Osmanlının Batı’ya karşı ikircikli olmasının bir kimlik konusu olduğunu yazmıştım. Tabii, Batı’nın bu biçimde algılanmasının arka planında, toplumların ve halkların din temelinde anlaşılması yatar. İlginç olan ise, bu algıya laik dünya görüşüne bağlı olduklarına inananların da katıldıklarıdır: Batı derken “Hristiyan bir dünya” görmekteler. Tarihi – sınıf veya etnisite değil - din temelinde algılamaktadırlar.
Geçen haftadan devam edelim. M. Şükrü Hanioğlu’nun A Brief History of Late Ottoman Empire kitabı pek sık rastlanmayan bilgiler içeriyor: Osmanlı “aydınlarının” okudukları kitapları! 18. yüzyılda İstanbul’da yaşamış, 1751-1801 yılları arasında ölmüş ve “yönetici askeri sınıftan” diye nitelenen bu kişilerin ölümlerinden sonra geriye kalan servetlerinin ayrıntılı dökümleri Osmanlı arşivlerinde bulunmaktadır. Kitapları da ayrıntılı olarak kaydedilmiş. Hanioğlu bu kitaplar konusunda genel sonuçlara varmaktadır. “Entelektüel hayat” başlığı altındaki özetinde bu kitaplar konularına göre şöyle sınıflandırılmaktadır:[1]
Dinî 494
Tarih 30
Edebiyat 21
Şiir 18
Sözlük 15
Dilbilgisi ve hukuk kitapları 14
Coğrafya, matematik vb. 13
Belirsiz 12
Bu kitaplar 1750-1751 yıllında ölmüş olanlarındır. 1800-1801 yıllarında ölenlerin kitapları da şöyledir:
Dinî 928
Şiir 74
Edebiyat 56
Tarih 53
Sağlık konuları 25
Sözlükler. hukuk, dilbilgisi 31
Biyografiler, astronomi, astroloji, matematik vb. 46
Belirsiz 44
Dinî kitaplar Kuran, Hadis ve tefsirleridir. Konuları belirlenmiş kitapların içinde dinî kitapların oranı birinci durumda %82’dir, elli yıl sonraki oran ise % 76’dır. Yani okunan kitapların büyük oranı dinîdir. Merak edip internetten 18. Yüzyılda Avrupa’da ne okunduğuna baktım. Bulguların güvenirliğinden emin olamıyorum, internetin yalancısıyım! Ayrıca benzer durumları kıyasladığımızdan de emin olamıyorum. Ama yine de Doğu ile Batı’da nelerin okunduğu konusunda bir fikir edindiğimizi düşünebiliriz. (Genç olup vaktim çok olsaydı bu konuyu daha derinlemesine araştırırdım.)
18. yüzyılda Fransa’da en çok okunan kitaplar şunlarmış – yazarlar parantez içindedir: Candide (Voltaire), Tehlikeli İlişkiler (Laclos), Pers Mektupları (Montesquieu). “Avrupa’da en çok satan” diye bakınca şunlar çıktı: Tristram Shandy (Laurence Sterne), Robinson Crusoe (Daniel Defoe), Tom Jones (Fielding), Clarissa (Richardson), Candide (Voltaire), Gulliver’s Travels (Jonathan Swift ), Joseph Andrews (Henry Fielding), The Story of the Stone (Cao Xueqin), The Rime of the Ancient Mariner (Coleridge), Tehlikeli İlişkiler (Laclos).
Fransa’da en çok okunan kitaplar bugün de okunacak kadar değerli yapıtlardır. Avrupa’da “en çok satan” kitaplar ise bugün bile ilgi ile okunan, bazıları sinemaya uyarlanmış klasik sayılan eserlerdir. Sterne ve Fielding’in romanları macera ve hiciv dolu komik veya trajik öykülerdir. Çinli Cao Xueqin’in romanı ise Çin edebiyatının en ünlü dört romanından biridir. S.T. Coleridge’nin eseri romantizme hareketini hazırlayan bir uzun şiirdir. Yani Avrupalı’lar yeni arayışlarla Avrupa’da yaşanan maceraları izlerken Çin’e merak sarmış, onların romanlarını da okuyordu.
