkisi. Ancak Carl Schmitt’in daha çarpıcı bir şekilde işaret ettiği gibi, bu yetkinin en radikal ifadesi “olağanüstü hal” ilanı; hukuku askıya alarak egemenin kim olduğunu gösteren andır. Modern savaş, bu istisna halinin sınırları aşan, kalıcılaşan bir biçim. "Üstün acil durum" söylemi, istisnayı kural haline getirir ve iktidara, halkın rızasını talep etmeksizin, bu en uç kararı alma imkanını bahşeder.
Aslında bu yetki halk adına kullanılıyorsa ki öyle, halkın bu kararda yer almaması bir çelişki değil, bir kopuştur bana göre. Çünkü demokrasi yalnızca yönetenlerin seçilmesi değil, hayat ve ölümle ilgili kararların kimin adına alındığıdır. Sosyolojik olarak savaş, bir toplumun “kimler feda edilebilir” sorusuna verdiği cevaptır. Devlet savaş ilan ettiğinde, aynı anda bir kurban dağılımı yapar. René Girard’ın teşhisi ile toplumsal gerilim çoğu zaman bir “meşru hedefe” yöneltilerek boşaltılır; savaş, bu kurbanlaştırma mekanizmasının en büyük ölçekli hâlidir.
İşte “sessiz yetki” de burada doğar. İktidar, halkın susturulmuşluğunu rıza gibi okur. La Boétie’nin yüzyıllar öncesinde gösterdiği o karanlık düğüm yeniden görünür olur: insanlar çoğu zaman zorla değil, alışkanlıkla itaat eder. Sessizlik, zamanla bir onay biçimine dönüşür. Bu sessizlik, temsil sözleşmesinin sessizce ihlalidir; verilmemiş bir yetkinin, güvene dayalı ilişkinin zımni terki. Bu sessizliğin bilgilenmiş bir sessizlik olup olmadığı ise başka bir meseledir. "Gazze’den canlı yayınlar" derken, savaşın görünürlüğünden söz ediyoruz. Ama bu görüntü seli, beraberinde bir manipülasyon ve seçicilikte taşır. Medya, propaganda ve devlet sırrı perdesi, gerçekliği parçalar; yurttaşın olup biteni anlamlandırmasını ve dolayısıyla gerçek bir rıza veya itiraz geliştirmesini sistematik olarak zorlaştırır. Görünür olan, çoğu zaman yalnızca izlememize izin verilendir.
Bir savaş “haklı” bile görünse (böyle bir şey varsa) adına yürütüldüğü insanların iradesinden geçmemişse, demokratik değildir. Çünkü meşruiyet yalnızca hukuktan değil, kolektif öz-belirlenmeden doğar.
Geçmişten bir fotoğraf Hiroşima: egemenliğin çıplak anı
1945’te Truman’ın atom bombasını kullanma kararı, modern egemenliğin özünü açığa çıkaran bir an. “Hazır olduğunda yayımla” notu, milyonlarca insanın kaderinin tek bir söze indirgendiğini gösterdi. Günther Anders’in uyardığı şey tam da budur: insan, yaptığı şeyin sonuçlarını hayal edemeyecek kadar güçlü hâle geldiğinde, karar ahlaki bir yük olmaktan çıkar, bir işleme dönüşür. Atom bombası tarihe bir tartışmayla değil, bir bürokratik işaretle girdi. Bu bir teknik ayrıntı değil; modern iktidarın nasıl işlediğini gösteren bir simge. Şiddet prosedüre dönüştüğünde, vicdan sistemden dışarı atılır.
Haklı savaş geleneğinin boşluğu
Augustinus’tan Grotius’a, Walzer’a kadar savaşın ahlakı tartışıldı. Ama neredeyse hiç kimse şu soruyu merkeze almadı: Bu ahlaki muhakemeyi kimin yapma hakkı var? Castoriadis’in söylediği gibi, modern demokrasilerde halk egemen sayılır ama egemenlik, çoğu zaman halk adına konuşan aygıtlar tarafından sahiplenilir. Savaş kararı bu sahiplenmenin en kanlı biçimidir. “Üstün acil durum” söylemi, istisnayı kalıcılaştırır. Her iktidar kendi aciliyetini üretir. Hukuk askıya alınır ve demokrasi yalnızca barış zamanlarının süsü hâline gelir.
Evde barış, dışarıda kurbanlar
Demokrasiler birbirleriyle savaşmıyor olabilir. Ama bu, şiddetin ortadan kalktığı anlamına gelmez; sadece yer değiştirdiği anlamına gelir. Merkez ülkeler barışı içeride tutar, çatışmayı çevreye ihraç eder. Silah ticareti, askeri ittifaklar ve vekâlet savaşları bu düzenin görünmez altyapısıdır.
(Son dönemde de bunu kanıtlayacak çok fazla örnek gördük.)
Bu yüzden sokaklarda “Not in our name” deniyor. Bu yalnızca bir slogan değil, temsiliyet krizinin ifadesi. Ve bu itiraz yalnızca meydanlarda değil, bazen saçlarını açarak sokağa çıkan bir İranlı kadınların duruşunda dile gelir. Hiçbir parlamento onu temsil etmez; ama o, devletin kendisi adına konuşma yetkisini reddederek, demokrasinin en yalın biçimini gösterir: “Ben buradayım ve rızam yok.” Bu, savaşlara ve baskıya karşı söylenen en eski ve kadın cümle bence.
Lakin protesto çoğu zaman geç kalır. Karar çoktan verilmiş, söz çoktan bozulmuştur. Protesto bağırır evet; yetki ise çoktan içeride, halkın kendi adına sessizce devrettiği o iradeyle kilitlenmiştir.
Demokrasi burada sınanır. Savaş, temsilin sınırıdır. Çünkü ölüm, vekâletle taşınamaz. Bilgi kamusal bir hak olmalıdır. Gizli yürütülen hiçbir savaş demokratik değildir. Bu açığı kapatmak için, basit parlamento oylamasının ötesinde mekanizmalar hayal edilebilir mi? Yurttaş meclisleri, savaş için özel olarak oluşturulmuş jüriler, anayasal nitelikli çoğunluklar, hatta doğrudan halk vetosu… İzlanda’nın yurttaşlarını anayasa tartışmasına çağırması, bunun küçük de olsa mümkün olduğunu gösterdi. Bu mekanizmalar demokrasinin zayıflığı değil, temsil krizine verilebilecek mantıksal ve radikal yanıtlardır. İnsanlar yalnızca oy vermez; düşünür de.
(Yani düşünmeli de!)
Belki de demokrasinin en büyük paradoksu şudur: Kendi kaderini tayin hakkını, onu korumakla görevli kurumlara kayıtsızca emanet etmek, o hakkın kendisine karşı işlenebilecek en derin ihanetin ta kendisidir. Sessizlik, bu ihanetin ortak dilidir. Mesele halkın her şeyi yönetmesi değil. Mesele, egemenliğin en uç biçiminin (öldürme yetkisinin) tek elde toplanmaması.
Son
Demokrasi özellikle savaş zamanında kendini yeniden kurmak zorundadır. Çünkü tarih tekrar tekrar şunu gösterdi: En büyük yıkımlar, en çok sessizlikten doğar. Bu sessizlik, yalnızca bir sonuç değil; aktif bir tercihtir. Egemenliğin, gürültüsüz bir vazgeçişle teslim edilişi. Ve bu vazgeçişin adı, demokrasinin kendi kendine ettiği nihai ihanetten başka ne olabilir?
Yazar notu: Bu metni, şarjı tam bir bilgisayarda, sıcak bir kahve eşliğinde ve internetin kesintiye uğramayacağından emin olduğum evimin konforunda yazdım. Dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir savaşın sesi, buradaki klavye tıkırtılarının sesini geçemez. Bu güvenli mesafeden, metnin merkezindeki o "sessiz yetki" kavramını irdelemek ve onu "nihai ihanet" diye adlandırmayı önermek, şaşırtıcı derecede kolaydı. Siz de muhtemelen bunu benzer bir konfor içinde okuyorsunuz. Rahat koltuklarımızdan, rahatsız olmayı ne kadar iyi teorize edebiliyor oluşumuz üzerine düşünmeden edemiyorum. Peki, şimdi ne yapacağız?

























Yorum Yazın