Acaba bu dönemden iki yüzyıl önce, yani 16. yüzyılda Avrupa’da ne okunuyordu diye bakınca şunları buldum: Shakespeare'in oyunları, örneğin Romeo ve Juliet, Hamlet, Machiavelli'nin Prens’i, Thomas More'un Ütopya’sı ve Rabelais' in Gargantua’sı. İlginçtir, bunları ben de okudum gençliğimde, 20. yüzyılın ortalarında. Demek istediğim, bugün de, dört yüzyıl sonra değerli sayılan ve okunan eserlerdir bunlar. Böyle bir ortam vardı 16. yüzyılda Avrupa’da.
Çağdaş matbaa Gutenberg tarafından 1450’de Almanya’da kullanılmıştı ve ilk basılan kitap da Hristiyanlık’ın Kutsal Kitabı’dır. Matbaa İngiltere’ye kıta Avrupa’sından daha geç, 1476 yılında gelmiştir. Osmanlıda da ise Müslümanlar için basılan - Yahudiler 1493 de Selanik’te kitap basıyordu – ilk basılan kitaplar 1727 yılındadır, o da dinî kitap basmama şartıyla. Yani yukarıda karşılaştırılan kitaplar el yazması kitaplar olmaması gerekiyor.
15. ve 14. yüzyıllarda Avrupa’da en çok okunan kitaplar herhalde yalnız zenginlerin okuduğu el yazması kitaplardı. Bunlar arasında dinî kitaplar vardır. Ama Arthur’un Efsaneleri, Chaucer’in Canterbury Tales’i, Boccacio’nun Decameron’u, Dante’nin Divine Comedy’si de bulunuyor.
Bu yazdıklarımda, Doğu ile Batı’nın “ölçülebilen” çarpıcı bir farkını görüyoruz. Doğu 18. yüzyılda dine daha yakın, dünyanın “klasiklerinden” sayılan edebiyatına ve bu edebiyat türüne da uzak kalmıştı. Yukarıda Osmanlı’da da “şiir” ve “edebiyat” kitaplarının bulunduğunu gördük ama bunlar bütünün içinde yalnız %6 ve %11 oranındadır. Batı’da ise edebiyat kitapları yaygın olarak okunmaktadır.
Bu farkın nedenini bilemeyeceğim. Halkın okuryazarlık oranlarıyla ilgili olabilir.[2] Hanioğlu söz konusu kitabında şöyle demektedir:
“Orta çağlara kadar gerilere uzanan bir ağır kurumsal miras Osmanlıyı, Avrupa’ya kıyasla, işin başından itibaren, herhalde birkaç yüzyıl gerilere yerleştirir… Kurumsal sıkıntılar ve eksiklikler kadar ürkütücü olan bir diğer şey de, seçkinleri kitlelerden ayıran muazzam uçurumdu. Bu uçurum, örneğin okuryazarlık oranlarının da gösterdiği gibi, Osmanlı örneğinde Avrupa toplumlarına kıyasla çok daha genişti. Bu durum, özellikle modernitenin birçok özelliğine karşı duyulan yaygın düşmanlık söz konusu olduğunda geçerliydi; Osmanlı örneğinde bu düşmanlık, dine dayalı güçlü bir karşıtlıkla bağlantılıydı.” (s. 209, çeviri benimdir).
Doğu ile Batı arasında “düzen” veya “tarihi miras” diyebileceğimiz bir farkın bulunduğunu söyleyebiliriz; ama somut olarak nedir bu fark? Yani bu “düzen” günlük hayata nasıl yansıyor? İşte, okuryazarlık somut bir farktır, ölçülebiliyor da. Okuryazarlık konusuna daha önce da değinmiş, modernleşmenin Avrupa’da da bu konuyla ilişkili olduğunu göstermiştim.[3] Yeri gelmişken, Japonya örneğine bakmak yararlı olacak; çünkü Japonya da Batı Avrupa gibi “gelişmiş” bir ülke. İlgili bir metinden çeviriyorum.[4]
“Japonya 16. yüzyıldan beri belli başlı Avrupa ülkeleriyle etkin ilişkiler yaşadı. Portekiz tüccarlarını izleyen Cizvit misyonerleri Hristiyanlık öğretisine giriştiler ve bir dizi dinî okullar kurdular. Japon öğrenciler böylece kendi dillerinin yanısıra Latince ve klasik müzik öğrenmeye başladı… Tokugawa dönemi (1600-1867) başladığında sıradan halk arasında okuryazarlık çok sınırlıydı; bu dönemin sonunda ise yaygındı… Bu dönemdeki eğitim, halk arasında okuryazarlığın yayılması için değerli bir miras gibi bir işlevi oldu… 1868 yılındaki Meiji restorasyonu döneminde 200 okul kurulmuştu… [Bu okullarda] Japonya’ya özgü konular dışında ‘Avrupa öğretisi” veya ‘Rankagu’ (Hollanda dersleri) dedikleri Batı’cı tıp ve modern askeri dersler okutuldu.
“Tokugawa döneminde bir ‘kitap infilakı’ yaşandı… [Υeni bir edebiyat türü olarak şiir, oyun ve romanlar yayınlandı.] Pek çok kitapevi ortaya çıktı. Buralarda kitaplar fiyatlarının 1/4 veya 1/3 oranında bir fiyatla ödünç verilebiliyordu. 18. yüzyılın başında 600-800 kadar bu tür kitapevi/kütüphane bulunuyordu… 1870 yılında Japonya’da okuryazarlık Avrupa’dakinden yüksekti ve bu durum başarılı bir sanayileşme için bir temel oluşturdu…
“Bilginin toplum içinde yüksek bir statüsü olması, Japonya’nın Batı’nın başarılarına yatkın olmasının temel nedeni oldu … [17 yüzyılda tarım konusunda bilgi sağlayan kitaplar yayınlandı.] Köylüler okuryazar olmasalardı bu bilgilere sahip olamazlardı… Bu dönemde Avrupa’da bu tür kitaplar yoktu … 1868 yılında yeni yöneticiler [Meiji döneminde] Japonya’da hızlı bir modernleşmeyi başlattı.”
1927 tarihli ilk resmi istatistiklere göre Türkiye’de okuryazarlık yaklaşık olarak erkeklerde % 13 kadınlarda % 4 ve ortalama % 8.5 olduğu göz önüne alınınca, Japonya ile önemli bir fark hemen belli oluyor. Osmanlılar döneminde ve 18. ve 19. yüzyılda bu okuryazarlık tabii ki daha da düşüktü. “Neden modernleşme başarılı olamadı?” sorusunun cevabı yalnız bu rakamlarla açıklanmıyor olsa bile, nedenlerin birinin okuryazarlıkla ilişkili olduğunu söyleyebiliriz.
Okuryazarlık ve kitap satışıyla okunuşu konusunda söz konusu edilen “sayısal” farklılıkların yanısıra, kitapların içeriğinde de bir fark görülüyor: Osmanlı/Türkiye durumunda dinî metinler öncelikli. Bu farkı “dini inançla” açıklamak pek doğru olmasa gerek. 18. yüzyılda Avrupalılar kuşkusuz dinlerine bağlıydılar. Bu toplumların din ve mezhep farkları yüzünden on yıllarca birbirine karşı savaştıkları unutulmamalı. Bu konudaki çalışmalar, Hristiyanlık temel inanç olarak kalmakla birlikte, Aydınlanma hareketi etkisiyle, bu alanda felsefi görüşlerin ortaya çıktığını ve kişi özgürlüğü konusunda etkili olduğunu gösteriyor. Yani dinî inanç egemenken, bu alanda “düşünme ve araştırma” da yaşanıyordu. Doğu ile kıyaslandığında, fark inançta değil, inancın nasıl yaşandığı ile ilgili olduğunu söylemek daha doğru olsa gerek.
Soru, Doğu’da dinin neden “bu biçimiyle” yaşandığıdır. Akla çeşitli görüşler geliyor: Aydınlanma gibi bir olayı yaşamamış toplumların böyle olduğu veya yoksul ülkelerin dinlerine bu biçimde bağlandıkları. Yoksullukla din arasındaki ilişkiyi araştıran ama aynı zamanda çok tartışmalı da olan çalışmalar bulunuyor.[5] Din, yoksullara dayanışma ve yardımlaşma aracı olarak yansıyor, örneğin. Her durumda sonuç olarak, Doğu ile Batı arasında pek gündeme getirilmeyen ve “entelektüel hayatla” ilgili olan bir fark da bulunuyor.[6]
Bu entelektüel hayat ile ilgili olarak – ve felsefe tarihine hiç girmeden! – ilginç bir durum da gözleniyor. Müslüman Araplar, din ve kültür açısından onlara çok yabancı olan “putperest” Antik Yunan filozoflarının yapıtlarına ilgi duydular, onları kendi dillerine çevirtip incelediler. Daha sonraları İbni Sina (980-1037) ve İbni Rüşt (1126-1198) gibi düşünürler Hristiyan Avrupa’da ilgi konusu oldular ve incelendiler. Bu düşünürler Avrupa’da Avicenna ve Averroes olarak ünlü ve etkili oldular. Yani bu alanda Doğu ile Batı arasında karşılıklı etkileşim yaşandı. Ama daha sonraları, ilginç ve hatta tuhaftır, putperest değil, “ehl-i kitap” da olan Hristiyan dünyada Rönesans ve Aydınlanma ile ortaya çıkan düşünce dünyası, Arap ve Müslüman olan dünyanın ilgisini çekmedi. Osmanlıda Batı’lı “teknik gelişmelere” ilgi duyuldu ama “kültür” konularında mesafeli kalındı! Bu farklı tercihlerin bir açıklaması şu olabilir: Araplar Orta Çağda putperest Yunan kültürüne ilgi duydukları dönemde, bu medeniyet yok olmuştu ve dolayısıyla “rakip” bir din ve din grubu oluşturmuyordu. 17. yüzyıl “Hristiyan dünyası” ise canlı bir tehdit gibi algılanmış olabilir.
Ancak böyle bir açıklama, bu kez de Hristiyan dünyanın Orta Çağ’da “rakip” bir din olan İslam’ın düşünürlerine neden aynı mantıkla uzak kalmadı sorusuna cevap vermiyor. Batı, “Müslüman filozofları” incelemekten neden çekinmedi? Belki, “bilgiye erişme istekleri” öteki muhtemel çekincelere galebe gelmişti! Belki “Batı” 10. ve 11. yüzyıl gibi erken bir dönemde bu tür çekinceler ve kaygılar “bilgiye olan aşkları” nedeniyle aşılmıştı! Belki Doğulu ülkeler Rönesans ve Aydınlanma’yı yaşayan Batı’yı aynı zaman sömürgeci, emperyalist, yani düşman gördüğü için Batı’ya ilgi ve beğeni ile “bakmamıştır”.
Bu “bakmak” kelimesine “algı” da diyebiliriz. Tabii ki “bakmak başka, “görmek” başka bir şeydir. Aynı şeye bakan insanlar farklı şeyler görebilir. Hepimiz biliriz: sevilen, sevenin gözünde güzeldir! Osmanlı Devleti içinde yaşayanlar da Batı’ya bakınca aynı şeyi görmüyordu; yani Batı’yı farklı algılıyordu. Müslümanlar ve özellikle yöneticiler Diyar-ı Harp görüyordu ve farklı bir din toplumunu. Hristiyan halk ise kimi zaman dindaşlarını, kimi zaman aynı dinden ama farklı bir mezhepten Hristiyanları. Dinlerine çok bağlı Ortodokslar, Katoliklere sempati ile bakmamış olmalılar. Ama pek çoğu da “Batı” derken “dindaşlığı” da algılamış olmalı. Çünkü pek çok Ortodoks Rum Batı’ya göçmüş ve orada yaşamayı seçmişti. Ama belki daha önemlisi, özellikle 18. ve 19.uncu yüzyıllarda pek çok varlıklı Rum aile, çocuklarını eğitim görmek üzere Batı’ya göndermişti. Bu gençlerin bir kısmı ülkelerine dönmüş, bir kısmı Batı ülkelerinde kalmıştı. Bu Hristiyan Osmanlılar Rönesans ve Aydınlanmadan etkilenmişlerdi. (Bir sonraki yazımdır.) Müslüman Osmanlı bir ailenin 18. yüzyılda çocuklarını eğitim için Batı’ya göndermesi söz konusu olmamıştır. İşte farklı “algı”, bu biçimde, insanları Batıcı veya Doğucu yapabiliyor.
Yukarıda Japonya örneğinde, “Batı müdahalesinin” ve “yabancı girişiminin” Japon toplumu tarafından nasıl algılandığını ve ne tür tepki verdiğini gördük. 16. yüzyıldan beri Avrupa tüccarlarını izleyen Cizvit misyonerleri Hristiyanlık öğretisine giriştiler ve bir dizi dinî okullar kurdular. Japon öğrenciler böylece kendi dillerinin yanısıra Latince ve klasik müzik öğrenmeye başladı. Yeni Japon toplumu Batı bu girişimini düşmanın bir oyunu olarak algılamamış, yararlı görmüştür.
Batı’dan kopmak, Batı’ya sıcak bakmamak, giderek Batı ile arasında bir set kurmak bir algı yüzünden olabilir. Algının doğru/haklı/anlaşılır olması veya olmaması ikincildir. Durum “kendini kanıtlayan kehanet” gibidir (self fulfilling prophesy). Düşman algılanan, eninde sonunda düşmana dönüşecektir ve düşman muamelesi görecektir.
Osmanlının Batı’ya karşı ikircikli olmasının bir kimlik konusu olduğunu yazmıştım. Tabii, Batı’nın bu biçimde algılanmasının arka planında, toplumların ve halkların din temelinde anlaşılması yatar. İlginç olan ise, bu algıya laik dünya görüşüne bağlı olduklarına inananların da katıldıklarıdır: Batı derken “Hristiyan bir dünya” görmekteler. Tarihi – sınıf veya etnisite değil - din temelinde algılamaktadırlar. Bu noktada L. Köker’in teşhisini hatırlatırım: Modernleşme, “batılı olmayan toplumlarda modern zihniyetli intelligensia” tarafında uygulanır. Bu ‘önderler’ halktan kopmuş olmakla birlikte aslında halkın temel anlayışlarıyla bir yakınlık göstermektedir.”
Son iki yazıda Doğu-Batı ekseninde ve daha somut olarak Batı Avrupa ile Osmanlı/Türkiye arasında “temel fark” olarak üç alan söz konusu edildi. Bu farklar geriliğin nedenlerinin üç örneği olarak da okunabilir:
- Çok eskilerde oluşmuş olan ve etkileri günümüzde de görülen toplumsal yapı/düzen - “memurlar düzeni”;
- 15. yüzyıl ve sonrasında gözlenen okuryazarlık ve kültür alanındaki Batı’ya kıyasla “gerilik”; ve
- Doğu’da var olan olumsuz, daha doğrusu “ikircikli” Batı algısı. Son ikisinin biraz daha açıklanması gerekecektir; sonraki yazı(ları)mda.
Kaynakça:
[1]M.Şükrü Hanioğlu’nun A Brief History of Late Ottoman Empire, Princeton and Oxford: Princeton University Press, 2008, s. 29-41.
[2] Bu konudaYeni Arayış’taki 15.02. 2025 tarihli “Batı Avrupa’nın Dinamiği” başlıklı yazıma bakabilirsiniz.
[3] Bkz: “Batı Avrupa’nın Dinamiği” 15.02.2025 tarihli Yeni Arayış yazım.
[5] https://www.researchgate.net/publication/333705698_Religion_and_poverty
[6] “Geriliğin nedeni İslam’dır” ezberine prim verir gibi olmak istemediğim için dünyanın en yoksul beş ülkesinin dördünde Hristiyanların çoğunlukta olduğunu hatırlatayım. Bu ülkeler Afrika’dadır . Zaten bu konunun – “geri kalmanın” - din veya etnisite ile doğrudan ilişki olmadığını, daha çok coğrafî ve Batı Avrupa’ya yakınlıkla ilişkili olduğunu baştan açıklamıştım. Bu beş ülke ve Hristiyan nüfus oranları şöyledir: Burundi %67 Hristiyan, Güney Sudan %60, Orta Afrika Cumhuriyeti %50-60, Kongo %80i Hristiyan; Somali (Müslüman nüfus). Bkz. Which is the poorest Christian country in the world? - Quora

Yorum Yazın